<?xml version='1.0' encoding='UTF-8'?><?xml-stylesheet href="http://www.blogger.com/styles/atom.css" type="text/css"?><feed xmlns='http://www.w3.org/2005/Atom' xmlns:openSearch='http://a9.com/-/spec/opensearchrss/1.0/' xmlns:georss='http://www.georss.org/georss' xmlns:gd='http://schemas.google.com/g/2005' xmlns:thr='http://purl.org/syndication/thread/1.0'><id>tag:blogger.com,1999:blog-5285199423918731668</id><updated>2012-02-01T11:05:04.704-08:00</updated><category term='Sera Gazları'/><category term='İklim Değişimi'/><category term='Enerji Tüketimi'/><title type='text'>GREEN IT!</title><subtitle type='html'>This blog is written to promote sustainability and encourage a greener world! All the blogs are written in Turkish since they reflect the sustainability issues faced by the Turkish community.</subtitle><link rel='http://schemas.google.com/g/2005#feed' type='application/atom+xml' href='http://ciseunluer.blogspot.com/feeds/posts/default'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/5285199423918731668/posts/default?max-results=100'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://ciseunluer.blogspot.com/'/><link rel='hub' href='http://pubsubhubbub.appspot.com/'/><link rel='next' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/5285199423918731668/posts/default?start-index=101&amp;max-results=100'/><author><name>Cise Unluer  (BEng MSc DIC)</name><uri>http://www.blogger.com/profile/17849854866655504420</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='18' height='32' src='http://1.bp.blogspot.com/_pdFeCc3qdAg/TB3-BbyAE_I/AAAAAAAAAII/yVuB10Z1nnw/S220/DSC06916.JPG'/></author><generator version='7.00' uri='http://www.blogger.com'>Blogger</generator><openSearch:totalResults>143</openSearch:totalResults><openSearch:startIndex>1</openSearch:startIndex><openSearch:itemsPerPage>100</openSearch:itemsPerPage><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-5285199423918731668.post-3720438164536237890</id><published>2012-01-20T14:20:00.000-08:00</published><updated>2012-01-20T14:20:03.051-08:00</updated><title type='text'>Dubai’den Gözlenimler</title><content type='html'>&lt;br /&gt;&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;a href="http://2.bp.blogspot.com/-CVB-ki-QzkY/Txnmywv4BQI/AAAAAAAAAUw/knjupnJEabA/s1600/DSC02233.JPG" imageanchor="1" style="margin-left: 1em; margin-right: 1em;"&gt;&lt;img border="0" height="263" src="http://2.bp.blogspot.com/-CVB-ki-QzkY/Txnmywv4BQI/AAAAAAAAAUw/knjupnJEabA/s400/DSC02233.JPG" width="400" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;En yüksek, en derin, en pahalı, en zengin, en yapay, en egzotik... Dubai’yi anlatmaya kelimeler yetmez. Çünkü dünyanın başka hiçbir yerinde yedi yıldızlı bir otele rastlayamaz, dünyanın ülkeleri şeklinde 200 adet insan yapımı bir ada dizisini ziyaret edemez veya dünyanın en yüksek binasına çıkamazsınız.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Her noktasında canlı ve kozmopolit bir hava esen Dubai’nin tüm modernliği ortasında plaj veya bir iş toplantısı sonrasında bir butiğe, bir golf turuna veya seçkin bir restoranına giderken asırlık çarşılar hala sıkı pazarlık etmek isteyenleri cezbeder. Ve tüm bunlara rağmen, günlük hayatta aklınıza gelmeyecek kadar yakındır şehri çevreleyen çöl. Şehir merkezinden biraz dışarı çıkıldığı zaman hayat daha geleneksel, biraz daha yavaş bir hal alır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Eğer Dubai’yi ziyaret etmeyi düşünüyorsanız, ülke hakkında bilmeniz gereken bazı bilgiler şunlar: Ülkenin para birimi Birleşik Arap Emirlikleri dirhemi (AED). Dubai’i ile Kıbrıs arasında 2 saat zaman farkı var. Elektrik prizleri ülkemizdeki gibi üç pimlidir. Sıcaklıklar kışın (Aralık-Mart) gece en düşük sıcaklık olan 10°C’den yaz ortasında (Haziran-Ağustos) gündüz en yüksek sıcaklık olan 50°C’ye kadar değişiklik gösterir. Eğer fırsatınız olursa ziyaret etmek için en iyi zaman plajda uzun, rahat gündüzler ve dışarıda ılık geceler geçirebileceğiniz kusursuz ısı seviyesine sahip olan Ekim-Nisan ayları arasıdır. Havaya uygun olacak şekilde genellikle bol pamuklu kıyafetler günün sıcağında şapkalarla birlikte yıl boyu tercih edilmelidir. Ancak kış akşamlarının şaşırtıcı derecede serin olduğundan ve binalarda sürekli çalıştırılan klimalar sayesinde soğuk ortamlarda bulunabileceğinizden yanınızda ince bir kazak getirmek en doğrusu olacaktır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;GCC (Körfez Dayanışma Konseyi) ülkeleri için vize gerekmemektedir. İngiltere, ABD, Avustralya, Yeni Zelanda ve çoğu Batı Avrupa ve Uzak Doğu ülkeleri vatandaşlarına geldiklerinde ücretsiz olarak 30 günlük sonradan uzatılabilen ziyaret vizesi verilir. Kıbrıs pasaportuna istenen vize yerel sponsor veya otel kanalıyla alınılabilir. Ülkede uyuşturucu yasaktır ve bu alandaki cezalar gerçekten çok serttir. Alkol tüketimi de lisanslı restoran, bar ve kulüplerde mümkün olmasına rağmen şehir içinde satın alınamaz. Bununla doğru orantılı olarak, alkollü araba kullanmak kabul edilemez bir durumdur ve suçlular için çok ağır cezalar vardır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;20. yüzyılın başlarında gelişen deniz aşırı ve yerel ticaret ile Arabistan’daki en büyük çarşılara sahip olan Dubai tarihindeki en büyük değişiklikler 1950’lerde önce bölgede petrol bulunmasından itibaren başlamıştır. Zengin bir mirasa sahip olan Dubai’nin modern tarihi 1966 yılında Fateh Petrol yatağında petrol bulunması; 1971 yılında ise ortak güvenlik ve refah için Birleşik Arap Emirlikleri kurulması ve Arap Birliği’ne katılması ile bilinir. Daha sonra bu olayları kentin ilk çok katlı yapısı olan Dubai Dünya Ticaret Merkezi’nin açılması ve Emirates Havayolları’nın kurulması takip eder. 1999 yılında açılan Burj Al-Arab dünyanın tek yedi yıldızlı oteli olarak bilinmektedir. Son olarak 2010 yılında dünyanın en yüksek binası olan 828 metrelik Burj Khalifa’nın inşaatı tamamlanır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ülke yöneticileri, ülkedeki tüm yatırımlarda güvendikleri petrol kaynaklarının bir gün tükenebileceğini biliyor olmalılar ki buna bağlı kalmayıp turizm ve benzeri alanlarda ülkelerini ön plana çıkarmaya yönelmişler. Birleşik Arap Emirlikleri’nin en çok konusulan ve yabancılar tarafından tercih edilen bölgesinin Dubai olmasında şehir için hazırlanmış başarılı tanıtım politikalarının rolü büyük. Düzenlenen farklı aktiviteler sayesinde ülkeye gelen turist sayısı her geçen gün hızla artıyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Biraz da Dubai’de görmeyi bekleyebileceğiniz insan profilinden kısaca bahsetmek istiyorum. Üniformaları boydan boya beyaz çarşaf ve terlikten oluşan erkek havaalanı memurlarından mı yoksa gelenlere vize vermekle görevlendirilmelerine rağmen ellerindeki telefonlar ile saatlerce müzik dinlemeyi tercih eden çalışanlardan mı başlasam. Altın süslemelerle donanmış havaalanı da dahil olmak üzere Dubai’de son birkaç senede yapılan çoğu bina gayet geniş, modern ve göz alıcı. Aralık ayının son haftalarında ziyaret ettiğim Dubai’deki toplumun çoğunu müslümanların oluşturmasına rağmen havaalanı da dahil olmak üzere şehrin birçok farklı noktasında noel baba kıyafetli animatörler ve altında hediye dolu dekoratif yılbaşı ağaçları görmek ve Christmas müzikleri dinlemek mümkün. Daha çok hristiyan dünyasına özgü olan bu süslemeler ve etraflarında dolaşan siyah çarşaflı kadınlar ile beyaz çarşaflı erkeklerin oluşturduğu tezat ilginç olduğu kadar komik. Ama unutmamak gerekir ki Dubai’ye çalışmak amaçlı gelen birçok yabancı var ve şehirdeki birçok şey burada yerleşik olan halka hitap edecek şekilde tasarlanmış.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Dubai nüfusunun büyük bir kısmını Hintliler oluşturmakta. Bindiğim taksilerden birinin şoförü genç yaşta çalışmak için Hindistan’dan Dubai’ye göç ettiğini anlatıyor. Ülkeye ilk geldiği günden itibaren birçok farklı işlerde çalışan ve zor şartlarda hayatta kalmaya çalışan Hintli şoför gerçekten sıfırdan nasıl bir hayat kurulabileceğinin güzel bir örneği. Yolculuk bitmeden, yaklaşık 10 sene Dubai’de çalışarak biriktirdiği para ile ülkesine dönüp kendi işini kurmak istediğini de ekliyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şehri ilk kez ziyaret edenler az da olsa bir kültür şoku yaşayabilir çünkü Dubai’de dünyanın her köşesinden çalışmak için gelen birçok insanın yanında geleneksel Arap kıyafeti olan dishdash (beyaz erkek kıyafeti) ve abayalarıyla (tesettür) dolaşan yerliler ile karşılaşmak kaçınılmaz. Her ne kadar gökdelenlerle dolu olsa da şehirde namaz vakti geldi mi camilerin sesleri dört bir yandan duyuluyor. Hatta dünyanın en büyük alışveriş merkezlerinden olan Dubai Mall veya Mall of the Emirates’de bile mağazaların arasında dolaşan insanlara namaz vaktinin geldiği buradaki elektronik ekranlardan bildiriliyor. Günlük Dubai kültürünün bir başka parçası olarak sokaklarda sıkça Arapça konuşmaları ve nargile kokusunu duymak mümkün.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Her ne kadar da şehirde yaşayan yabancı toplumun da etkisi ile etrafındaki ülkelere kıyaslandığı zaman daha rahat bir tavır sergilense de, Dubai, günün sonunda yine de Müslüman kültürünün kabul gördüğü bir yer olduğundan toplum içinde temkinli davranılmalı, özellikle şehrin geleneksel bölümlerinde mütevazi bir giyim anlayışı benimsenmelidir. Bununla doğru orantılı olarak şehirde suç oranları oldukça düşük olduğundan sokaklarda dolaşmak oldukça güvenlidir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gelelim dinin halkın davranışlarının şekillenmesindeki rolüne. İslam dininin önemi Birleşik Arap Emirlikleri toplumu için tartışılmazdır. Halk, toplumun gerçek dokusu içerisinde vazgeçilmez bir rol oynayan dini inançlar doğrulutusunda çok kesin ahlaki esaslar bildiren Kuran’ı günlük hayatın her konusununda bir referans noktası olarak alır. Dubai’yi müslümanların kutsal ayı olan Ramazan’da ziyaret ederseniz bunu daha net bir şekilde görebilirsiniz. Bir İslam ülkesi olarak Dubai kültürü bu konuda çevredeki ülkelerden çok da farklı değildir ve birçok restoran ve kafe gündüz saatlerinde kapalıdır. Bu zamanlarda müslüman olmayanların da toplum içinde yemek yememesi, su içmemesi veya sigara kullanmaması beklenir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ülkedeki Arap toplumu için aile kavramı çok önemli olmakla birlikte yerli halk yabancılara karşı genellikle gayet misafirperver. İlk başlarda halkın gösterdiği bu yakınlığa biraz önyargılı davranmakta yarar var diye düşünseniz bile gittikçe bu samimiyet içinizi ısıtıyor. Örneğin Dubai’de altın veya baharatların satıldığı geleneksel pazarlara “souk” ismi veriliyor. Şehrin Deira bölgesinde bulunan baharat pazarındaki göz alıcı renklerdeki baharatların arasından çubuklar halide satılan tarçınlara gözüm takılıyor. Satıcı çocukla kısa bir sohbetin ardından bölgedeki halkın Türkler’e büyük bir sempati beslediğini anlıyorum. Çocuğun kasada oturan babası İngilizce konuşmamasına rağmen önündeki sandalyeyi göstererek bana çay ve yanında hurma ikram ediyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Geleneksel ile modern sentezi oluşturan Deira bölgesinden biraz bahsetmek istiyorum. Bölgenin batı tarafında bulunan çarşı etrafında ucuz lokantalara ek olarak her tür mal satan, dolup taşan dükkanları ve dar pasajlardan oluşan kalabalık mahalleleri görebilirsiniz. Deira’nın daha doğusunda körfez kıyısı boyunca kargolarını yükleyip boşaltan antik yelkenlileri ve gelişen iş bölgesinin ışıldayan cam ve çelik kuleleri gibi yükselen çarpıcı binaları mevcut. Dubai’nin bu bölgesindeki ilgi çekici noktaları arasında Deira alışveriş merkezi, Dubai Creek Golf &amp;amp; Yacht Club, Century &amp;amp; Irish Village ve daha birçok mağaza, restoran ve eğlence yerine sahip Dubai Festival Merkezi yer almaktadır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Dubai'de dikkat çeken bir diğer nokta sadece üç yıl önce kurulan ve bugün 1500’den fazla şirkete ev sahipliği yapan TECOM (Dubai Internet City, Dubai Media City ve Knowledge Village). 2002 yılında yüzde yüz on (110%)’luk bir büyüme yakalayan Dubai Internet City, bu büyümeyi 2003'te de tekrarladı. Üç yıl önce kurulan Dubai Internet City bugün 600'ün üzerinde firmanın katılımı ile uluslararası bir bilişim topluluğu haline geldi. Günümüzde serbest bölgede 44 farklı ülkeden şirket faaliyet göstermekte ve otuz binden fazla bilgi çalışanı görev yapmaktadır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;5 yıldızlı otel cenneti olan Dubai, aynı zamanda dünya üzerindeki tek 7 yıldızlı otele de ev sahipliği yapıyor. Şekli bir yelkeni andıran Burj El Arab’ın önünde fotoğraf çektirmeden Dubai’ye gelmiş sayılmazsınız demek çok da yanlış olmaz sanırım. İsminin anlamı “Arap Kalesi” olan bina 321 metrelik yüksekliği ile dünyanın en uzun dördüncü hoteli. Çok çabuk bir kıyaslama yapacak olursak otel, Paris’teki Eiffel Kulesi’nden daha uzun, New York’taki Empire State Building’den ise sadece 60 metre daha kısa! Tasarımında Arap kültürünü yansıtacak şekilde bolca altın ve kristal parçaları kullanılan Burj Al Arab, Jumeriah plajından 280 metre dışarıda duran yapay bir ada üzerine inşa edilmiş ve bir köprü yardımı ile karaya bağlanmış.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şanslı bir şekilde otele tam güneşin batmaya yakın olduğu saatlerde gittiğimden otelin güneşin batışıyla farklı renklerle ışıklandırılmasını izleyebiliyorum. Dubai’ye yolunuz düşerse, gözalıcı bu manzarayı kaçırmamanızı tavsiye ederim. Tabii otelde konaklama imkanları tahmin edeceğiniz gibi bayağı yüksek ücretlerle sunuluyor. Burj El Arab yerine biraz daha hesaplı ama yine de Dubai’nin sunduğu ihtişamlı ortamı yaşayarak kalabileceğiniz 5 yıldızlı oteller arasında Le Meridien, Hilton, Crowne Plaza, Ritz Carlton, Jumeirah Beach Hotel, Ramada ve Sheraton geliyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Alışveriş, gezilerle ilgili yazıları okuyan çoğu insanımızın merak ettiği bir nokta. Tahmin edebileceğiniz gibi, Dubai tam bir alışveriş cenneti. Elektronik eşya, telefon, fotoğraf makinesi, kıyafet, aksesuar.. İlgilendiğiniz ne olursa olsun Dubai’de bulmak mümkün. Yeter ki gitmeniz gereken yeri önceden öğrenin. Örneğin elektronikler için Al Fahiti sokağı, ayakkabı için City Center Alışveriş Merkezi veya pek çok spor malzemesini çok ucuza bulabileceğiniz Al Karama'da mağazalara uğrayabilirsiniz. Eğer deri çanta almak istiyorsanız Deira'daki dükkanları deneyebilir, yine bu bölgedeki Gold Souk'dan altın, çevre dükkanlardan envai çeşit kumaş, şal, baharat da alabilirsiniz. Dubai’de ne yiyeceğim diye uzun uzun düşünmeye de gerek yok. Fast food konusunda gayet geniş imkanlar sunan alışveriş merkezlerine ek olarak şehrin farklı noktalarında rastlayacağınız yerel tatlara kadar aradığınız her çeşit yemeği Dubai’de bulmak mümkün.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çoğu zaman saymakta zorlanacağınız kadar şeritli kusursuz yolları olan Dubai’de bu şekilde seyahat etmenin tek zorluğu trafik miktarı. Şehrin çoğu önemli yerine ulaşan metroya ek olarak taksilerin de fiyatları oldukça makuldur. Ancak unutmamak gerekir ki şehirde görülmesi gereken çarşılar, tarihsel miras alanları ve müzelerin keyfini en iyi yürüyerek çıkarabilirsiniz. Tabii yaz aylarında artan sıcaklarda bu aktivitede zorluk yaşanabileceğini de unutmamak gerekir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İster kafanızı dinlemek, ister gönlünüzce alışveriş yapmak ya da unutulmaz bir tatil yaşamak... Amacınız ne olursa olsun, kış ortasında yazı yaşamak için ideal bir seçim olan Dubai bunu karşılayacak nitelikte bir yer.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çise Ünlüer (22 Ocak 2012)&lt;br /&gt;ciseunluer@gmail.com&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;a href="http://2.bp.blogspot.com/-2yqDqUPZXTw/TxnnqxQEabI/AAAAAAAAAU4/ZC4wl14MB5A/s1600/DSC01776.JPG" imageanchor="1" style="margin-left: 1em; margin-right: 1em;"&gt;&lt;img border="0" height="211" src="http://2.bp.blogspot.com/-2yqDqUPZXTw/TxnnqxQEabI/AAAAAAAAAU4/ZC4wl14MB5A/s320/DSC01776.JPG" width="320" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;a href="http://2.bp.blogspot.com/-6Tm2OfMSLBg/TxnnyYK3doI/AAAAAAAAAVA/CQqz6hWaeLI/s1600/DSC01777.JPG" imageanchor="1" style="margin-left: 1em; margin-right: 1em;"&gt;&lt;img border="0" height="211" src="http://2.bp.blogspot.com/-6Tm2OfMSLBg/TxnnyYK3doI/AAAAAAAAAVA/CQqz6hWaeLI/s320/DSC01777.JPG" width="320" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/-3ePGamSW7TQ/Txnn4jMVQpI/AAAAAAAAAVI/hu31azU2qbE/s1600/DSC01815.JPG" imageanchor="1" style="margin-left: 1em; margin-right: 1em;"&gt;&lt;img border="0" height="211" src="http://3.bp.blogspot.com/-3ePGamSW7TQ/Txnn4jMVQpI/AAAAAAAAAVI/hu31azU2qbE/s320/DSC01815.JPG" width="320" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/-v2EaDJDZKtA/TxnoA4C0XWI/AAAAAAAAAVQ/xg1OSB-CaPc/s1600/DSC01826.JPG" imageanchor="1" style="margin-left: 1em; margin-right: 1em;"&gt;&lt;img border="0" height="211" src="http://1.bp.blogspot.com/-v2EaDJDZKtA/TxnoA4C0XWI/AAAAAAAAAVQ/xg1OSB-CaPc/s320/DSC01826.JPG" width="320" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;a href="http://2.bp.blogspot.com/-3s63ZRTPF6c/TxnoKEn50kI/AAAAAAAAAVY/aJSiisQZROg/s1600/DSC01868.JPG" imageanchor="1" style="margin-left: 1em; margin-right: 1em;"&gt;&lt;img border="0" height="211" src="http://2.bp.blogspot.com/-3s63ZRTPF6c/TxnoKEn50kI/AAAAAAAAAVY/aJSiisQZROg/s320/DSC01868.JPG" width="320" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/-SHQ2l_FLKHo/TxnoOXtHeaI/AAAAAAAAAVg/XTsMEICt8y4/s1600/DSC02009.JPG" imageanchor="1" style="margin-left: 1em; margin-right: 1em;"&gt;&lt;img border="0" height="320" src="http://1.bp.blogspot.com/-SHQ2l_FLKHo/TxnoOXtHeaI/AAAAAAAAAVg/XTsMEICt8y4/s320/DSC02009.JPG" width="211" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;a href="http://4.bp.blogspot.com/-1LtnCvzK4gk/TxnoYJ7dGeI/AAAAAAAAAVo/TktkuDITtvg/s1600/DSC02070.JPG" imageanchor="1" style="margin-left: 1em; margin-right: 1em;"&gt;&lt;img border="0" height="211" src="http://4.bp.blogspot.com/-1LtnCvzK4gk/TxnoYJ7dGeI/AAAAAAAAAVo/TktkuDITtvg/s320/DSC02070.JPG" width="320" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/-Yx8pM5zs3pU/Txnof7szVdI/AAAAAAAAAVw/-1X4lv1b1UU/s1600/DSC02227.JPG" imageanchor="1" style="margin-left: 1em; margin-right: 1em;"&gt;&lt;img border="0" height="211" src="http://3.bp.blogspot.com/-Yx8pM5zs3pU/Txnof7szVdI/AAAAAAAAAVw/-1X4lv1b1UU/s320/DSC02227.JPG" width="320" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/5285199423918731668-3720438164536237890?l=ciseunluer.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://ciseunluer.blogspot.com/feeds/3720438164536237890/comments/default' title='Post Comments'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://ciseunluer.blogspot.com/2012/01/dubaiden-gozlenimler.html#comment-form' title='0 Comments'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/5285199423918731668/posts/default/3720438164536237890'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/5285199423918731668/posts/default/3720438164536237890'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://ciseunluer.blogspot.com/2012/01/dubaiden-gozlenimler.html' title='Dubai’den Gözlenimler'/><author><name>Cise Unluer  (BEng MSc DIC)</name><uri>http://www.blogger.com/profile/17849854866655504420</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='18' height='32' src='http://1.bp.blogspot.com/_pdFeCc3qdAg/TB3-BbyAE_I/AAAAAAAAAII/yVuB10Z1nnw/S220/DSC06916.JPG'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://2.bp.blogspot.com/-CVB-ki-QzkY/Txnmywv4BQI/AAAAAAAAAUw/knjupnJEabA/s72-c/DSC02233.JPG' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-5285199423918731668.post-1188568420244516369</id><published>2012-01-12T15:12:00.000-08:00</published><updated>2012-01-12T15:12:01.374-08:00</updated><title type='text'>Çöl Üzerinde Modern Dünya</title><content type='html'>&lt;br /&gt;&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/-tiNbG8zQz_Q/Tw9m-ERXwII/AAAAAAAAAT4/OKIBQbsNJC4/s1600/DSC02222.JPG" imageanchor="1" style="margin-left: 1em; margin-right: 1em;"&gt;&lt;img border="0" height="263" src="http://3.bp.blogspot.com/-tiNbG8zQz_Q/Tw9m-ERXwII/AAAAAAAAAT4/OKIBQbsNJC4/s400/DSC02222.JPG" width="400" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bugün sizlere bundan çok kısa süre önce sadece çöl kumlarından ibaret olan ancak 40 yıl gibi kısa zamanda bir alışveriş ve turizm cenneti haline getirilmiş bir yerden bahsetmek istiyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Dubai kimilerine göre eşsiz bir örnek kimilerine göre doğanın katledildiği nokta. Bakış açınız her ne olursa olsun, Ortadoğu'nun modern yüzü, Birleşik Arap Emirlikleri'nin yedi emirliği arasında en popüler olanı Dubai, mutlaka görmeniz gereken bir yer! İstanbul'dan uçakla 4 saat uzaklıktaki Dubai, “Arap kültürüne Avrupa makyajı yapılarak oluşturulmuş bir kent”.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Birleşik Arap Emirlikleri (BAE) Ortadoğu'da Arap Yarımadası'nın güneydoğusunda bulunuyor. Ülkenin komşuları Umman ve Suudi Arabistan. BAE, Abu Dabi, Dubai, Acman, Füceyre, Resü'l-Hayme, Şerce ve Ummül-Kayveyn adlı yedi emirlikten meydana gelmekle birlikte, ülkenin başkenti ve en büyük ikinci emirliği olan Abu Dabi, aynı zamanda ülkenin siyasi, endüstriyel ve kültürel merkezi konumundadır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Dubai’ye giderken beni nelerin beklediğini tam olarak tahmin edemiyordum. Hızlı gelişen inşaat şektörü, petrol zengini halkı ve muhafazakar bir kültürü olduğunu az çok biliyordum. Uçak Dubai’ye inerken yukardan gördüğüm yer karşısında şaşırmamak elde değildi. Kocaman bir çölün içerisine kurulu Dubai’de sonradan yapılan birkaç yeşilleştirme çabası dışında nerdeyse hiç ağaç yok! Uçakla Dubai havaalanına inerken sadece birkaç yüksek binayı barındıran bir kum yığını ortasına indiğinizi düşünüyorsunuz. Tüm şehri bir cümle ile özetleycek olursak: çölün ortasında kaybolmuş birkaç gökdelen.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şehrin finans merkezinde uzun bir yol üzerinde yan yana yer alıyor gökdelenler. Ancak New York ve Singapore gibi finans merkezli şehirlerde görülen o dinamik çalışan insan kalabalığı Dubai’de biraz farklı bir hal almış şekilde. Özellikle metro kullanımı bu farkı daha da belirgin bir şekilde ortaya koyuyor. Ama kıyaslama yapmadan önce belirtmem gerek ki Dubai’nin yolları geniş, metrosu gayet modern, temiz ve düzenli. Trenler zamanında geliyor, insanlar medeni bir şekilde trenin gelmesini bekliyor. Ancak tüm trenlerin içinde sanki her noktası sabunlarla temizlenmiş gibi ağır bir sabun kokusunu andıran rahatsız edici bir koku mevcut. Genel olarak bu ülkelerde yaşayan insanların daha ağır kokuları tercih ettiklerini şehri biraz gezince kısa sürede anlamak mümkün.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Trene girdiğimde bir bütün vagonun tamamı ile kadınlardan oluştuğunu farkediyorum. Trende yolculuk yapan tüm erkek yolcular ise yan vagonlarda toplanmış. Bir sonraki istasyonda trende benim bulunduğum bölüme Dubai’ye yabancı oldukları belli olan turist bir çift giriyor. Trendeki güvenlik görevlisi hemen adamın yanına yaklaşıp o vagonun sadece bayanlar için ayrılmış olduğunu ve erkeklerin seyehat ettiği diğer vagona gitmesi gerektiğini belirtiyor. Böylece çift yolculukları boyunca ayrı vagonlarda seheyat etmek zorunda kalıyor. Bu durum şehirdeki otobüslerde de geçerli. Otobüs bekleme sırasında bir görevli yaklaşıyor, kadınları ve aileleri bir sıraya, yanlız olan erkeklerı ayrı bır sıraya girmeleri için teşvik ediyor. Otobüslerin içinde de ön kısım sadece kadın ve çocouklu aileler için ayrılmış olduğundan erkekler arkada durmak durumunda.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Dubai’de her ne kadar Avrupa standartlarının üstünde bir ulaşım sistemi kurulmuş olsa da, yerli halkın ve buraya işçi olarak çalışmaya gelmiş insanların bu duruma tam olarak adapte olduğu söylenemez. Hemen bir örnek verecek olursak, Avrupa’da tren durur, önce inecek olan insanlar iner, ve o durakta inmek isteyen en son insan ininceye kadar herkes kenarda bekler, sonra yeni binecek olan insanlar yavaşça içeriye girer. Genelde herkesin elinde okuyacak bir kitap veya gazete olur, kimse kimseye bakmaz, ilgilenmez. Dubai’de durum biraz farklı. Trenin gelmesini bekleyen yolcular tren gelince inecek olan insanların tam olarak inmesini beklemeden boş buldukları yerlerden trene girmeye başlıyor, böylece özellikle kalabalık duraklarda küçük bir karmaşa yaşanıyor. Diğer yandan burda geçirdiğim birkaç gün boyunca her gün metroya binmeme rağmen kimsenin elinde yolculuk boyunca boş vakit geçirmemek için okuduğu kitap veya gazete görmedim çünkü genellikle insanlar seyahat vaktini etrafa bakarak geçiriyor. Bunlar küçük noktalar olsa da aslında kültür farkları ile ilgili çok şey anlatıyorlar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şehrin en büyük alışveriş merkezlerinden Mall of Emirates ve Dubai Mall dünyadaki tüm rakiplerini arkada bırakacak kadar lüks ve göz alıcı. Özellikle Mall of Emirates saatlerce gezmekle bitmeyecek kadar büyük ve ne ararsanız bulabileceğiniz bir alışveriş merkezi. İçinde tam donanımlı bir kayak merkezi (evet yanlış duymadınız, çölün ortasında bir kayak merkezi!), yurtdışında göreceğiniz tüm restoran zincirleri ve Avrupa ve Amerika’nın tüm gözde tekstil markalarını barındıran bu merkezlerde bol bol alışveriş yapmayı ihmal etmeyen beyaz çarşaflı erkekler ve yanlarında siyah çarşaflı, çoğunun sadece gözleri görünen eşlerini görmek mümkün.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Daha çok batının etkisinde tasarlanmış olan bu merkezlerde kendinizi mağzaların çeşitliliğinde kaybetmiş dolaşıyorsunuz ki aniden hoparlörlerle tüm alışveriş merkezini kapsaycak şekilde içeriye yansıtılan ezan sesi ile kendinize geliyorsunuz. Hocanın vaazı boyunca bina içerisinde normalde ürün reklamlarını yapan tüm elektronik ekranlarda bir camii resmi üzerinde “its prayer time” (dua etme zamanı) şeklinde geçen hatırlatmalar yayınlanıyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ama bu noktada unutmamak gerek ki Dubai’nin nüfusunun büyük bir bölümü buraya çalışmak için gelen Asya, Hint ve Afrikalı insanlardan oluşuyor. Nüfusun sadece yüzde yirmi (20%)’si Arap, geriye kalanı yabancı uyruklu çalışanlar. Trene binmek için alacağınız bileti veren görevliden gün boyu çalışan ailelerin çocuklarına bakan bakıcılara, mağazalardaki servis görevlilerinden temizlik işçilerine kadar nerdeyse tüm çalışanlar yabancı! Bir de buna batıdaki krizden etkilenen şirketlerin buraya gönderdiği Amerika ve Avrupa’lı çalışanlarlı ekleyecek olursak Dubai’nin ne kadar kosmopolit bir yer olduğunu anlamak zor değil. Ancak her ne kadar da batının etkisinde kalmış olsa da, Dubai yine de bir müslüman şehri olduğundan insanın burda hareketlerine biraz daha dikkat etmesi gerekiyor. Tabii etrafındaki komşu müslüman ülkelere kıyaslandığı zaman Dubai’deki yerli halkın dışarıdan gelen insanlara karşı çok daha anlayışlı olduğunu belirtmekte yarar var. Örneğin sokakta rahat giyinimli bayanları, el ele dolaşan turistleri görmek mümkün, ki bu bazı ülkelerde kabul edilen bir durum değil.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Önümüzdeki hafta, çöller üzerine kurulmuş modern bir dünyayı temsil eden Dubai’deki farklı bölgeler ve ülkenin genel kültürünü anlatmaya devam edeceğiz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çise Ünlüer (15 Ocak 2012)&lt;br /&gt;ciseunluer@gmail.com&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/-ADLuRUlRuws/Tw9njyJ-ASI/AAAAAAAAAUA/WaufQlB2f-A/s1600/DSC01748.JPG" imageanchor="1" style="margin-left: 1em; margin-right: 1em;"&gt;&lt;img border="0" height="211" src="http://1.bp.blogspot.com/-ADLuRUlRuws/Tw9njyJ-ASI/AAAAAAAAAUA/WaufQlB2f-A/s320/DSC01748.JPG" width="320" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;a href="http://2.bp.blogspot.com/-r-fp1yynWs8/Tw9nsnYsU9I/AAAAAAAAAUI/5szfNOYlLBg/s1600/DSC01751.JPG" imageanchor="1" style="margin-left: 1em; margin-right: 1em;"&gt;&lt;img border="0" height="211" src="http://2.bp.blogspot.com/-r-fp1yynWs8/Tw9nsnYsU9I/AAAAAAAAAUI/5szfNOYlLBg/s320/DSC01751.JPG" width="320" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/-pYgTShQYQeA/Tw9n2o3RPcI/AAAAAAAAAUQ/inrt0DAI2Xg/s1600/DSC01772.JPG" imageanchor="1" style="margin-left: 1em; margin-right: 1em;"&gt;&lt;img border="0" height="211" src="http://1.bp.blogspot.com/-pYgTShQYQeA/Tw9n2o3RPcI/AAAAAAAAAUQ/inrt0DAI2Xg/s320/DSC01772.JPG" width="320" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/-arGxwMmSqF0/Tw9n9A6VBPI/AAAAAAAAAUY/ZpQIivTNqRE/s1600/DSC01773.JPG" imageanchor="1" style="margin-left: 1em; margin-right: 1em;"&gt;&lt;img border="0" height="320" src="http://3.bp.blogspot.com/-arGxwMmSqF0/Tw9n9A6VBPI/AAAAAAAAAUY/ZpQIivTNqRE/s320/DSC01773.JPG" width="211" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;a href="http://4.bp.blogspot.com/-OB0nGxQ-RlM/Tw9oEogHnvI/AAAAAAAAAUg/owF1r1MZG14/s1600/DSC01796.JPG" imageanchor="1" style="margin-left: 1em; margin-right: 1em;"&gt;&lt;img border="0" height="211" src="http://4.bp.blogspot.com/-OB0nGxQ-RlM/Tw9oEogHnvI/AAAAAAAAAUg/owF1r1MZG14/s320/DSC01796.JPG" width="320" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/-JaGQYVFk-NE/Tw9oLz9Fj7I/AAAAAAAAAUo/wU32sWXxJ9A/s1600/DSC02240.JPG" imageanchor="1" style="margin-left: 1em; margin-right: 1em;"&gt;&lt;img border="0" height="211" src="http://3.bp.blogspot.com/-JaGQYVFk-NE/Tw9oLz9Fj7I/AAAAAAAAAUo/wU32sWXxJ9A/s320/DSC02240.JPG" width="320" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/5285199423918731668-1188568420244516369?l=ciseunluer.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://ciseunluer.blogspot.com/feeds/1188568420244516369/comments/default' title='Post Comments'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://ciseunluer.blogspot.com/2012/01/col-uzerinde-modern-dunya.html#comment-form' title='0 Comments'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/5285199423918731668/posts/default/1188568420244516369'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/5285199423918731668/posts/default/1188568420244516369'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://ciseunluer.blogspot.com/2012/01/col-uzerinde-modern-dunya.html' title='Çöl Üzerinde Modern Dünya'/><author><name>Cise Unluer  (BEng MSc DIC)</name><uri>http://www.blogger.com/profile/17849854866655504420</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='18' height='32' src='http://1.bp.blogspot.com/_pdFeCc3qdAg/TB3-BbyAE_I/AAAAAAAAAII/yVuB10Z1nnw/S220/DSC06916.JPG'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://3.bp.blogspot.com/-tiNbG8zQz_Q/Tw9m-ERXwII/AAAAAAAAAT4/OKIBQbsNJC4/s72-c/DSC02222.JPG' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-5285199423918731668.post-8669026324820040080</id><published>2012-01-05T17:58:00.001-08:00</published><updated>2012-01-05T18:04:09.233-08:00</updated><title type='text'></title><content type='html'>&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/-NB7zDJ4APSo/TwZWJD0dOSI/AAAAAAAAATw/CqBJNC0KOSg/s1600/Ornek+Insan.jpg" imageanchor="1" style="clear: left; float: left; margin-bottom: 1em; margin-right: 1em;"&gt;&lt;img border="0" height="401" src="http://3.bp.blogspot.com/-NB7zDJ4APSo/TwZWJD0dOSI/AAAAAAAAATw/CqBJNC0KOSg/s640/Ornek+Insan.jpg" width="640" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/5285199423918731668-8669026324820040080?l=ciseunluer.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://ciseunluer.blogspot.com/feeds/8669026324820040080/comments/default' title='Post Comments'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://ciseunluer.blogspot.com/2012/01/blog-post.html#comment-form' title='0 Comments'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/5285199423918731668/posts/default/8669026324820040080'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/5285199423918731668/posts/default/8669026324820040080'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://ciseunluer.blogspot.com/2012/01/blog-post.html' title=''/><author><name>Cise Unluer  (BEng MSc DIC)</name><uri>http://www.blogger.com/profile/17849854866655504420</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='18' height='32' src='http://1.bp.blogspot.com/_pdFeCc3qdAg/TB3-BbyAE_I/AAAAAAAAAII/yVuB10Z1nnw/S220/DSC06916.JPG'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://3.bp.blogspot.com/-NB7zDJ4APSo/TwZWJD0dOSI/AAAAAAAAATw/CqBJNC0KOSg/s72-c/Ornek+Insan.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-5285199423918731668.post-996707800558979403</id><published>2012-01-05T17:30:00.000-08:00</published><updated>2012-01-05T18:02:54.259-08:00</updated><title type='text'>Örnek İnsan mısınız?</title><content type='html'>&lt;br /&gt;&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/-FlswUNoscJg/TwZOC6W8Q3I/AAAAAAAAATY/duu3Xzq6YJQ/s1600/133..jpg" imageanchor="1" style="margin-left: 1em; margin-right: 1em;"&gt;&lt;img border="0" height="250" src="http://3.bp.blogspot.com/-FlswUNoscJg/TwZOC6W8Q3I/AAAAAAAAATY/duu3Xzq6YJQ/s320/133..jpg" width="320" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Geçtiğimiz haftalarda değindiğimiz yeşil girişimlerin arasından kendinize uygun olanları seçerek hayata geçirdiğinizi umarak, bu hafta, bizden sonraki nesillere gönül rahatlığı ile bırakabileceğimiz bir dünya yaratmak için benimseyecebileceğiniz birkaç basit adımdan daha bahsetmek istiyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ülkemizde toplu taşımada olan eksikliklerden dolayı bireysel araba kullanımı en fazla tercih edilen ulaşım metodlarından biri. Bundan vazgeçemeseniz bile, araba kullanırken daha az yakıt harcamak için alabileceğiniz basit önlemler var. Örneğin araba lastiklerinizin basıncını sık sık kontrol ederek gereksiz yere yakıt kullanımının önüne geçebilirsiniz. Her ne kadar kısıtlı olsa da ülkemizdeki toplu taşımacılık alternatiflerini göz önünde bulundurarak mümkün oldukça bu olanaklardan yararlanmak hem küresel ısınmaya karşı atılan olumlu bir adım hem de araç yakıtına harcadığınız miktarlada azalmaya neden olacaktır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yaşadığınız bölgedeki komşularınız arasında sizinle yakın yerlerde çalışanlar varsa, bu insanlarla aynı araçta işe gidip gelmek ihtiyaç duyulan enerjiyı azaltmak açısından verimli olmakla birlikte, yanlız gidilen sıkıcı araba yolcuklarından çok daha eğlenceli bir tecrübeye de dönüşebilir. Bir başka durumda, gitmek istediğiniz yerler yürünebilir veya bisikletle gidilebilir mesafede ise, bunun ne kadar sağlıklı bir seçim olacağından bahsetmeme gerek yok sanırım.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Evlerimizde elektrik ve suyu verimli olarak kullanmamız mümkündür. Ancak gerekli tasarrufu sağlamak için öncelikle alışkanlıklarımızı değiştirmemiz gerekmektedir. En basit tasarrufların başında evdeki tüm lambaları enerji tasarrufu sağlayanlarla değiştirmek, evde soba veya klima gibi sıcaklığı ayarlayan aletler çalışırken yalıtımın iyi yapılmış olması ve ısı kaybını önlemek için herhangi bir pencere veya kapının açık bırakılmaması geliyor. Bu yaklaşımlar enerji sarfiyatını yarı yarıya azaltıyor. Evlerde ısınmak için kalorifer peteğinin üstünü açık tutmak bu aletlerin gereğinden fazla çalışmasını engellediği için etkili tedbirlerden biri olarak görülüyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Daha önce et tüketiminin neden olduğu sağlık sorunlarından bahsetmiştik. Özellikle başta kanser olmak üzere birçok hastalığın risk faktörlerinin başında gelen kırmızı eti hayatınızdan çıkarmak ve sebze ağırlıklı bir beslenme şeklini benimsemek sağlıklı bir hayat sürmek istiyorsanız atmanız gereken en önemli adımlardan biri. Et tüketimimizi mümkün oldukça limitleyerek neden olduğumuz karbon emisyonlarını da azaltabileceğimizi biliyor muydunuz?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Et yememek, yağ tüketimini azaltmanın en etkili ve kolay yollarından biridir. Günümüzde, modern çiftliklerde yetiştirilen hayvanlar daha çok kar elde etmek için kasıtlı bir şekilde farklı metodlar kullanarak şişmanlatılmaktadır. Bu alanda yapılan birçok araştırma, yağlı et tüketiminin kalp krizine ve kansere yakalanma riskini artırdığını kanıtlamıştır. Düzenli bir şekilde et tüketmenin insan sağlığı üzerindeki etkileri sandığımız kadar iç açıcı değil. Her yıl, milyonlarca gıda zehirlenmesi vakası kaydedilmektedir ve bunların çok büyük bir kısmı et yemekten kaynaklanmaktadır. Et yediğimizde hayvanların beslenmesi boyunca kullanılan hormonları da tüketmiş oluyoruz. Çoğu hamburger etlerinin dörtte biri, sığırlara verilen büyüme hormonlarını içermektedir. Bu hayvanları yetiştirirken sakin tutmak için sakinleştirici ilaçlar, ve çeşitli enfeksiyonlarla başa çıkmak için rutin olarak antibiyotik kullanılmaktadır. Tükettiğimiz etlerle birlikte bu ilaçları da vücudumuza almış oluyoruz. Büyüme hormonları ve ilaçlara ek olarak tükettiğimiz etlerin hayvanların kuyruk, ayak, rektum ve omurilik kısımlarını da kapsıyor olabileceğini, günlük hayatta düşünmeden tükettiğimiz sosisler gibi besinlerin öğütülmüş bağırsak ihtiva edebileceğini, ve bu bağırsakların öğütülme esnasında boş olduğundan hiçbir zaman emin olamayacağımızı akılda tutarak, yiyecek seçimlerimizi tekrardan gözden geçirmenin yararı olacaktır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Unutmayın ki tüm dünya bizim gibi her haftasonu veya ilk fırsatta kurulan mangalda pişirilen etle beslenmiyor, çünkü birçok insan bunun ne kadar sağlıksız bir seçim olduğunu biliyor! Et kullanılmadan yapılabilecek basit, lezzetli ve sağlıklı yemekler hakkında daha fazla bilgi almak istiyorsanız internetteki arama motorlarından vejeteryan yemekler üzerine küçük bir araştırma yaparak ne kadar fazla opsiyonunuz olduğunu görebilirsiniz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ülkemizdeki zor şartlarda ayakta kalmaya çalışan çiftçilerimizi desteklemek için kendi topraklarımızda yetişen ürünlere yönelmek doğru bir yaklaşım olacaktır. Yurt dışından gelen tüm yiyecekler belli bir mesafe katederek marketlerimize kadar ulaştıklarından, mümkün oldukça ülkemizde yetişen ürünleri tüketmek hem ekonomimizin canlanmasına yardımcı olacak hem de karbon ayak izimizi azaltmamızı sağlayacaktır. Bu yolda kendimize sormamız gereken birkaç basit soru sayesinde hangi yiyecekleri tercih etmemiz gerektiğine kolayca karar verebiliriz: Bu yiyecek mevsime uygun mudur? Bana ulaşana kadar yaklaşık kaç mil seyahat etti? Eğer uzun mesafelerden gelmişse, yerli bir alternatifi var mıdır?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hayatınızda yeşil girişimleri başlatmak için ne yeni bir yılın başlamasını, ne de kötü bir şeyin olmasını beklemeye gerek var. Hemen şimdi, son 3 haftada bahsettiğimiz girişimlerden veya kendi düşündüğünüz adımlardan birkaçını kendinize seçin ve ilk adımı atın. Hatta bu adımı atmakla kalmayın, bunu &lt;a href="mailto:ciseunluer@gmail.com"&gt;ciseunluer@gmail.com&lt;/a&gt; adresinde yazarak bizimle paylaşın! İster kullandığınız plastik poşet miktarını azaltmak, ister bahçenize ektiğiniz küçük bir fidan olsun – girişiminiz ne olursa olsun, çevreci olsun, yeşil olsun!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çise Ünlüer (8 Ocak 2012)&lt;br /&gt;ciseunluer@gmail.com&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/5285199423918731668-996707800558979403?l=ciseunluer.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://ciseunluer.blogspot.com/feeds/996707800558979403/comments/default' title='Post Comments'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://ciseunluer.blogspot.com/2012/01/ornek-insan-msnz.html#comment-form' title='0 Comments'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/5285199423918731668/posts/default/996707800558979403'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/5285199423918731668/posts/default/996707800558979403'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://ciseunluer.blogspot.com/2012/01/ornek-insan-msnz.html' title='Örnek İnsan mısınız?'/><author><name>Cise Unluer  (BEng MSc DIC)</name><uri>http://www.blogger.com/profile/17849854866655504420</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='18' height='32' src='http://1.bp.blogspot.com/_pdFeCc3qdAg/TB3-BbyAE_I/AAAAAAAAAII/yVuB10Z1nnw/S220/DSC06916.JPG'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://3.bp.blogspot.com/-FlswUNoscJg/TwZOC6W8Q3I/AAAAAAAAATY/duu3Xzq6YJQ/s72-c/133..jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-5285199423918731668.post-1965306195085109024</id><published>2011-12-30T20:14:00.000-08:00</published><updated>2011-12-30T20:14:07.773-08:00</updated><title type='text'>2012’ye Girerken</title><content type='html'>&lt;br /&gt;&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;a href="http://4.bp.blogspot.com/-2q2Y1lOFp5E/Tv6MCZ0wSSI/AAAAAAAAATM/Ob35UiXaM58/s1600/132..jpg" imageanchor="1" style="margin-left: 1em; margin-right: 1em;"&gt;&lt;img border="0" height="320" src="http://4.bp.blogspot.com/-2q2Y1lOFp5E/Tv6MCZ0wSSI/AAAAAAAAATM/Ob35UiXaM58/s320/132..jpg" width="319" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Geçtiğimiz hafta yeşil bir yıl için ne gibi girişimlerde bulunabileceğimize kısaca değinmiş, basit adımlarla ne kadar büyük değişiklikler yapabileceğimizden bahsetmiştik. Bu hafta sizlere birkaç farklı girişimden daha bahsetmek istiyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Her beş tuvaletten birinin akıttığını biliyor musunuz? Çoğu zaman sessiz bir şekilde gerçekleştiğinden tuvaletinizin akıttığının farkında olmayabilirsiniz. Akıtan bir tuvalet günde 120 ile 2000 litre arası su kaybına neden olabileceğinden basit bir yöntemle bu sorunun farkına varmak önemli. Tuvaletinizin akıtıp akıtmadığını anlamak için arkasındaki su deposuna normalde yiyecekleri renklendirmek için kullanılan sıvılardan birkaç damla bırakabilirsiniz. Eğer bu boya 15-20 dakika sonra tuvaletin içerisindeki suda da kendini belli ediyorsa, bu tuvaletiniz akıtıyor demektir! Genelde eski borulardan veya iyi takılmamış bir vanadan kaynaklanan bu sorun, evdeki basit tamirat işlerinden anlayan herkesin çözebileceği kadar basit.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Geri dönüştürülmüş tuvalet kağıdının varlığından haberdar mısınız? Markette ilk gördüğümde biraz önyargı ile yaklaşmış olsam da, hakkında kısa bir araştırma yapar yapmaz ne kadar mantıklı bir girişim olacağının farkına vardım. Siz de benim gibi sayılardan hoşlanıyorsanız, bunu anlamınıza güzel bir örnek: Sadece Amerika’da tüm insanlar normal tuvalet kağıdı yerine genelde aynı fiyata satılan geri dönüştürülmüş kağıttan yapılan tuvalet kağıtlarından alsa, bu, tonlarca klor kirliliğini engellemekle kalmaz, 356 milyon galon (1.35 milyar litre) temiz suyun kullanımı önlenir ve yaklaşık 1 miyon ağacın kesilmesine engel olur!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Mutfakta kullandığımız kağıt bezler ve yanımızda taşıdığımız kağıt mendiller de dünyanın en masum ürünleri değil ne yazık ki. Her ne kadar da gerekli olduklarını düşünseniz bile, kağıt mendiller birçok ağacın kesilmesine, suyun kirlenmesine ve atık çıkmasına neden oluyor. Bir sonraki market ziyaretinizde toz ve diğer pislikleri nerdeyse mıknatıs gibi toplayan mikrofiber bezlere yönelmenizi tavsiye ederim. Bu bezleri kirlendikleri zaman bile rahatlıkla yıkayıp aynı verimlilikle tekrar tekrar kullanabilirsiniz. Eğer sadece kağıt bezler kullanmanız gereken bir durum varsa bile, geri dönüştürülmüş olanlarını tercih etmek daha doğru olacaktır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Evdeki bulaşık makinelerinizi bulaşıkları önceden yıkamadan yerleştirerek tamamı ile dolu çalıştırmak aynı miktarda bulaşığı elde yıkamaya kıyaslandığı zaman üçte bir daha az su kullanımına neden oluyor. Bu, günde 40 ile 80 litre arası su tasarrufu anlamına geldiğinden mümkün oldukça tercih edilmesi gereken bir durum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Evde kullanılan elektrikli aletler arasında en fazla enerjiye ihtiyaç duyanı, bakmaya korktuğunuz enerji faturanızdaki miktarın yaklaşık yüzde onbeş (15%)’inden sorumlu olan buzluklar! Ne yapmalı diye düşünmeden elinizi buzluğunuzun termostatına götürün ve soğukluğu mümkün olan en kısık dereceye kadar çekin. Bu noktada yiyeceklerin erken bozulmamasını sağlayan ama aynı zamanda gereğinden fazla soğutmayan en uygun sıcaklığı bulmak gerekiyor. En başlarda 3 ile 6 derece arasında bir sıcaklığı deneyebilirsiniz. Buna ek olarak, buzluğunuzun arkasındaki tozlandığı zaman daha az verimli çalışan bobinleri her yıl temizlemek de enerji verimliliği açısından yararlı olacaktır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Elektrik santralleri ülkemizde küresel ısınmaya neden olan en büyük endüstriyel kirlilik kaynakları. Kış ayalarında soğuyan havalarda ısınmak için hemen sobalara veya merkezi ısıtmaya yönelmeden dolaplarınızda sakladığınız battaniyelerinizin ne kadar sıcak ve aynı zamanda keyifli bir ortam yaratabileceğini hatırlayın. Eğer bu sizi henüz ikna etmeye yetmemişse, geçenlerde okuduğum bir çalışmadan bahsetmek istiyorum. Yapılan bir araştırmaya göre, kış aylarında merkezi ısıtma ve benzeri yollarla bulundukları ortamları ısıtan insanlar, vücutları ısınmak için enerji yakmadığından, daha soğuk ortamlarda kalan insanlara göre daha fazla kilo alıyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu haftaki yeşil tavisyeleri sonlandırmadan, çok çabuk ama bir o kadar da önemli bir adımdan daha bahsetmek istiyorum. Kuru temizleyicilerin çoğu ‘Perc’ veya ‘TCE’ olarak da bilinen ‘perchloroethylene’ adında kansere neden olan bir kimyasal kullanıyorlar. Bu kimyasalın kalıntıları, kuru temizlemeciden aldığınız elbiselerinizde kalıyor, daha sonra araba ve evinize kadar getirdiğiniz elbiselerden soluduğunuz havaya kadar geçiyor. Eğer kuru temizlemeden vazgeçemeyecek bir pozisyonda iseniz (ki bunu tekrar tekrar düşünmek gerekiyor!), temizlemeden sonra aldığız kıyafetleri eve sokmadan poşetlerinden çıkarın ve bir müddet dışarıda, açık havada bırakın. Ama her şekilde kuru temizleme gerektirmeyen kıyafet seçimleri yapmaya çalışmak sağlınız açısından en doğru karar olacaktır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çise Ünlüer (1 Ocak 2012)&lt;br /&gt;ciseunluer@gmail.com&lt;br /&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/5285199423918731668-1965306195085109024?l=ciseunluer.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://ciseunluer.blogspot.com/feeds/1965306195085109024/comments/default' title='Post Comments'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://ciseunluer.blogspot.com/2011/12/2012ye-girerken.html#comment-form' title='0 Comments'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/5285199423918731668/posts/default/1965306195085109024'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/5285199423918731668/posts/default/1965306195085109024'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://ciseunluer.blogspot.com/2011/12/2012ye-girerken.html' title='2012’ye Girerken'/><author><name>Cise Unluer  (BEng MSc DIC)</name><uri>http://www.blogger.com/profile/17849854866655504420</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='18' height='32' src='http://1.bp.blogspot.com/_pdFeCc3qdAg/TB3-BbyAE_I/AAAAAAAAAII/yVuB10Z1nnw/S220/DSC06916.JPG'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://4.bp.blogspot.com/-2q2Y1lOFp5E/Tv6MCZ0wSSI/AAAAAAAAATM/Ob35UiXaM58/s72-c/132..jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-5285199423918731668.post-4247259016583150388</id><published>2011-12-23T14:57:00.000-08:00</published><updated>2011-12-23T14:57:03.601-08:00</updated><title type='text'>Daha Yeşil Bir Yıl İçin</title><content type='html'>&lt;br /&gt;&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;a href="http://2.bp.blogspot.com/-GVG_gj7qsw4/TvUHLER5liI/AAAAAAAAATA/2Ma8DbKdw74/s1600/131..jpg" imageanchor="1" style="margin-left: 1em; margin-right: 1em;"&gt;&lt;img border="0" height="320" src="http://2.bp.blogspot.com/-GVG_gj7qsw4/TvUHLER5liI/AAAAAAAAATA/2Ma8DbKdw74/s320/131..jpg" width="261" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;Yeni yıla girerken hepimizin daha güzel, daha verimli, daha başarılı bir yıl geçirme amaçlı yaptığı planar doğrultusunda aldığı kararlar var. Bu seneki yeni yıl kararınız neden daha yeşil bir sene olmasın? 2012 yılının ve sonrasının doğa ile daha barışık olması için atabileceğimiz birkaç basit adım, inanın kilo vermek, sigarayı bırakmak gibi çoğu zaman devamı gelmeyen hedeflerden çok daha basit, kalıcı, ve etkili!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Atılacak adımlardan biri çıkardığımız çöpü azaltmak! Belediye görevlilerinin toplaması için dışarıya bıraktığımız her çöp bidonu kadar çöpü meydana getirmek için 70 tane çöp bidonunu dolduracak atık kullanılıyor. Çıkardığımız çöp miktarını azaltmak için paketlemesi mümkün oldukça az olan ürünleri, veya paketlemeli ürünlerin de geri dönüşümü ya da tekrardan kullanımı olanları tercih edebiliriz. Henüz ülkemizde tam anlamına oturmuş bir servis olmasa da, sadece bir alüminyum kutunun geri dönüşümü sayesinde tasarruf edilen enerji miktarı bir televizyonu 3 saat çalıştıracak kadar fazla!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Daha yeşil bir yaşam yolunda atılacak bir diğer önemli adım plastik poşetlerden kurtulmak! Bu ürünlerin sağladıkları yarardan çok neden oldukları zararı anlamamıza yardımcı olacak bir örnek: Geçtiğimiz sene Amerika’da kullanılan 88.5 milyar plastik poşeti üretmek için 12 milyon varil petrol kullanılmış! Ve sanmayın ki kağıt veya kartondan yapılan poşetler iyi bir alternatif çünkü onları üretmek plastik olanlarını üretmekten 4 katı daha fazla enerjiye neden oluyor. Market veya mağazalardan yaptığımız tüm alışverişlerde yanımızda tekrar tekrar kullanabileceğimiz bez torbalarımızı ya da kumaş çantamızı götürmek en doğru yaklaşım olacaktır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Her ne kadar karşı olsak da, nerdeyse hepimiz belli durumlarda pet şişelerde satılan sulardan almak durumunda kalıyoruz. Peki tek 1 litre su şişesini üretmek için tam 26 şişe su kullanıldığını ve bu işlemin 25 litre yeraltı suyunu kirlettiğini biliyor musunuz? Üstelik bu sadece 1 şişeyi üretmek için! Özellikle adamızın kuru ikliminden dolayı suyun değerini daha da iyi bilmemiz gereken bu zamanda bu kadar büyük bir su sarfiyatına neden olan plastik şişelere karşı tepkimizi koymamız gerekiyor. Dikkat ederseniz plastik şişelerin kullanım sonrası doğaya bırakıldıkları zaman yarattıkları kirlilikten bahsetmiyorum bile. Plastik yerine cam, çelik ve zamanla bozulmayan alüminyum şişeleri tercih edebiliriz. Bulunduğumuz ortamda plastikten başka bir alternatifimiz yoksa yapıldığı plastik türünü gösteren altındaki sayılara göre 3, 6, ve 7 numaralı olanlardan neden oldukları sağlık sorunlarını unutmayarak uzak durmalıyız!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Zaman zaman gittiğimiz mağazalardan ürün kataloglarını toplamak, beğendiğimiz dergilere üye olarak her ay eve gelmelerini sağlamak çoğumuzun zararını farketmeden yaptığı bir hareket. Düşündüğümüzden fazla kağıt kullanımı gerektiren ve çoğu zaman bir kere bile bakmadan çöpe attığımız bu katalog ve dergiler milyonlarca ağacın kesimine ve binlerce galon suyun kirlenmesine neden oluyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Temizlik amaçlı kullandığımız deterjanların tümü doğaya zarar vermekle kalmıyor, sağlığımızı da olumsuz etkiliyor. Bugün Türkiye dahil olmak üzere birçok ülkede marketlerde rahatlıkla bulabileceğimiz bitki bazlı biyoçözünür doğal temizlik ürünleri en az kimyasal olanları kadar iyi temizliyor ve aynı zamanda sağlığımıza zarar vermiyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Evinizde kullandığınız sıcak sudan vazgeçebilir misiniz? Peki en azından çamaşır yıkarken soğuk su kullanabilir misiniz? İşte fikrinizi değiştirecek bir gerçek: Tipik bir çamaşır makinesinin çalıştığı süre boyunca ihtiyaç duyduğu enerjinin sadece yüzde on (10%)’u motorunu çalıştırmak için kullanılıyor. Geriye kadar yüzde doksan (90%)’ının çok büyük bir bölümü çamaşırlarımızı yıkarken kullandığımız suyu ısıtmaya kullanılıyor! Bunu öğrendiğinizde en az benim kadar etkilenmişşeniz, hemen bir deneme yapın. Göreceksiniz ki çoğu çamaşırınız 30 derece gibi düşük sıcaklıklarda da gayet iyi ve yüksek derecelerde yıkandığından çok daha az zarar görerek temizlenecek.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Evde kullandığınız aletlerden en fazla enerjiye ihtiyaç duyanlardan biri çamaşır kurutucuları. Bu aletler genellikle içerilerine konulan kıyafetleri gerekenden fazla kurutmakla kalmıyor, aynı zamanda enerji sarfiyatına ve gereksiz harcamalara neden oluyor. Özellikle elektrik fiyatlarının dünya avarajının üzerinde olan ülkemizde yılın çoğu zamanı gayet avantajlı miktarlarda olan güneş gibi verimli bir doğal kaynak varken çamaşır kurutmak gibi basit bir işlemi elektrik kullanarak yapmaya çalışmak gerçekten anlamsız.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Önümüzdeki hafta yeni yılda atacağımız yeşil adımlara devam edeceğiz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çise Ünlüer (25 Aralık 2011)&lt;br /&gt;ciseunluer@gmail.com&lt;br /&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/5285199423918731668-4247259016583150388?l=ciseunluer.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://ciseunluer.blogspot.com/feeds/4247259016583150388/comments/default' title='Post Comments'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://ciseunluer.blogspot.com/2011/12/daha-yesil-bir-yl-icin.html#comment-form' title='0 Comments'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/5285199423918731668/posts/default/4247259016583150388'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/5285199423918731668/posts/default/4247259016583150388'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://ciseunluer.blogspot.com/2011/12/daha-yesil-bir-yl-icin.html' title='Daha Yeşil Bir Yıl İçin'/><author><name>Cise Unluer  (BEng MSc DIC)</name><uri>http://www.blogger.com/profile/17849854866655504420</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='18' height='32' src='http://1.bp.blogspot.com/_pdFeCc3qdAg/TB3-BbyAE_I/AAAAAAAAAII/yVuB10Z1nnw/S220/DSC06916.JPG'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://2.bp.blogspot.com/-GVG_gj7qsw4/TvUHLER5liI/AAAAAAAAATA/2Ma8DbKdw74/s72-c/131..jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-5285199423918731668.post-4098129107052741931</id><published>2011-12-16T16:48:00.001-08:00</published><updated>2011-12-16T16:48:57.715-08:00</updated><title type='text'>Pet Şişeler Hakkında Bilmedikleriniz</title><content type='html'>&lt;br /&gt;&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;a href="http://2.bp.blogspot.com/-dyIlN7ISs_0/Tuvm8cUnzII/AAAAAAAAAS0/dFORIJIE6Bc/s1600/130..jpg" imageanchor="1" style="margin-left: 1em; margin-right: 1em;"&gt;&lt;img border="0" height="216" src="http://2.bp.blogspot.com/-dyIlN7ISs_0/Tuvm8cUnzII/AAAAAAAAAS0/dFORIJIE6Bc/s320/130..jpg" width="320" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;Tüm dünyada tüketimi en çok artan gıdanın ne olduğunu biliyor musunuz? Ambalajlı su! Plastik, ne yazık ki camdan daha pratik ve düşük maliyetli olduğundan yaygın bir şekilde tercih ediliyor. Biraz da bu nedenden dolayı plastik şişelerle yaşamak durumunda olduğumuzu kabullenmemiz gerekiyor. Ancak bu, plastik maddelerin bize vereceği zararı göz ardı etmemiz gerektiği anlamına gelmiyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Herhangi bir zararı önlemek için atılacak önemli adımlardan biri ambalajın güvenliğini sağlamak için pet şişeleri kesinlikle bekletmeden kullanmak, ve özellikle direk güneş ışığı alan yerlerde tutulanardan uzak durmak. Çünkü geçen hafta bahsettiğimiz gibi BPA, sıcak sıvılarla temas ettiği zaman açığa çıkarak insan vücuduna giriyor ve kanser riskini artırıyor. Bunlara en iyi örnek büfelerde bekletilen veya plajlarda gün boyu satılan şişeler. Bu ortamlarda tüketilecek en güvenli su cam şişeler içinde gelenler.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Günlük hayatta yaygın olarak kullanılan plastik damacana suyu yerine çeşme suyunu tercih etmek isterseniz, bu seçimin de tüm tehlikelerini göz önününde bulundurmak gerekir. Çeşme suyundaki yüksek miktarlardaki klor, organik maddelerle reaksiyona girerek kanser yapıcı “trihalometan”ın oluşmasına neden oluyor. Türk Standartları’na göre, “trihalometan” oranı en çok 100, Dünya Sağlık Örgütü (DSÖ)’ne göre 150, ABD Çevre Koruma Ajansı (EPA)’na göre 80, Avrupa Birliği (EC)’ne göre 100 olmalı. İstanbul, Ankara, ve İzmir gibi büyük şehirlerde trihalometan oranı genellikle 100’ün altında olduğundan bu açıdan güvenilir olduğu düşünülüyor. Ancak bu değerlerin sürekli kalitesi değişen ülkemizdeki sudaki oranlarının kaç olduğunu kontrol etmeden bu suyu bardağa dökmemek gerekiyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İçme suyundaki klorun insanlar üzerindeki zararını ortadan kaldırmak için şebekeden iki ayrı su verilmesi önerisi de bu konuya çözüm arayanlar tarafından tartışılan konulardan biri. İnsanın içme suyundan ilk beklentisi herhangi bir mikro-organizma içererek biyolojik hastalıklara neden olmaması. Şebekeden elde edilmiş dezenfekte su klor dioksit, klor ve ozon maddeleri içerir. Şebekelerde dolaşan suya temizlenmesi için karıştırılan klor mikropları öldürse de, mikroplar bu su musluğun ucuna gelinceye kadar suya tekrar bulaşır. Bu durumu göz önünde bulunduran yetkilier, tüm mikroplardan kurtulmak için gereğinden fazla kloru suya karıştırdığından evdeki musluklarımızdan akan su fazlasıyla klor içerir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ancak unutmamak gerekir ki klor kendi başına yeterince zehirli ve kanserojen! Evdeki klorlu sudan memnun kalmayan insanlar en pratik çözüm olarak görülen pet şişelerde satılan “doğal” ve “saf” suya yönelmeye başlıyor. Böylece, gittikçe kullanılan plastik miktarı artıyor ve tüm insanların doğuştan doğal hakkı olan su, adil bir dünyada avcumuza alıp rahat rahat içebileceğimiz su, plastik şişelere hapsedilerek yüksek fiyatlara bize yeniden sunuluyor!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gelişmiş ülkelerdeki su erişimine çabucak bir bakacak olursak, Almanya, Avusturya, Hollanda, İngiltere ve Fransa gibi ülkelerde su arıtma tesislerinden evlere ulaşan su, çeşmelerden büyük bir güvenle içiliyor. Sağlık yetkilileri tarafından sürekli kontrol altında tutulan tesisler bu sayede uzun yıllardır sorunsuz bir şekilde hizmete devam ediyor. Bu alanda iyi bir örnek Avustralya’nın son 2 senedir pet şişe kullanmayan 2 bin nüfuslu Bundanook kasabası. Bu kasabada yaşayan insanların talebi doğrultusunda Bundanook dünyada pet şişe yasağı getiren ilk yerleşim birimi olarak biliniyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;New York’da bulunan Doğal Kaynakları Koruma Konseyi (NRDC) her üç plastik şişe suyundan birinde sentetik organik kimyasallar ve bakteriler bulunduğunu belirterek insanların pet şişelerden daha güvenli ve ucuz içme suyuna erişimi olması gerektiği fikrini savunmuştu. NRDC’ye göre musluk suyunu arıtarak şişe suyundan çok daha ucuz ve güvenli su elde edilebilir. Amerika’da yetkililerin halkı suyu çeşmeden içmeye ikna etme çalışmaları doğrultusunda aralarında New York, Illinois ve Virginia eyaletlerinin bulunduğu 10 eyalette pet şişe suyu satışlarının azaltılması yönünde karar alındı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ülkemizde nerdeyse tüm yemek servisi yapan çalışma yerlerinde, yemeğin yanında istediğimiz su plastik şişede geliyor, plastik kokuyor! Üstelik bizim gibi yılın büyük bir kısmında sıcak havayla boğuşan ülkelerde tehlike çok daha büyük. Bulunduğumuz tüm ortamlarda mümkün oldukça cam şişelerin kullanılmını teşvik etmek hepimizin sağlığı için yararlı olacaktır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şimdiye kadar bahsettiğimiz tüm olumsuzluklarına ek olarak pet şişelerin üretiminde her yıl 17 milyon varil petrol kullanıldığını biliyor muydunuz? Yakından uzaktan çevreci olduğunuzu düşünmeseniz bile, kendinizin ve sevdiklerinizin sağlığını biraz düşünüyorsanız tüm plastiklerinizi çelik veya cam olanları ile değiştirin.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çise Ünlüer (18 Aralık 2011)&lt;br /&gt;ciseunluer@gmail.com&lt;br /&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/5285199423918731668-4098129107052741931?l=ciseunluer.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://ciseunluer.blogspot.com/feeds/4098129107052741931/comments/default' title='Post Comments'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://ciseunluer.blogspot.com/2011/12/pet-siseler-hakknda-bilmedikleriniz.html#comment-form' title='0 Comments'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/5285199423918731668/posts/default/4098129107052741931'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/5285199423918731668/posts/default/4098129107052741931'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://ciseunluer.blogspot.com/2011/12/pet-siseler-hakknda-bilmedikleriniz.html' title='Pet Şişeler Hakkında Bilmedikleriniz'/><author><name>Cise Unluer  (BEng MSc DIC)</name><uri>http://www.blogger.com/profile/17849854866655504420</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='18' height='32' src='http://1.bp.blogspot.com/_pdFeCc3qdAg/TB3-BbyAE_I/AAAAAAAAAII/yVuB10Z1nnw/S220/DSC06916.JPG'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://2.bp.blogspot.com/-dyIlN7ISs_0/Tuvm8cUnzII/AAAAAAAAAS0/dFORIJIE6Bc/s72-c/130..jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-5285199423918731668.post-1405924470872956190</id><published>2011-12-10T12:43:00.001-08:00</published><updated>2011-12-10T12:44:47.671-08:00</updated><title type='text'>BPA ve İnsan Sağlığı</title><content type='html'>&lt;br /&gt;&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/-lKtywrEo-hM/TuPEk8UUohI/AAAAAAAAASs/kIRHPI8i60Y/s1600/129..jpg" imageanchor="1" style="margin-left: 1em; margin-right: 1em;"&gt;&lt;img border="0" height="300" src="http://1.bp.blogspot.com/-lKtywrEo-hM/TuPEk8UUohI/AAAAAAAAASs/kIRHPI8i60Y/s320/129..jpg" width="320" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;Belli plastik türlerinde bulunan Bisfenol A (BPA)’nın öğrenme ve davranış üzerineki olumsuz etkileri arasında saldırganlığı artırması ve öğrenmeyi güçleştirmesi geliyor. Farelerde yapılan bilimsel araştırmalar, BPA alımının prostat büyümesi ve erken ergenliğe yol açtığını da ortaya koymuştur. Bunlar yetmezmiş gibi, BPA, obezite, diyabet, astım, ve kalp-damar hastalıkları ile de ilişkilendirilmekte; kadınlarda meme, erkeklerde prostat kanseri riskini de artırmaktadır. Bunlardan daha da korkutucu olanı, gençler üzerinde olan etkileri ve olumsuzluklarının bizden sonraki nesillerde çok daha belirgin ortaya çıkması ihtimali.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Peki Bisfenol A’dan korunmak için ne gibi önlemler alınılabilir? İlk olarak çocukları beslemek için kullanılan tüm biberonlarda cam olanlarının polikarbon olanlarının yerine tercih edilmesi ve sıcak veya kaynar süt ile su ve mamaların kesinlikle plastik şişelere konulmaması gerekir. BPA içeren biberonlar üzerinde yapılan sayısız araştırma, bebek ve çocuk sağlığının BPA yüzünden ciddi tehlikelerle karşı karşıya olduğunu kanıtlıyor. Bunun esas nedeni yapısında BPA barındıran plastik biberon, şişe ve yiyecek kaplarına sıcak bir sıvı veya yiyecek konduğu zaman kaptaki BPA’nın sıvıya geçmesi. BPA, ayrıca su depolarının iç yüzeyleri, döşemeler, cilalar, elektronik ürünlerin basılı çevrim kartları, tenis raketleri ve sörf tahtaları gibi birçok tabakalı malzemelerde ve yapıştırıcılarda da bulunur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu kullanımlarının yanında BPA, termal kağıtların kaplanması, PVC plastiklerin üretimi ve fren sıvılarında da bir katkı maddesi olarak kullanılır. Kompozit diş dolguları ve protezleri de çeşitli BPA bileşiklerinden üretilir. Mobil telefonlar, su ısıtıcıları, kahve makineleri, bilgisayarlar, CD ve DVD’ler, biberonlar, yiyecek-içecek kutuları, bardakları, şişeleri ve saklama kaplarında da BPA bulunabilir. Her ne kadar üzerinde uygun olduğu belirtilse de, plastik kaplar mikrodalga fırında ısıtılmamalı, içi plastik kaplı metal kaplarda bulunan mamalar tercih edilmemelidir. Mutfaklarımızda gerçekleştirdiğimiz her işlem için mümkün oldukça polikarbonat kaplardan uzak durmalı, BPA salan türden plastik malzeme ile kaplı metal ve diğer kutularda satılan yiyeceklerden kaçınmalıyız.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ülkemizde ev ve iş yerlerinde sıklıkla kullanılan damacanalardaki suyu hemen cam sürahi ve kaplara boşaltmak ve mümkün oldukça pet şişelerden uzak durmak sağlığımız açısından yararımıza olacaktır. Normalde 60-70 kez kullanılmak üzere üretilmiş damacanaları, ülkemizde herhangi bir kontrol olmadığından dolayı nerdeyse 1000 kez kullanıyoruz. Evimizde görevini tamamladıktan sonra şirket tarafından toplanan damacanaların ne kadar iyi yıkandığı ise tartışma kaldırır. Özellikte deterjan kullanılarak temizlenen damacanaların daracık ağızlarından iyi bir yıkama şekli gerçekleştirilemeyebileceğinden, deterjan kalıntısını gidermek son derecece güçtür.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Plastik şişelerle ilgili söyleyecek daha birkaç birşey var. Öncelikle plastik su şişelerinin buzluğa konulmaması, arabada bırakılan pet şişelerdeki suların da tüketilmemesi tavsiye ediliyor. Unutmamak gerekir ki plastik şişelerin dondurulması da, insanlarda kansere neden olan plastik içindeki Dioksin’i açığa çıkartmaktadır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Unutmamak gerekir ki ilk kez piyasaya sunulan bir suyun üzerinde birçok kimyasal analiz yapılıyor. Bu veriler su paketlerinin üzerine yazılıyor olsa da, bu analiz sadece bir kez yapılıyor. Tekrar tekrar kullanılan plastik su paketlerinde durum çok farklı olduğundan bu analizin artık bir önemi kalmıyor çünkü artık o suyun içinde tam olarak ne olduğunu bilmiyoruz. Uzmanların verdiği tavsiyelerin arasında 3 ayda bir kullanılan su markasını değiştirmek geliyor. Bu yöntemle en azından kronik zehirlenmenin önlenilebileceği düşünülüyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tabii olaya bir de diğer taraftan bakmak lazım diye düşünecek olursak, Türk Plastik Sanayicileri Araştırma, Geliştirme ve Eğitim Vakfı (PAGEV)’nın pet şişelerin kanserojen olmadığını öne süren görüşleri ters yönde. PAGEV, BPA’nın insan vücuduna kanser yapan madde olarak bulaşabilmesi için bir yetişkinin günde 60 damacana, bir çocuğun ise 6 damacana su içmesi gerekli olduğunu iddia ediyor. Kurum, Avrupa’da bile yasaklanmayan polikarbonat biberonlara açılan savaşın yersiz olduğunu düşünmekle birlikte pet şişelerin, polyester esaslı oldukları için polikarbonatlara göre çok daha sağlıklı olduğunu düşünüyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Uzmanlar her ne kadar BPA’nın zararlarını tartışadursunlar, kendinizin ve sevdiklerinizin sağlığını riske atmak istemiyorsanız bu konuda risk almamak en doğru yaklaşım olacaktır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çise Ünlüer (11 Aralık 2011)&lt;br /&gt;ciseunluer@gmail.com&lt;br /&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/5285199423918731668-1405924470872956190?l=ciseunluer.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://ciseunluer.blogspot.com/feeds/1405924470872956190/comments/default' title='Post Comments'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://ciseunluer.blogspot.com/2011/12/bpa-ve-insan-saglg.html#comment-form' title='0 Comments'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/5285199423918731668/posts/default/1405924470872956190'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/5285199423918731668/posts/default/1405924470872956190'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://ciseunluer.blogspot.com/2011/12/bpa-ve-insan-saglg.html' title='BPA ve İnsan Sağlığı'/><author><name>Cise Unluer  (BEng MSc DIC)</name><uri>http://www.blogger.com/profile/17849854866655504420</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='18' height='32' src='http://1.bp.blogspot.com/_pdFeCc3qdAg/TB3-BbyAE_I/AAAAAAAAAII/yVuB10Z1nnw/S220/DSC06916.JPG'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://1.bp.blogspot.com/-lKtywrEo-hM/TuPEk8UUohI/AAAAAAAAASs/kIRHPI8i60Y/s72-c/129..jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-5285199423918731668.post-5981635140422749941</id><published>2011-12-02T21:19:00.001-08:00</published><updated>2011-12-02T21:26:12.690-08:00</updated><title type='text'>Plastiğin Diğer Tarafı</title><content type='html'>&lt;br /&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="margin-bottom: 0.0001pt; margin-left: 0cm; margin-right: 0cm; margin-top: 3.4pt; text-align: justify; vertical-align: baseline;"&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-family: Cambria, serif;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-family: Cambria, serif;"&gt;&lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/-3iFGr4XjkWs/TtmyIHyMAII/AAAAAAAAASk/5uPI_JIyQ3s/s1600/128..jpg" imageanchor="1" style="margin-left: 1em; margin-right: 1em;"&gt;&lt;img border="0" height="208" src="http://1.bp.blogspot.com/-3iFGr4XjkWs/TtmyIHyMAII/AAAAAAAAASk/5uPI_JIyQ3s/s320/128..jpg" width="320" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-family: Cambria, serif;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="margin-bottom: 0.0001pt; margin-left: 0cm; margin-right: 0cm; margin-top: 3.4pt; vertical-align: baseline;"&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-family: Cambria, serif; font-size: large;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-family: Cambria, serif; font-size: large;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-family: Cambria, serif; font-size: large;"&gt;Oturduğunuz yerden etrafınıza bir bakın. Gün boyunca su ihtiyacınızı sağlayan damacanadan mutfaktaki saklama kaplarına kadar herşey plastik! İlk bakışta kullanışlı görünen bu malzemelerin aslında insan hayatının sonunu getirebileceği hiç aklınıza geldi mi?&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-family: Cambria, serif; font-size: large;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-family: Cambria, serif; font-size: large;"&gt;Her ne kadar yeni bir konu olmasa da, plastiklerin insan sağlığı üzerindeki olumsuz etkileri hakkında yeterli bilgiye sahip değiliz. Bu konuda bilimsellikten sapmayarak halkı doğru bilinçlendirmenin önemi tartışılmaz. Öncelikle üzerlerindeki farklı sayılarla belirtilen plastiklerin ne olduklarını ve hangi gruba ait olduklarını bilmek gerek. 1 numaralı “PET” işareti genellikle su, meşrubat, ve sıvı yağ şişelerinin üzerinde görülür. Bu ürünlerin “Polietilentereftalat” (PET)’ten üretildiğini belirten bu işaret, ürünlerin kullanım sonrası geri dönüştürüldüklerinde sentetik elyaf ve dolgu malzemesi olarak değerlendirilebileceklerini belirtir. 2 &amp;nbsp;numaralı HDPE ve 4 numaralı LDP işaretlerinin ait oldukları PE (Polietilen) grubu deterjan, sampuan, çamaşır suyu, çöp torbaları, ve motor yağı kutularının üzerinde bulunur. Bu maddeler geri dönüştürüldükleri zaman aynı türde ürünlerin yapımını mümkün kılar.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-family: Cambria, serif; font-size: large;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-family: Cambria, serif; font-size: large;"&gt;3 numaralı PVC (Polivinilklorür) ise sıvı deterjan, çeşitli kimyasal maddeler, kozmetik ve sağlık ürünleri üzerinde görülür. PVC’ler geri dönüştürüldükleri zaman kirli su borusu, yer karosu ve dolgu malzemesi olarak değerlendirilebilirler. 5 numaralı PP (Polipropilen)’den yapılan ambalajlar genelde deterjan kutusu veya margarin kabı olarak karşımıza çıkar. Bu maddeler geri dönüştürüldüğünde sentetik halı tabanı gibi çeşitli plastik ürünlerin yapımında kullanılabilir.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-family: Cambria, serif; font-size: large;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-family: Cambria, serif; font-size: large;"&gt;6 numaralı PS (Polistiren) margarin ve yoğurt kaplarının yapımınında kullanılır. Geri dönüştürüldüğü zaman yalıtım malzemesi yapımında yer alır. Son olarak, 7 numaralı PC (Polikarbon) üzerinde bulunduğu malzemelerin, 1’den 6’ya kadar olan plastik türlerinin dışında kalan plastiklerden yapıldığının işaretidir. Bu ambalajlar, bozuştuğu zaman kansere yol açan Bisfenol A (BPA) içerir.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-family: Cambria, serif; font-size: large;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-family: Cambria, serif; font-size: large;"&gt;Peki nedir bu Bisfenol A? İşlevsel iki fenol grubu bulunduran organik bir bileşik olarak tanımlanan Binesfenol A, genellikle polikarbon ve benzeri plastiklerde görülen yüksek sıcaklıklar sayesinde şekillenerek sertleşebilen plastik hammaddelerin yapımında kullanılıyor. BPA yıllık 2.7 milyar kg üretim miktarıyla, dünyada en çok miktarda üretilen kimyasallardan biri olduğu gibi, her yıl atmosfere 100 ton salınıma neden oluyor. Bu kadar yüksek üretim miktarlarından anlaşılacağı gibi, BPA’nın yaygın bir kullanım alanı bulunuyor. Yukarda belirtilen Tip 3 PVC’lerde antioksidan olarak kullanılmasına ek olarak, tutuşma önleyici ya da geciktirici “Tetrabromobisfenol”ün de öncü maddesi olduğu biliniyor.&amp;nbsp;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-family: Cambria, serif; font-size: large;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-family: Cambria, serif; font-size: large;"&gt;Genelde tüm plastik malzemelerde türünü gösteren işaret bulunur. Unutmamak gerekir ki her plastik pet olmayabilir çünkü sıklıkla kullandığımız plastik kapların bazıları polikarbon içerir. Bu noktadan hareket ederek evimize soktuğumuz tüm plastiklerin çeşidine göre sunduğu riski bilerek hareket etmek yararımıza olacaktır. BPA, sert plastik şişelere ek olarak farklı alalarda da yaygın bir şekilde kullanıldığından, içinde plastik kaplama bulunan metal yiyecek ve içececek kutularında da bu risk geçerlidir. Tehlike arz eden başka alanların başında tıbbi ve diş hekimliği araçları, diş dolguları, doku yapıştırıcı, gözlük mercekleri, CD ve DVD’ler ve ev elektronikleri gelir. Cama benzeyen plastik biberon, bardak, tabak, çatal, bıçak ve karıştırıcı gibi birçok üründe de Bisfenol A olduğu biliniyor.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-family: Cambria, serif; font-size: large;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-family: Cambria, serif; font-size: large;"&gt;Gelişmiş ülkelerde kullanılan tüm plastiklerin üzerlerinde türlerini gösteren uyarılar bulunmasına rağmen ülkemizde bazı firmalar kendi çıkarları doğrultusunda bu konuyu görmezden gelmeyi tercih ediyor. Bu alanda çalışmalar yapan uzmanlara göre çoğu zaman işaretler olmadan pet ve polikarbon şişe ve kapları ayırt etmek mümkün olamayabiliyor. Bu ayrımın yapılması için bu kapların altında bulunan oklardan yapılmış üçgenlerin ortasında yazılı plastik türlerini belirten rakamlara dikkat etmek gerekiyor. &amp;nbsp;Kendine özgü bir grubu olmadığı için 7 numara ile gösterilen polikarbonlara ek olarak 3 numaralı PVC’ler de Bisfenol A içeriyor.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-family: Cambria, serif; font-size: large;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-family: Cambria, serif; font-size: large;"&gt;BPA içeren biberon ve yeniden kullanılabilen su şişeleri sayesinde günlük hayatta kullandığımız suya da karışan BPA ile ilgili endişenin artması doğal. Artan endişeyle doğru orantılı olarak aldıkları suyu evlerinde kullanmadan önce arıtan insanların sayısı gittikçe artıyor. Uzmanların “arıtma cihazı alamıyorsanız çeşme suyu için, daha iyi” tavsiyesi tehlikenin büyüklüğünü belli ediyor. Tabii ülkemizdeki çeşme suyunun ne kadar içilebilir olduğu tartışılır.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-family: Cambria, serif; font-size: large;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-family: Cambria, serif; font-size: large;"&gt;Önümüzdeki hafta bu maddeden korunmak için ne gibi önlemler alabileceğimize değineceğiz.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-family: Cambria, serif; font-size: large;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-family: Cambria, serif; font-size: large;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-family: Cambria, serif; font-size: large;"&gt;Çise Ünlüer (4 Aralık 2011)&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-family: Cambria, serif; font-size: large;"&gt;ciseunluer@gmail.com&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/5285199423918731668-5981635140422749941?l=ciseunluer.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://ciseunluer.blogspot.com/feeds/5981635140422749941/comments/default' title='Post Comments'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://ciseunluer.blogspot.com/2011/12/plastigin-diger-taraf.html#comment-form' title='0 Comments'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/5285199423918731668/posts/default/5981635140422749941'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/5285199423918731668/posts/default/5981635140422749941'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://ciseunluer.blogspot.com/2011/12/plastigin-diger-taraf.html' title='Plastiğin Diğer Tarafı'/><author><name>Cise Unluer  (BEng MSc DIC)</name><uri>http://www.blogger.com/profile/17849854866655504420</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='18' height='32' src='http://1.bp.blogspot.com/_pdFeCc3qdAg/TB3-BbyAE_I/AAAAAAAAAII/yVuB10Z1nnw/S220/DSC06916.JPG'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://1.bp.blogspot.com/-3iFGr4XjkWs/TtmyIHyMAII/AAAAAAAAASk/5uPI_JIyQ3s/s72-c/128..jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-5285199423918731668.post-3812504588369222436</id><published>2011-11-26T18:26:00.001-08:00</published><updated>2011-11-26T18:27:20.324-08:00</updated><title type='text'>Deniz Suyu Arıtma Sistemleri</title><content type='html'>&lt;br /&gt;&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;a href="http://4.bp.blogspot.com/-ht16hGUEt1A/TtGf_tja-tI/AAAAAAAAARU/yBQnu1EmNnQ/s1600/127..jpg" imageanchor="1" style="margin-left: 1em; margin-right: 1em;"&gt;&lt;img border="0" height="217" src="http://4.bp.blogspot.com/-ht16hGUEt1A/TtGf_tja-tI/AAAAAAAAARU/yBQnu1EmNnQ/s320/127..jpg" width="320" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ülkemizde olduğu gibi su kaynakları sınırlı olan bölgelerde, turistik tesislerin yanında yerleşim yerlerinin de ihtiyaç duydukları suyu tankerlerle taşımak zorunda kaldığından deniz suyunun arıtılarak kullanılması ilk başta akla yatan bir yöntem. Dünyanın farklı yerlerinde olası kuraklığa karşı deniz suyu arıtma tesisleri yolda. Bu alanda yatırım yapan başka endüstriler arasında yüksek su ihtiyacı bulunan çelik ve tekstil gibi sanayi tesisleri de geliyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yeraltı sularının kuraklığın etkisiyle derinlere çekilmesi bu suyun pompa yoluyla elde edilmesi maliyetini artırdı. Başka bir yöntem olan taşıma suyun da kalıcı bir çözüm olmadığı ortada. Bu durum su sıkıntısı yaşayan bölgelerde deniz suyu arıtma sistemlerinin hızla yaygınlaşmasına neden oldu. İlk olarak turistik alanlarda başlayan deniz suyu arıtma tesisi yatırımları, günümüzde yazlık siteler ve fabrikaların bulunduğu bölgelere de yayılmaya başladı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Peki deniz suyu arıtma tesisleri suya duyduğumuz ihtiyacı ne kadar karşılayabilir? Bu yöntem, deniz kıyısındaki şehir, kasaba veya diğer yerleşim merkezleri ile bu bölgelerde kurulu sanayi tesislerinin kullanımı için tatlı su kaynaklarının bulunmaması veya kısıtlı olması halinde etkili çözüm yollarından biri olarak görülmektedir. Deniz suyu yüksek miktarlarda çözünmüş mineraller içerdiğinden dolayı içme, insan ihtiyaçları veya endüstriyel işlem suyu olarak kullanılamaz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Özellikle ABD, Avustralya ve Körfez ülkelerinde yaygın olarak kullanılan deniz suyu arıtma sistemi, teknolojik gelişimle birlikte sadece verimliliği artırmakla kalmıyor, aynı zamanda fiyatların da düşmesine yardımcı oluyor. İşlem sırasında denizden çekilen suyun içindeki tuz yüksek basınç sayesinde ayrıştırılıyor. Deniz kıyısına açılan kuyulardan alınan suların 60 bar basınçla ayrıştırılması temeline dayanan ters osmos yöntemiyle 1 metreküp tatlı su elde etmenin maliyeti, deniz suyunun tuzluluk oranına göre değişmek üzere ortalama 1 dolara kadar inebiliyor. Bu şekilde elde edilen suyun maliyeti, belediyenin sağladığı şebeke suyunun maliyetinden daha az olduğundan tercih görüyor. Tabii unutmamak gerek ki bu miktarın içinde gereken tesisin yatırım maliyeti dahil değil.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Deniz suyunu arıtmak için kullanılan reverse osmosis (ters osmos) yöntemi suyun içerisinde bulunan Anyon ve Katyon iyonlarının giderilme işlemidir. Aynı zamanda ileri bir filtrasyon yöntemini uygulayan üniteler, doğadaki osmotik dengenin ters işleyişini kullanan bir çalışma prensibini benimseyen üst düzey bir teknolojiyle su arıtımını gerçekleştirebiliyor. Bu işlemin gerçekleşmesi için osmotik dengenin tersine çevrilmesi gerekiyor. Bu da ancak yüksek basınç pompalarıyla elde edilecek osmotik basınçtan daha fazla basınçla mümkündür. Bu pompalar sayesinde basıncı artırılan su, gözenekli zarlara iletilerek saflaştırılır. Bu işlem sonucunda atık hattından çıkan ağır konsantre su ise drenaja verilir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Deniz suyundan tatlı su elde etmenin yanında doğal kaynak sularının arıtılması ve su şişeleme işletmelerinde kullanılan ters osmos sistemi, içerdiği özel zarlar sayesinde atık su veya çeşitli su ile karışık likitlerin geri kazanımlarında da iyi sonuçlar vermektedir. Bu tekoloji sayesinde ihtiyaç duyduğu suyu elde eden firmalar, artık doğal su kaynaklarını korumak ve çevresel sorumluluklarını yerine getirmek için bu yatırımlara ağırlık verdiklerini iddia ediyorlar. Bunun ne kadar gerçekçi olduğu tartışılır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu alanda yapılan araştırmalar sayesinde gelişen teknolojiyle doğru orantılı olarak maliyetlerin daha da düşmesi bekleniyor. Talep arttıkça gelecekte denize yakın bölgede konumlandırılan tesisler de ister istemez avantajlı konuma gelecek. Turistik tesisler için bu yatırımların artık alternatif değil zorunluluk haline geldiğini düşünenler çoğunlukta. Denizden elde edilen suyun içme suyu olarak da kullanılması ve bu suyun çoğu zaman şebeke suyuna göre daha temiz olması bu yatırımları daha da çekici kılıyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ancak bu yöntemin dezavantajları da gözardı edilecek gibi değil! Deniz suyu arıtma merkezine alınan her 100 galon su, bu işlem sonucunda 10-40 galon arası yüksek konsantrasyonlu tuzlu suyun açığa çıkmasına neden oluyor. Bu tuz daha sonra çevredeki deniz veya benzeri suya geri bırakıldığında bu alanlardaki suyun tuzluluk oranını ikiye katlıyor! Aniden tuz oranı artan bu su birikintilerinde yaşam süren tüm canlılar ister istemez bu değişiklikten etkileniyor. Bu ani tuz artışına ayak uyduramayan canlılar, bulundukları ortamda daha fazla yaşamlarını sürdüremediklerinden ya ölüyor ya da başka yerlere göç ediyor. Tuz oranının artmasıyla suyun sıcaklığı ve dolayısı ile çözünmüş oksijenin konsantrasyonu da artıyor. Güneş enerjisini ve organik besin maddelerini kullanarak daha yüksek enerji içeren moleküller meydana getiren mikroskopik bitkiler olan planktonlar da bu değişimden etkilenerek tüm gıda zincirine zarar veriyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Arıtma işlemi sonucunda ortaya çıkan tuzlu su bazı durumlarda yeraltı sularına bırakılarak bu temiz su kaynaklarının da kirlenmesine neden oluyor. Farklı organizmaların yaşadığı ortamlara kurulan su arıtma tesislerinin parçası olan borular, işlem boyunca bu organizmaları içine emerek canlıların sonunu getiriyor. Çevredeki canlılara verdiği zararın yanında, tuzlu su arıtma tesisleri büyük miktarlarda enerji kullandıklarından çok yüksek maliyetler içerirler. Bunların arasında en fazla enerjiye ihtiyaç duyanı suyu kaynatarak içerisindeki tuzu ayıran termal arıtma tesisleri. Ters osmos yöntemini içeren işlemler de gerekli basıncı sağlamak için yüksek enerjiye ihtiyaç duyar. Sonuç olarak, deniz suyu arıtma sistemleri sadece çevreye ve canlı yaşamına zararlı değil, aynı zamanda yüksek enerji sarfiyatina neden olan işlemlerdir. Özellikle yenilenebilir enerji kaynakları olmayan yerlerde bu tesisler fosil yakıtlar kullanılarak çalıştırıldığından çevreye verilen zarar düşünülenden daha fazladır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Su arıtma teknolojisi konusunda bazı Türk şirketleri Ar-Ge çalışması yürütüyor. Bu şirketlerden biri olan Vestel, deniz suyundan hem enerji hem tatlı su üretimi yapabilecek bir proje üzerinde çalışıyor. Bu çalışmanın bir parçası olarak geliştirdikleri özel bir güneş paneli ile deniz suyundan elde edilecek buharla elektrik üretebilecek, buharın geri dönüşünde de tatlı su elde etmenin mümkün olabileceği bir entegre sistem oluşturulacağı belirtiliyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çise Ünlüer (27 Kasım 2011)&lt;br /&gt;ciseunluer@gmail.com&lt;br /&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/5285199423918731668-3812504588369222436?l=ciseunluer.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://ciseunluer.blogspot.com/feeds/3812504588369222436/comments/default' title='Post Comments'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://ciseunluer.blogspot.com/2011/11/deniz-suyu-artma-sistemleri.html#comment-form' title='0 Comments'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/5285199423918731668/posts/default/3812504588369222436'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/5285199423918731668/posts/default/3812504588369222436'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://ciseunluer.blogspot.com/2011/11/deniz-suyu-artma-sistemleri.html' title='Deniz Suyu Arıtma Sistemleri'/><author><name>Cise Unluer  (BEng MSc DIC)</name><uri>http://www.blogger.com/profile/17849854866655504420</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='18' height='32' src='http://1.bp.blogspot.com/_pdFeCc3qdAg/TB3-BbyAE_I/AAAAAAAAAII/yVuB10Z1nnw/S220/DSC06916.JPG'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://4.bp.blogspot.com/-ht16hGUEt1A/TtGf_tja-tI/AAAAAAAAARU/yBQnu1EmNnQ/s72-c/127..jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-5285199423918731668.post-3086826905206952265</id><published>2011-11-18T17:40:00.001-08:00</published><updated>2011-11-18T17:41:45.407-08:00</updated><title type='text'>Daha Olumlu Bir Bakış Açısı İçin</title><content type='html'>&lt;br /&gt;&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/-v99mBJmSyyM/TscJDdPeLOI/AAAAAAAAARM/fcAyIEFqxSs/s1600/126..jpg" imageanchor="1" style="margin-left: 1em; margin-right: 1em;"&gt;&lt;img border="0" height="238" src="http://1.bp.blogspot.com/-v99mBJmSyyM/TscJDdPeLOI/AAAAAAAAARM/fcAyIEFqxSs/s320/126..jpg" width="320" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sürekli olarak kesik, kısa, ve hızlı bir şekilde nefes alıp vermenin karbondioksit zehirlenmesine neden olabileceğini biliyor musunuz? Dikkat edilmeden alınıp verilen nefes düzeni boyunca insan sadece ağzıyla nefes alıp verdikçe akciğerlerini tam olarak kullanamaz ve nefesin doğal bioritmi bozulur. Bu şekilde devam ettirilen nefes alma işlemi akciğerlerin yalnız üst kısımlarının kullanılmasına ve kana daha az miktarda oksijen gitmesine neden olur. Sonuç: Yorgun ve bitkin bir beden ve karşı koyulamayan hastalıklar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Akciğerleri güçlendirerek kapasitesini artıran ve toksinlerin yakılmasına yardımcı olan doğru ve bilinçli uygulanan nefes egzersizleri, sağlığımızın korunması açısından çok önemlidir. Doğru nefes almak için, tam nefes alırken önce karın şişirilmeli, diyafram aşağıya hareket etmeli ve akciğerlerin alt bölümü havayla doldurulmalı; daha sonra göğüs genişletilmeli ve akciğerlerin orta bölümü havayla doldurulmalı; son olarak da omuzlar kaldırılarak akciğerlerin üst bölümü havayla doldurulmalıdır. Böylece akciğerler tam olarak havayla doldurulur. Nefes verirken önce karın içeri çekilir, diyafram yukarı hareket eder ve alt bölüm boşaltılır; daha sonra göğüs kafesi iner ve orta bölüm boşaltılır; son olarak da omuzlar iner ve üst bölüm boşaltılır. Bu hareketler ritmik ve düzenli bir şekilde devam ettirildikleri takdirde, kalp ritminin düzelmesiyle ile birlikte kan basıncının düşmesi, dolaşımın hızlanması, sindirim sisteminin düzene girmesi, stres ile rahatlıkla baş edebilme ve uykunun düzene girmesi gibi ilerlemeler gözlenecektir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bugün sizlere doğru nefes alma tekniklerinin birkaçından bahsetmek istiyorum. Doğru nefes almanın en önemli kuralı daima yeteri kadar derin nefes alarak kısa kısa ve kesik kesik nefes almaktan kaçınmaktır. Özellikle spor yaparken, nefes alıp verişimizi inceleyerek bu ritme yoğunlaşmak, belirli vücut bölümlerine doğru nefes alarak derinliği arttırmak ve bilinçli olarak nefes verme kısmını biraz da olsa uzatmaya çalışmak, büyük ilerleme sağlamamızda yardımcı olacaktır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Nefes alıp verme esnasında kas çalışmasının büyük kısmı, göğüs kafesimizle karın boşluğunu birbirinden ayıran diyaframda gerçekleştiriyor. Diyafram, normal durumda yukarı doğru gerilmiş bir halde dururken, nefes aldığımızda aşağı basılıyor ve bu şekilde oluşan vakum sayesinde akciğerlere hava doluyor. Nefes alırken bilinçli olarak diyaframı aşağı doğru ittirerek nefesi alt bölümlere çekmek akciğerleri tam verimleri ile kullanmayı sağlar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Doğru nefes almanın önemli bir başka tekniği ise doğru yerde nefes alıp vermek, ve zamanla yapılan hareketleri elden geldiğince nefese bağlamak. Örneğin güç sarf edilen bir işlem sırasında nefes vermek, ve rahatlama aşamasında nefes almak gerekiyor. Fiziksel gücümüzü kullanmamızı gerektiren her eylem boyunca vücudumuza aldığımız hava kesinlikle tutulmamalı ve bastırılmamalı çünkü bu hata kanın kalbe geri dönüşünü engelleyerek baş dönmesi ve yüksek tansiyona neden oluyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Spor sırasında benimsenmiş nefes düzenini zorla değiştirmeye çalışmanın sadece yaptığımız sporu zorlaştıracağından vücudumuzu doğal akışına bırakmalıyız. Vücuda alınan havanın burunda ısıtılıp tozdan arındırılmasını sağladığından ve diyafram tekniğini desteklediğinden normal bir durumda tavsiye edilse de, sportif bir çalışma süresince sadece burundan nefes alıp ağızdan vermek gibi bir gereksinim duyulmamalıdır. Bu durumlarda genel olarak vücudu zorlamayacak bir şekilde oluşturulan düzenli bir nefes ritmi en doğru yaklaşım olacaktır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Unutulmaması gereken bir başka nokta ise derin nefes almamızı sağlayan esneme, hapşırma, iç çekme veya inleme gibi doğal nefes reflekslerinin kesinlikle önüne geçmemenin büyük önem taşımasıdır. Gün boyunca gerçekleştirdiğimiz tüm aktiviteler boyunca nefes nefese kaldığımız her nokta, vücudun gereğinden fazla zorlandığının bir göstergesidir. Herhangi bir sağlık sorununa neden olmamak için düzgün nefes almak ve belirli aralıklarla nefesimize yoğunlaşarak zamanla belli bir ritmi yakalamak gerekir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Özetlemek gerekirse, doğru nefes, derin, uzun ve insanı rahatlatacak şekilde konforlu olmalıdır. Uyuyan bir bebeğin nefes ritmini ve bu süre boyunca düzenli bir şekilde kalkıp inen karnını gözlemlemek iyi bir örnek teşgil edebilir. Oturduğunuz yerden bir deneyin. Göreceksiniz ki doğru şekilde benimsenen nefes ritmi, anında rahatlamanıza, etrafınızdaki olaylara daha olumlu bir şekilde yaklaşmanıza neden olacak.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çise Ünlüer (20 Kasım 2011)&lt;br /&gt;ciseunluer@gmail.com&lt;br /&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/5285199423918731668-3086826905206952265?l=ciseunluer.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://ciseunluer.blogspot.com/feeds/3086826905206952265/comments/default' title='Post Comments'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://ciseunluer.blogspot.com/2011/11/daha-olumlu-bir-baks-acs-icin.html#comment-form' title='0 Comments'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/5285199423918731668/posts/default/3086826905206952265'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/5285199423918731668/posts/default/3086826905206952265'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://ciseunluer.blogspot.com/2011/11/daha-olumlu-bir-baks-acs-icin.html' title='Daha Olumlu Bir Bakış Açısı İçin'/><author><name>Cise Unluer  (BEng MSc DIC)</name><uri>http://www.blogger.com/profile/17849854866655504420</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='18' height='32' src='http://1.bp.blogspot.com/_pdFeCc3qdAg/TB3-BbyAE_I/AAAAAAAAAII/yVuB10Z1nnw/S220/DSC06916.JPG'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://1.bp.blogspot.com/-v99mBJmSyyM/TscJDdPeLOI/AAAAAAAAARM/fcAyIEFqxSs/s72-c/126..jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-5285199423918731668.post-58770298447459630</id><published>2011-11-14T10:41:00.001-08:00</published><updated>2011-11-14T10:43:38.812-08:00</updated><title type='text'>Gıda Etiketlerindeki Sır</title><content type='html'>&lt;br /&gt;&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/-FByD_WPjUo8/TsFhS0i9AZI/AAAAAAAAARE/7I3Q-0g2nr0/s1600/125..jpg" imageanchor="1" style="margin-left: 1em; margin-right: 1em;"&gt;&lt;img border="0" height="320" src="http://3.bp.blogspot.com/-FByD_WPjUo8/TsFhS0i9AZI/AAAAAAAAARE/7I3Q-0g2nr0/s320/125..jpg" width="211" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Günlük hayatta tercih ettiğiniz ambalajlı gıdaların içinde neler olduğunu hiç merak ettiniz mi? Her ne kadar dikkat edersek edelim, marketlerden birçok paketlenmiş gıda satın alıyor ve tüketiyoruz. Bu süreç boyunca çoğu zaman tükettiğimiz yiyeceklerin içeriğine bakmayı bile düşünmüyoruz. Bu yazıyı okuduktan sonra bu konudakı yaklaşımınızın değişeceğine ve ambalajlı gıdalara daha bilinçli bir şekilde yaklaşacağınıza eminim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gıda paketlerinin üzerinde yazılı olan bilgilerin niye orada ne ne oranda doğru olduğunu hiç düşündünüz mü? Eğer kimse gerçekten önem verip okumuyorsa bu yazıları bulundurmanın gereği yok diye düşünebilirsiniz. Ancak durum bu değil. Ambalajların üzerindeki bu yazılar aslında bu yiyeceklerin üreticilerinin sizinle yaptığı bir anlaşma şeklinde algılanmalıdır. Bu yiyecekler marketlerdeki raflarda yerlerini almadan, arka planda gerçekleşen kapsımlı bir çalışma söz konusu. Çoğu gıda üreticisi, insanlara pazarlamaya çalıştığı yiyeceklerin daha çok satılması için alanında uzman avukatlar eşliğinde farklı oyunlara başvuruyor. Bu oyunların bir parçası olarak paketlerin üzerine yazılacak olan kelimeler dikkatle seçiliyor. Bugün sizlere bu kelimelerden birkaç örnek vererek nelere dikkat etmeniz gerektiğini anlatmak ve tükettiğiniz gıdaların seçimi yaparaken bilinçlenmenize yardımcı olmak istiyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çoğu paket üzerinde sıkla görülen “çeşniler” doğal ve yapay olarak iki gruba ayrılsa da çoğu gerçekten laboratuarlarda hazırlandığından bu işlemin “doğallığı” sorgulanır. Doğal olduğu belirtilen çeşniler doğal kaynaklarından izole edildiğinden yapay olanlardan daha sağlıklı değiller. Örneğin “doğal” hindistancevizi aroması gerçek Hindistan cevizi yerine Malezya'daki bir ağacın kabuğundan elde ediliyor. Bu işlem boyunca kabuğu elde etme çabası ağacı öldürüyor ve dolayısıyla ürünün fiyatını yükseltiyor. Yapay olanların doğallara göre daha ucuz olmasının esas nedenlerinden biri bu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Özellile sıcak yaz aylarında tercih ettiğimiz meyve sularının basitleştirilmiş hali olan “karıştır ve iç” versiyonları aslında düşündüğümüz gibi yüzde yüz meyve suyundan oluşmuyor! Bu içeceklerin gerçekte ne kadarının gerçek meyve suyu olduğunun paket üzerinde net bir şekilde belirtilmesi gerek. Çoğu zaman daha az kaliteli meyve sularının karışımı olabilen bu içecekleri alırken etiketlerini dikkatle okumak doğru seçimi yapmada önemli bir rol oynayabilir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Özellikle doğal gıdaları tüketmeye çalışan insanları cezbetmeye çalışan “yüzde yüz doğal” ve benzeri sloganlar içeren yiyeceklere daha da süpheli yaklaşmak lazım. Örneğin taze sıkılmış portakal suyu gibi saf olması beklenilen ürünler, parfüm şirketleri tarafından kullanılan aromaya ve tada benzemesi için farklı çeşni paketleriyle destekleniyor. Belirsizlik yaratan bir diğer kelime “nektar”. Bu terimin, meyve suyu veya püresi, su ve tatlandırıcı içeren seyretilmiş içecekler için de kullanması akıl karıştırıcı. Özellikle bu içeceklerde yüksek fruktozlu mısır şurubu da bulunabileceğini düşünecek olursak, “nektar” teriminin ne kadar &amp;nbsp;yanıltıcı olduğunu anlayabiliriz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Üzerinde “sürülebilir” yazan fındık veya fıstık ezmesi gibi ürünler, bu özelliği elde etmesi için temel içeriklerinde bulunmayan maddeler içeriyorlar. Bu nedenden dolayı, sürülebilir olan ezmeler geleneksel ezmelerden farklıdır. Çoğumuzun sağlıklı beslenme için gerekli olduğunu bildiğimiz lifler, aslında her zaman düşündüğümüz kadar kolay erişilebilir değil. İyi bir lif kaynağı olduğu belirtilen besinler arasında lif gibi görünmeyenler gerçek bir lifin görevini yapamaz. Doğru miktarda lif tüketimi için doğal lif içeren meyve ve sebzelere yönelmek en doğru seçim olacaktır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Artan yaşla daha da önemli olan kolesterolsüz yiyecekler tüketirken akılda tutulması gereken en önemli nokta herhangi bir hayvandan çıkarılmayan bir ürünün kolesterol içermediğidir. Oysa çoğu yiyecek üreticisi, ürünlerinin tüketici tarafından sağlıklı bir seçim olarak algılanılması için paketlerin üzerinde kolesterolsüz olduklarını belirtiyor. Kolesterol dışında, genel olarak içerisinde mısır şurubu veya hidrojenize yağlar içermeyen ürünleri tercih etmeliyiz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kim istemez yağsız ürünleri tüketmeyi! Ancak her ne kadar üzerinde yağsız yazsa da, bu gıdalar hiçbir zaman yüzde yüz yağsız değildir. Gıda seçiminde bir diğer önemli madde şeker. Herhangi bir ürünin içerdiği şeker miktarının paketin üstünde belirtilmesi şarttır. Çoğu zaman tam olarak “şeker” diye geçmeyen “sorbitol”, “mannitol” ve “xylitol” gibi maddeler de aslında bir çeşit şekerdir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Son olarak değinmek istediğim nokta bazı gıda paketlerindeki sağlık iddiaları. Örneğin etiketler üzerinde ve reklamlarında verilen imaj doğrultusunda probiyotik yiyeceklerin tüketildikleri zaman çocukların bağışıklık korumasını sağlayacağını düşünebiliriz. Ancak durum böyle değil. Hiçbir yiyecek tamamı ile hastalık tedavisi olarak yetkilendirilmemiştir. Her ne kadar da “geleceğin ilacı” olacağını iddia etseler bu tür yiyeceklere şüphe ile yaklaşmak ve bu yiyeceklerden gerçekte yapabileceklerinden daha fazlasını beklememek doğru bir yaklaşım olacaktır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çise Ünlüer (13 Kasım 2011)&lt;br /&gt;ciseunluer@gmail.com&lt;br /&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/5285199423918731668-58770298447459630?l=ciseunluer.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://ciseunluer.blogspot.com/feeds/58770298447459630/comments/default' title='Post Comments'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://ciseunluer.blogspot.com/2011/11/gda-etiketlerindeki-sr.html#comment-form' title='0 Comments'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/5285199423918731668/posts/default/58770298447459630'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/5285199423918731668/posts/default/58770298447459630'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://ciseunluer.blogspot.com/2011/11/gda-etiketlerindeki-sr.html' title='Gıda Etiketlerindeki Sır'/><author><name>Cise Unluer  (BEng MSc DIC)</name><uri>http://www.blogger.com/profile/17849854866655504420</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='18' height='32' src='http://1.bp.blogspot.com/_pdFeCc3qdAg/TB3-BbyAE_I/AAAAAAAAAII/yVuB10Z1nnw/S220/DSC06916.JPG'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://3.bp.blogspot.com/-FByD_WPjUo8/TsFhS0i9AZI/AAAAAAAAARE/7I3Q-0g2nr0/s72-c/125..jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-5285199423918731668.post-470774193840864694</id><published>2011-11-04T18:37:00.000-07:00</published><updated>2011-11-04T18:37:05.984-07:00</updated><title type='text'>NEWater Projesi</title><content type='html'>&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/--bdqhi--K88/TrSTJiqBA8I/AAAAAAAAAQ8/5mIG2US7lMI/s1600/124..jpg" imageanchor="1" style="margin-left: 1em; margin-right: 1em;"&gt;&lt;img border="0" height="320" ida="true" src="http://1.bp.blogspot.com/--bdqhi--K88/TrSTJiqBA8I/AAAAAAAAAQ8/5mIG2US7lMI/s320/124..jpg" width="213" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;Evsel atık su, evlerimizdeki mutfaktan, çamaşır makinesinden, banyodan, tuvaletten ve benzer amaçlı bölümlerde kullanılıp kanalizasyona atılan atık sulara verilen isimdir. Bu suyu “gri” ve “siyah” olarak ikiye ayırmak mümkün. Evsel atık suyun siyah su içermeyen kısmını tanımlamak için kullanılan “gri su” terimi, duştan, lavabodan, küvetten ve hatta mutfaktan gelen atık suyu içerir. Öte yandan “siyah su” tuvaletlerden gelen suya denir. Türkiye de dahil olmak üzere birçok ülke evsel atık suyun en az kirli kısmı olan gri suyu, yani duştan, lavabodan, küvetten gelen suyu, çeşitli alanlarda tekrar kullanılmak üzere arıtmaktadır. Bazı gri su kazanım sistemleri, çamaşır makinesi ve mutfaktan atılan suyu da gri suya dahil ederek bu kaynaklardan elde edilen suyun geri kazanımını mümkün kılar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gelişen teknoloji ile ihtiyaç duyduğumuz suyu elde etmenin farklı yöntemlerini keşfediyoruz. Bugün sizlere az önce tanımladığımız siyah suyu değerlendirip yeniden kullanıma sunan bir projeden bahsetmek istiyorum. Suyun geri dönüşümü alanında çalışma yapan birçok ülke var. Bu girişimlerden göze çarpanlardan biri Singapur’un kanalizasyon suyunu arıtıp temiz içme suyuna dönüştüren ve insanlara geri sunan NEWater (Türkçe’si “Yeni Su”) projesi. Bu sistem çerçevesinde kanalizasyondan çıkan atık su çift zar kullanılarak mikrofiltrasyon ve ters osmoz yöntemleriyle arındırılarak içilebilir kaliteye getiriliyor. Bu su daha sonra şehrin ülke şebekesinden evlere ve yüksek derecede temiz su gerektiren işlemleri içeren endüstrilere ulaştırılıyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Singapur’da su geri dönüşümü 1974 yılından beri devam ediyor. Suyun yeniden değerlendirilmesi üzerine yoğunlaşan NEWater çalışması 1998 yılında ülkenin Kamu Hizmeti Komisyonu ve Çevre ve Su Kaynakları Bakanlığı tarafından başlatıldı. Bu çalışmanın esas amacı, NEWater projesinin Singapur’un su ihityacını karşılamak için geçerli bir opsiyon olup olmadığını anlamaktı. Yeraltı su kaynakları olmadığı için su ihtiyacının çoğunu yağmur sularından ve Malezya’dan almaya alışmış olan ülke, başka ülkelere olan bağımlılığını azaltmak için bugüne kadar denizden alınan tuzlu suyu ve kanalizasyon suyunu arıtmayı içeren sistemlere yatırım yapmıştır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ülkenin farklı alanlarında bulunan toplam 5 farklı noktaya yayılmış olan NEWater merkezleri eğitim amaçlı olarak da kullanıldıklarından ilgilenen ziyaretçilere ücretsiz giriş hakkı sunuluyor. “Çoklu engelli değerlendirme işlemi” kullanılarak elde edilen temiz su 4 farklı engelden geçerek son halini alıyor. Bu engellerin birincisinde kullanılmış atık su, konvansiyonel atık su arıtma yöntemi kullanılarak su değerlendirme merkezlerinde işleniyor. İkinci engel mikrofiltrasyon ve ultrafiltrasyon yöntemleriyle suyun içerisindeki katı maddeler ve hastalıklara neden olan bakteri ve viruslerin ayrılmasını sağlıyor. Bu işlem sonrasında zardan geçen filtrelenmiş su içerisinde sadece çözünmüş tuzları ve organik molekülleri içeriyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İşlemin sondan bir evvelki adımı olan üçüncü engel, ters osmoz yöntemini kullanarak yarı geçirgen zar yardımıyla istenmeyen ağır metaller, nitrat, sülfat, klor ve çeşitli pestisitler gibi atık maddeleri sudan ayırıyor. Böylece ilk üç engelden geçen su, zararlı virus ve bakterilerden tamamı ile arınmış olarak içerisinde sadece az miktarda tuz ve organik madde bulundurarak elde ediliyor. Bu noktada elde edilen su içilebilir nitelikte oluyor. Sonuncu engel olan dördüncü adım daha çok bir güvenlik önlemi olarak görev görüyor. Bu noktada UV kullanılarak yapılan dezenfeksiyon sayesinde su içerisindeki tüm organizmalar etkisiz hale geldiğinden, işlem sonucu elde edilen suyun saflığının kalitesinden emin olunabiliyor. Son olarak eklenen bazı alkali kimyasallar suyun pH değerinin istenilen seviyeye gelmesine yardımcı oluyor. Bu adımlar sonrasında tamamı ile temizlenen su güvenle kullanıma hazır hale geliyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bugün bu proje kapsamında geri dönüştürülen suyun miktarı yaklaşık olarak günde 76000 metre küp şeklindedir. Bu miktarın yüzde altı (6%)’sı dolaylı yollardan içme suyu olarak kullanılmaktadır. Bu miktar Singapur’un toplam içme suyu talebinin yüzde bir (1%)’i kadardır. NEWater projesi sonrasında elde edilen suyun geri kalanı çeşitli ürünlerin üretimi için yönlendirilmektedir. Bu proje sonrası elde edilen suyun kalitesi USEPA (United States Environmental Protection Agency) ve WHO (World Health Organization) tarafından konulan su kalitesini belirleyen tüm koşullarun üzerindedir. NEWater sayesinde elde edilen suyun Singapur’un diğer kaynaklardan elde ettiği tüm su çeşitlerinden daha temiz olduğu da bilinmektedir. Bu yıl sonunda proje kapsamında elde edilen suyun, ülkenin toplam içme suyu talebinin 3.5%’ini karşılaması planlanıyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tuvaletinizden kanalizasyona akan suyu daha sonra içmek üzere satın alabileceğinizi düşünmek ne kadar içinizi rahatlatır bilmiyorum ama bu yöntem gelişmiş ülkelerde yaygın olarak kullanılmaya başlandı. İşletme ve finans alanında önde gelen yayın organlarından Forbes tarafından Singapur’da yapılan bir araştırmaya göre halkın yüzde doksan sekiz (98%)’i NEWater projesi ile elde edilen suyu benimseyip kabul etmiş. Tabii bu yüksek kabullenme oranları devletin projeyi halka tüm detayları ile tanıtıp bilgilendirmesiyle doğru orantılı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çise Ünlüer (6 Kasım 2011)&lt;br /&gt;ciseunluer@gmail.com&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/5285199423918731668-470774193840864694?l=ciseunluer.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://ciseunluer.blogspot.com/feeds/470774193840864694/comments/default' title='Post Comments'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://ciseunluer.blogspot.com/2011/11/newater-projesi.html#comment-form' title='0 Comments'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/5285199423918731668/posts/default/470774193840864694'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/5285199423918731668/posts/default/470774193840864694'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://ciseunluer.blogspot.com/2011/11/newater-projesi.html' title='NEWater Projesi'/><author><name>Cise Unluer  (BEng MSc DIC)</name><uri>http://www.blogger.com/profile/17849854866655504420</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='18' height='32' src='http://1.bp.blogspot.com/_pdFeCc3qdAg/TB3-BbyAE_I/AAAAAAAAAII/yVuB10Z1nnw/S220/DSC06916.JPG'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://1.bp.blogspot.com/--bdqhi--K88/TrSTJiqBA8I/AAAAAAAAAQ8/5mIG2US7lMI/s72-c/124..jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-5285199423918731668.post-3878232260320338303</id><published>2011-10-27T16:50:00.000-07:00</published><updated>2011-10-27T16:50:03.803-07:00</updated><title type='text'>Artan Nüfusta Kadının Rolü</title><content type='html'>&lt;br /&gt;&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/-xpd8BLiDwjs/TqnuGv0pEDI/AAAAAAAAAQ0/amgz4sHlWzI/s1600/123..jpg" imageanchor="1" style="margin-left: 1em; margin-right: 1em;"&gt;&lt;img border="0" height="263" src="http://3.bp.blogspot.com/-xpd8BLiDwjs/TqnuGv0pEDI/AAAAAAAAAQ0/amgz4sHlWzI/s320/123..jpg" width="320" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sembolik olarak 31 Ekim’de “kutlanacak” olsa da, dünya nüfusu artık 7 milyarı aştı! Birleşmiş Milletler Nüfus Fonu (UNFPA)’ya göre şu andaki büyüme hızıyla her yıl yaklaşık 78 milyon insanın eklendiği dünya nüfusu, bu birkaç gün içerisinde 7 milyar sınırını hızla geçecek.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ağlanacak halimize gülüyoruz misali, bu büyük “başarı”yı kutlamak amacıyla, dünya üzerindeki 7 milyarıncı bebeğin nerede doğacağını da tam olarak kestiremeyeceğimizden, bu önemli günde dünya genelinde çeşitli etkinlikler düzenlenecek ve bu doğrultuda her ülkede 31 Ekim günü doğacak ilk bebek, dünya üzerindeki "7 milyarıncı insan" olarak tarihe geçecek. Bu özel günde, dünyanın geri kalanı ile paralel olarak Türkiye'de de Sağlık Bakanlığı ve Birleşmiş Milletler Nüfus Fonu tarafından düzenlenecek bir etkinlikle "Türkiye'nin 7 milyarıncı bebeği" belirlenecek.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Rakamlarla dünya nüfusuna bakacak olursak, Türkiye nüfusunun 31 Aralık 2010 itibariyle 73.7 milyon olduğunu düşünecek olursak, küresel nüfus her yıl en az bir Türkiye kadar artıyor! İşin daha korkunç yanı ise bu büyümenin yüzde doksan yedi (97%)’sini az gelişmiş ülkelerde meydana gelen doğumların oluşturuyor olması.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gelişmiş ve gelişmekte olan ülkelerin tümünü göz önünde bulundurursak, dünya genelinde ortalama yaşam süresi 1950 yılında 48 iken, bu rakam bugün 69 civarındadır. Yani insanlar hem daha uzun yaşamakla kalmıyor, hem de bu yaşamları boyunca eskiye göre daha fazla çoğalıyor. Gelecekle ilgili yapılan tahminlere göre mevcut nüfusun aynı hızda artması durumunda dünya nüfusu 2025 yılında 8 milyara ulaşacak, 2050 yılında 9 milyarın üzerine çıkacak ve bu yüzyılın sonuna varmadan 10 milyarı aşacak.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Peki bu dengesiz büyümenin başlıca nedenleri neler? Gelişmiş ülkelerde doğum oranlarının düşük olması, ve bazı ülkelerde ölümlerin dogumlardan fazla olması nedeniyle nüfusta biraz azalma olmasına rağmen dünya nüfusunun genelde hızla artıyor olması düşündürücü. Ancak dünya nüfusunun en kalabalık olduğu Asya ülkelerinde durum çok farklı. Bugünkü 1.2 milyarlık nüfusu ile Çin ile yarışan Hindistan’ın, 2025 yılına kadar Çin’i geçerek dünyanın en yüksek nüfuslu ülkesi olması bekleniyor. Bu kontrolsüz artışın ülkedeki eşitsizliği daha da artıracağı ve sosyal gerginliğe neden olacağı kesin.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Asya’nın en kalabalık üç ülkesi olan Çin, Hindstan ve Endonezya’nın toplam nüfusu yaklaşık 3 milyara denk geliyor. Bu rakam nerdeyse dünya nüfusunun yarısı! Buna bir de yoksulluğun pençesinde olmalarına rağmen yüksek doğum oranlarıyla başı çeken Sahra Çölü’nün günyeindeki Afrika ülkeleri eklenince bizim de parçası olduğumuz dünya nüfusunu bekleyen büyük tehlike daha net anlaşılabiliyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu ülkelerdeki en büyük sorunlardan biri 215 milyon kadının istemelerine rağmen aile planlaması ve benzeri sağlık ürünlerine erişimleri olmaması. Her ne kadar da bizden uzak olduğunu düşünsek de, aynı dünyada yaşadığımız bu insanlar aklımıza getirmek istemeyeceğimiz sorunlarla yüzleşmek durumunda. Gelişmemiş ülkelerde yaşayan çok sayıda genç kız başka bir seçenekleri olmadığından küçük yaşlarda hamile oluyor ve çoğu zaman çeşitli hastalıklara maruz kalıyor. Bu kızların birçoğu doğum yaparken ölüyor ya da hayatta kalsa bile kendi çevresi tarafından ayrımcılığa uğruyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Birleşmiş Milletler Nüfus Fonu tarafından hazırlanan "En Az Gelişmiş Ülkelerdeki Nüfus Dinamikleri: Fakirliğin Azaltılması ve Kalkınmada Zorluklar ve Fırsatlar" adlı raporda az gelişmiş ülkelerdeki hızla büyüyen genç nüfus vurgulanıyor. Rapora göre bu ülkelerdeki nüfusun yüzde altmış (60%)'ı 25 yaşın altında. Yapılan araştırmalar, bu genç nüfusun sağlık, eğitim ve iş gibi imkanlara kavuşması halinde ekonomik büyüme ve fakirliğin azaltılmasının mümkün olduğunu göstermenin yanında, bu ülkelerdeki genç kızlara yapılacak yatırımın ise kadınların güçlendirilmesine katkı koyarak çok farklı bir kalkınma payı getirebileceğine dikkat çekiyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Özellikle üreme sağlığına ilişkin hizmetlere yapılacak yatırımın kadını güçlendireceği, böylece çocuk sayısına karar verebilen kadınların iş dünyasında da yer alabileceği düşüncesi eğitimin önemini bir kez daha ortaya koyuyor. Gelişmekte olan ülkelerdeki kadınlara eğitim imkanları sunmak erken evliliklerin sayısını azaltmak ve daha az kanyak kullanımını sağlamakla kalmaz, aynı zamanda ülkenin ulusal ekonomisine de güçlü bir katkı koyar. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Özetlemek gerekirse, 31 Ekim'de 7 milyara ulaşması beklenen dünya nüfusunun 855 milyonu üreme sağlığı konusunda yeterli kaynağa sahip olmayan en az gelişmiş ülkelerde yaşıyor. Yüksek doğum oranından kaynaklanan hızlı ve kontrolsüz nüfus artışının bu ülkelerin sağlık ve eğitim gibi hayati alanlardaki kişi başı harcamalarını sürdürmelerini daha da zorlaştıracağı kesin.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Dünya aslında düşündüğümüzden çok daha küçük bir yer. Aynı alanı paylaştığımız farklı kültürden insanların ister istemez sorunlarını da paylaştığımızı er ya da geç anlayacağız. Siz bu yazıyı okurken, dünyada bir milyardan fazla kişi sıklıkla kanalizasyonu ve temiz suyu olmayan gecekondu mahallelerinde yaşam savaşı veriyor. Bu durum zaten sınırlı olan doğal kaynaklar üzerindeki baskıyı artırmakla kalmıyor, açlık, sosyal huzursuzluk ve savaş gibi insan hayatının sonunu getirecek olan olayların ihtimalini artırıyor. Yiyecek, su, ve enerji gibi kaynaklar için birbiriyle savaşmak zorunda kalmayacak gelecek nesiller hepimizin dileği. Bunun mümkün olup olmayacağı ise muamma.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çise Ünlüer (30 Ekim 2011)&lt;br /&gt;ciseunluer@gmail.com&lt;br /&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/5285199423918731668-3878232260320338303?l=ciseunluer.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://ciseunluer.blogspot.com/feeds/3878232260320338303/comments/default' title='Post Comments'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://ciseunluer.blogspot.com/2011/10/artan-nufusta-kadnn-rolu.html#comment-form' title='0 Comments'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/5285199423918731668/posts/default/3878232260320338303'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/5285199423918731668/posts/default/3878232260320338303'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://ciseunluer.blogspot.com/2011/10/artan-nufusta-kadnn-rolu.html' title='Artan Nüfusta Kadının Rolü'/><author><name>Cise Unluer  (BEng MSc DIC)</name><uri>http://www.blogger.com/profile/17849854866655504420</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='18' height='32' src='http://1.bp.blogspot.com/_pdFeCc3qdAg/TB3-BbyAE_I/AAAAAAAAAII/yVuB10Z1nnw/S220/DSC06916.JPG'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://3.bp.blogspot.com/-xpd8BLiDwjs/TqnuGv0pEDI/AAAAAAAAAQ0/amgz4sHlWzI/s72-c/123..jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-5285199423918731668.post-1721383480312707076</id><published>2011-10-21T16:23:00.001-07:00</published><updated>2011-10-21T16:23:39.383-07:00</updated><title type='text'>Adil ve Sürdürülebilir Su Kullanımı</title><content type='html'>&lt;br /&gt;&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/-IMUdiQTX028/TqH-668GbqI/AAAAAAAAAQs/I5lCAiPpo1A/s1600/122..jpg" imageanchor="1" style="margin-left: 1em; margin-right: 1em;"&gt;&lt;img border="0" src="http://1.bp.blogspot.com/-IMUdiQTX028/TqH-668GbqI/AAAAAAAAAQs/I5lCAiPpo1A/s1600/122..jpg" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;Toplam 6.8 milyar insanın yaşadığı dünyada bu nüfusun yüzde elli (50%)’den fazlası kentsel alanlarda yaşıyor. Daha geniş çalışma veya eğitim fırsatları için kırsal alanlardan kentlere göç eden insanlar çoğu zaman geldikleri yerlerdeki yaşam şartlarından daha kötü, çevresel açıdan güvenli olmayan koşullar altında yaşamak durumunda kalıyor. Unutmamak gerekir ki, herhangi bir yerleşim yerinde yaşam standartlarını belirleyen etkenlerden biri de temiz suya ulaşım rahatlığıdır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu doğrultuda, su ile bulaşan hastalıkların veya erken ölümlerin önüne geçmek tüm insanlara sağlıklı içme suyu sağlayarak olur. Ancak yüksek yoğunlukta insanların yaşadığı şehirlerde arıtılmadan temiz su sistemlerine katılan evsel ve endüstriyel atık sular yüzünden bu ekosistemlerin dinamiği ve dolayısıyla biyoçeşitliliği bozularak sadece insan hayatı değil tüm canlıların devamı için tehlike arz eden bir durum ortaya çıkıyor. Bu duruma getirilecek herhangi bir çözüm iyi planlanmış atık su şebekeleri ve arıtım sistemlerinin bu yerleşim yerlerine entegre edilmesi ile olur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hızla artan dünya nüfusunda Çin’in halkına getirdiği gibi her aileye 1 çocuk kısıtlaması, ilerde yaşanılacak su sorunun önüne geçebilir mi merak konusu. 1.3 milyar nüfuslu Çin’de suyun fiyatı birkaç sene öncesine kadar çok düşük olmasına rağmen hızla büyüyen sanayileşme ve üretim sayesinde suya biçilen fiyat gittikçe artıyor. Artan su fiyatı, daha geniş fırsatlar yolunda kırsal alanalardan şehirlere göç eden insanların hayatını daha da zorlaştırıyor. Peki bu durumda insan hakları hangi noktada devreye giriyor?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ağustos ayında İsveç’te katıldığım LERU (League of European Research Universities) tarafından organize edilen “Equal and Sustainable Infrastructures” (Eşit ve Sürdürülebilir Altyapılar) konferansına İspanya’dan katılan öğrencilerden biri ülkesinde çok yağmur yağmadığından dolayı özellikle yaz ayları su sorunu çektiklerinden bahsediyor. Bu nedenden dolayı ilkokuldan başlayarak &amp;nbsp;tüm çocuklar suyu nasıl tasarruf edeceklerine dair eğitim alıyorlar. Tabii günün sonunda insanları eğiterek ancak belli bir noktaya kadar etkili olunabileceğinden bu yöntemin ne kadar etkili oluğu tartışılır. Ancak her şekilde sorunun ciddiyetini tüm topluma anlatmak açısından iyi bir başlangıç olduğu kesin.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ülkemizde de benzeri eğitimlerin küçük yaştan başlayarak çocuklarımıza verilmesinin, su ve benzeri kayaklarımızın önemini anlamamızda yararlı olacağını düşünüyorum. Örneğin bir çocuk hayatının devamı için suyun ne kadar kritik bir kaynak olduğunu ve dikkatli kullanmazsa yakında tükeneceğini bilmesi gerekir. Bu şekilde davranan çocuklar, yaşları ne kadar küçük olursa olsun, su kullanımı ve tasarrufu konusunda kendilerine düşen sorumluluğu alarak geleceklerinin en büyük tehlikelerinden olan su sorununundan daha az etkilenebilirler, hatta bu yolda çözüm üretmeye çalışabilirler.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Suyun insan hayatının devamı açısından en değerli kaynaklardan biri olduğunun ve yer yüzündeki başka hiçbir şeyin yerini tutamayacağı bilincinin tüm insanlara yerleşmesinin önemi tartışılmaz. Bu noktada, UNESCO Başkanı İrina Bokova’nın 2010’daki Dünya Su Günü’nde söylediği şu sözleri hatırlatmak istiyorum: “İnsan nüfusu ve ekosistemlerin gelişmesi için su temiz olmalı, temiz kalmalı, ve en önemlisi herkes için erişebilir olmalıdır. Su kalitesiyle ilgili sorunları çözmek için geliştirilen yaklaşımlar kirliliği önleme, kontrol etme ve yeniden yapılanma stratejilerine dayalı olmalıdır.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Su kaynaklarının temizlenmesi ve temiz kalmasında suyu kirleten maddelerin oluşumu ve bu kaynaklarda birikimi ile verilen mücadele karşılaşılan zorluklar arasındadır. Bu alanda ihtiyaç duyulan su arıtma ürünlerine olan talebin tüm dünyada her yıl 5.7% şeklinde artması ve 2013 yılına kadar 59 milar dolar civarına ulaşması bekleniyor. Bu miktar, dünyanın birçok noktasındaki ekonomik büyüme oranın çok üzerindedir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Avrupa ülkeleri arasında basit bir kıyas yapacak olursak, bugün suya biçilen fiyatın en yüksek olduğu ülke sıralamasında metreküp başına yaklaşık $2 dolar ile Almanya geliyor. Almanya’yı benzer miktarlarla Danimarka, Belçika ve İngiltere takip ederken, dünyanın yenilenebilir tatlısu kaynaklarının yüzde yedi (7%)’sine sahib olan Kanada’da da 1 metreküp suyun fiyatı $0.4 civarı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Avrupa Birliği’nin su konusunda önceliklerinin başında yoksulluğu azaltmak, insan sağlığını iyileştirmek ve geçim fırsatlarını arttırmak için güvenli içme suyu ve yeterli sanitasyona evrensel erişimi sağlamak geliyor. Bunlara ek olarak nehir, göl ve yeraltı sularının sürdürülebilir ve adil yönetimini sağlamak için gerekli organizasyonların ve altyapının kurulması ve güçlendirilmesi; ve son olarak adil, sürdürülebilir, ve uygun su dağılımının farklı kullanıcılar arasında koordine edilmesi geliyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çise Ünlüer (23 Ekim 2011)&lt;br /&gt;ciseunluer@gmail.com&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/5285199423918731668-1721383480312707076?l=ciseunluer.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://ciseunluer.blogspot.com/feeds/1721383480312707076/comments/default' title='Post Comments'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://ciseunluer.blogspot.com/2011/10/adil-ve-surdurulebilir-su-kullanm.html#comment-form' title='0 Comments'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/5285199423918731668/posts/default/1721383480312707076'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/5285199423918731668/posts/default/1721383480312707076'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://ciseunluer.blogspot.com/2011/10/adil-ve-surdurulebilir-su-kullanm.html' title='Adil ve Sürdürülebilir Su Kullanımı'/><author><name>Cise Unluer  (BEng MSc DIC)</name><uri>http://www.blogger.com/profile/17849854866655504420</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='18' height='32' src='http://1.bp.blogspot.com/_pdFeCc3qdAg/TB3-BbyAE_I/AAAAAAAAAII/yVuB10Z1nnw/S220/DSC06916.JPG'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://1.bp.blogspot.com/-IMUdiQTX028/TqH-668GbqI/AAAAAAAAAQs/I5lCAiPpo1A/s72-c/122..jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-5285199423918731668.post-4840786698047700956</id><published>2011-10-15T08:04:00.000-07:00</published><updated>2011-10-15T08:04:26.076-07:00</updated><title type='text'>Su Yönetimi</title><content type='html'>&lt;br /&gt;&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;a href="http://2.bp.blogspot.com/-qCS_xiiZUow/TpmgxzubCgI/AAAAAAAAAQk/tzcyhzOfcWM/s1600/121..jpg" imageanchor="1" style="margin-left: 1em; margin-right: 1em;"&gt;&lt;img border="0" height="320" src="http://2.bp.blogspot.com/-qCS_xiiZUow/TpmgxzubCgI/AAAAAAAAAQk/tzcyhzOfcWM/s320/121..jpg" width="240" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Nerde olursak olalalım, yemek, kıyafet, enerji, hijyen gibi tüm ihtiyaçlarımızın ortak paydası: su. Dünya üzerinde içilebilir su miktarının sınırlı olduğunu biliyoruz ve bu bilinçte davranmamız gerekiyor. Bu soruna ancak ekonomik bir yaklaşımla çözüm getirilebileceğine inananlar çoğunlukta.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Dünyanın çoğu yerinde suyun fiyatını artırarak insanların günlük hayatta tükettikleri su miktarının kontrol altına alınabileceği konuşuluyor. Ancak bu durum tartışmasız eşitlik sorunlarını da yanında getirecektir. Böyle bir durumda, maddi açıdan zorluk çeken insanlar yeterli suya erişemeyebilir. Buna getirilecek bir çözüm tüm insanlara belli bir miktar su kullanım hakkı vererek, önceden belirlenen sınırın üzerine geçenlerin bu fazlalığı ödeyeceği bir sistemle olabilir. Bu şekilde gereksiz su kullanımı sınırlandırılabilir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Her insana belli bir miktar su kullanım hakkı vermek, bir başka değişle insanların kullandığı suyu kısıtlamak, toplam su talebimizi azaltma yolunda olumlu bir adım olacaktır. Örneğin, kendilerine verilen su miktarı limitinin üzerine çıkmamak için insanlar hangi alanda ne kadar su harcaycaklarını kendileri kontrol etmek durumunda kalacağından bu alanda şimdi olduğundan çok daha dikkatli davranacak ve ister istemez su kullanımı konusunda bilinçlenecekler.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Peki bu sistemde suyun fiyatlandırmasını kim ya da hangi kuruluşlar yapacak? Her insana ne kadar su paylaştırıldığını kim kontrol edecek? İlk akla gelen fikir global bir yalaşım ile dünya çapında yapılacak bir anlaşma esasında tüm ülkeler arasında su paylaşımının sağlanması. Fiyatlandırma ise zamanla oluşacak arz-talep ilişkisinin dengeye oturmasıyla belirlenebilir. Bu şekilde suya ödenen fiyatın belirlenmesinde tüm insanlar rol oynayabilir. Tabii bu söylenildiği kadar kolay değil. Su kullanımını kontrol altına almayı hedefleyen herhangi bir çözüm yolunda cevaplanması gerekilen birçok soru ortaya çıkacaktır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Böyle bir platform ülkeler arası rekabet ortamı yaratabilir. Bugün ülkelerin konumuna göre sahip oldukları su miktarı da değişiyor. Bu suyun her ülkeye adil bir şekilde dağıtılmasının ne kadar mümkün olduğu tartışılır. Eğer her ülkede başta olan yönetim tarafından halka dağıtılacak bir sistem düşünülürse, akılda tutulması gerekilen bir nokta bazı devletlerde ortaya çıkacak olan yolsuzluk ihtimalleridir. Bunun en iyi örneği bugün Afrika’da hale hazırda su sorunu çeken ülkelerdir. Bu nedenle, çözüm yolunda atılacak ilk adım güçlü ve dürüst bir şekilde çalışan devletlerin katılımı ve desteği ile olacaktır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gelişmiş ve gelişmekte olan ülkelerde yaşayan insanlar arasındaki ekonomik güç farkı ve farklı hayat şartları göz önünde buldurularak fiyatlandırma yapılmalıdır. Günün sonunda, Afrika’da işsizlik ve açlıkla savaşan biriyle İsviçre’de rahat yaşam süren birinden aynı ücreti talep etmek doğru bir yaklaşım olmaz. Bu durumda, gelişmiş ülkelerde yaşayan iyi kazançlı insanlara aynı suyu daha yüksek fiyatlardan satmak adil bir yaklaşım mıdır? Herkesin mutlu olacağı adil bir sistem yaratmak için tüm dünyada etkili olacak ama aynı anda yerel şartları da dikkate alacak kararların alınması gerek.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bireysel su kullanımından çok daha fazla miktarlarda suya ihtiyaç duyan sanayi ve endüstrilere de ne kadar su tedarik edileceği görev verdikleri alanlara göre belirlenmelidir. Özellikle tarımla uğraşan şirketlerin ihtiyaçları doğrultusunda, herhangi bir su sarfiyatını limitleyici ama aynı anda şirketlerin büyümesini mümkün kılacak esnekliği sağlayan ve kullandıkları suyu geri dönüştürmelerini teşvik eden bir sistem geliştirilmelidir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Dünya üzerindeki sınırlı miktarda olan su kaynaklarını iyi bir şekilde yönetmenin sağlam yatırımlar gerektirdiği kaçınılmaz bir gerçek. Olası bir yeniden yapılanmada gereken düzenin sağlanması için, oluşturulacak olan yerel kontrol merkezlerinden bilgi alınarak global bir sistem altında tüm dünya nüfusunun kullandığı su miktarı kontrol edilebilir, böylece hernagi bir eşitsizliğin önüne geçilebilir. Yani, global bir soruna yerel çözümler getirilebilir!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bugün ne kadar rahat yaşıyorsak yaşayalım, su sorunu er ya da geç bizi de etkileyecektir. Çok yakın bir tarihte, bu değerli doğal kaynak yüzünden dünya üzerindeki dengelerin beklenilenden çok daha hızlı değişeceğini görmemiz mümkün. Özellikle küresel iklim değişikliği doğrultusunda artan sıcaklar yüzünden normalden daha hızlı eriyen buzullar, atık su yönetimi ve benzeri suyla bağlantılı sorunlara getirilecek olası çözümlerin aciliyetini arttırıyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Aslında çoktan vardığımız bir yol ayrımındayız ve buna göre aldığımız kararlar ya sürdürülebilir, ya değil, artık bunun ortası yok!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çise Ünlüer (16 Ekim 2011)&lt;br /&gt;ciseunluer@gmail.com&lt;br /&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/5285199423918731668-4840786698047700956?l=ciseunluer.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://ciseunluer.blogspot.com/feeds/4840786698047700956/comments/default' title='Post Comments'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://ciseunluer.blogspot.com/2011/10/su-yonetimi.html#comment-form' title='0 Comments'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/5285199423918731668/posts/default/4840786698047700956'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/5285199423918731668/posts/default/4840786698047700956'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://ciseunluer.blogspot.com/2011/10/su-yonetimi.html' title='Su Yönetimi'/><author><name>Cise Unluer  (BEng MSc DIC)</name><uri>http://www.blogger.com/profile/17849854866655504420</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='18' height='32' src='http://1.bp.blogspot.com/_pdFeCc3qdAg/TB3-BbyAE_I/AAAAAAAAAII/yVuB10Z1nnw/S220/DSC06916.JPG'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://2.bp.blogspot.com/-qCS_xiiZUow/TpmgxzubCgI/AAAAAAAAAQk/tzcyhzOfcWM/s72-c/121..jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-5285199423918731668.post-4645343404007677710</id><published>2011-10-07T19:03:00.000-07:00</published><updated>2011-10-07T19:03:39.403-07:00</updated><title type='text'>Ozon Tabakasındaki Delik</title><content type='html'>&lt;br /&gt;&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/-MPcy1TtciN0/To-vW4626zI/AAAAAAAAAQg/GIYUqlSNG2U/s1600/120..jpg" imageanchor="1" style="margin-left: 1em; margin-right: 1em;"&gt;&lt;img border="0" height="320" src="http://3.bp.blogspot.com/-MPcy1TtciN0/To-vW4626zI/AAAAAAAAAQg/GIYUqlSNG2U/s320/120..jpg" width="308" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;Geçen gün medyada çıkan bir haber dikkatimi çekti. Nasıl çekmesin, kuzey yarımkürede atmosferin 30 kilometre üzerindeki ozon tabakasında eşi görülmemiş bir delik açılmış! Ve bu deliğin büyüklüğünü duydunuz mu? Tam 2 milyon kilometrekare!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Dünyanın farklı noktalarıdan biraraya gelen bilim insanlarından oluşan 29 kişilik heyetin gözlemleri doğrultusunda hazırlanan ve Nature dergisinde yayınlanan makaleye göre, dünyanın belli noktalarında bahar ayları boyunca yapılan ölçümlerde, ultraviyole ışınlarında yüzde üç ile beş (3-5%) arası artış görüldü. Peki bugüne kadar saptanan en büyük delik olarak kayda geçen ozan tabakasındaki bu zarar, insanlığa ne gibi olumsuzluklar getirecek? Araştırma grubunda yer alan bilimciler, kuzey kutbunda bu kadar büyük bir deliğin oluşmuş olmasını bu güne kadar farketmemiş olmamızın bu bölgedeki sorunları iyi anlamadığımız anlamına geldiğini belirtiyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ne işe yarar bu ozon tabakası diye soracak olursanız, ozon tabakası, güneşten gelen zararlı ışınları emerek yerküreye ulaşan ısı miktarını limitliyor ve dünyanın aşırı ısınmasını önleyen önemli bir işlev görüyor. Ne zaman ki bu mükemmel sistemde bir delik oluşuyor, zararlı zararsız tüm ışınlar karşılarına bir engel çıkmadan dünyaya ulaşıyor. Bu durum dünyayı kendine ev bilmiş tüm canlıların hayatını olumsuz etkiliyor. Bu durumda, cilt kanseri başta olmak üzere aklımıza bile getirmek istemeyeceğimiz birçok farklı sağlık sorunu söz konusu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ozon (O3), 3 oksijen atomundan meydana gelen ve havadan daha ağır olduğundan dolayı atmosferin üst katmanında, yani yer yüzeyinden 10-50 kilometre yüksekte bulunan bir gaz. Gökyüzünün mavi renkte görünmesi ve gök gürültülü havalarda dışarıda farkettiğimiz temiz ve ferah bir his uyandıran havadaki koku da bu gaz sayesindedir. Güneşten gelen UV ışınlarından bizi koruyan özelliğinin yanında pek çok alanda yaşam kalitemizi yükselten ozon, dünyadaki en güçlü dezenfektanlardan biri olarak da sayılır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tehlikenin boyutunu idrak eder miyiz bilmem ama haberi okuduktan sonra aklıma gelen ilk soru bu deliğin tam olarak hangi ülkeler üzerinde bulunduğu oldu. Böyle bir durumla karşılaşan insan ister istemez ilk olarak beni ve sevdiklerimi nasıl etkiler diye düşünüyor. Böyle düşünen bir tek ben değilmişim ki birkaç gün sonra 700 milyon insanı etkileyeceği söylenilen ozon tabakasındaki deliğin tam olarak nerden geçtiği belirtiliyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İstanbul Teknik Üniversitesi Uçak ve Uzay Bilimleri Fakültesi Meteoroloji Mühendisliği Öğretim Üyesi Prof. Dr. Mikdat Kadıoğlu, ozon tabakasındaki bu değişikliğin Türkiye’yi etkilemeyeceğini belirtti. Yapılan açıklamaya göre seyrelme Türkiye’nin kuzeyinden geçerek Karadeniz’in kuzeyindeki kıyılarından Romanya’ya doğru uzanıyor. Bu durumda Kıbrıs’ın da en azından şimdilik bu delikten etkilenmediğini düşünebiliriz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ama bu dikkatsizce davranıp korunmadan güneşe çıkmanın zararsız olacağı anlamına gelmiyor! Güneşin en zararlı ışınları olan UVC ışınlarının kanserojen olduğunu biliyoruz. Bu ışınlar normalde ozon tabakası tarafından tutulduğundan yeryüzüne ulaşmaz diye düşünülüyor. Ancak yukarda da belirtildiği gibi dünyanın farklı noktalarında yer yer incelen ve delinen ozon tabakası bu tehlikeyi gün ışığına çıkarıyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hep sorunu konuştuk şimdi biraz da çözüme yoğunlaşalım diyorsanız işte ozon tabakasını ve kendimizi korumak için bu alanda bireysel olarak alabileceğiniz bazı önlemler. Her fırsatta bir tüketici olarka gücünüzü kullanın ve ozon tabakasına zarar veren kimyasal maddeleri içermeyen “ozon dostu” ürünleri satın almaya özen gösterin. Özellikle CFC ve HCFC içeren spreyleri kesinlikle kullanmayın!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Evlerinizdeki buzdolabı, derin dondurucular, ve klimaların belirli sıklıklarla servisini yaptırın. Bu servisler boyunca yapılan gaz değişimi sırasında mümkünse bu işlemi gerçekleştiren servis elemanını, eski gazın atmosfere salınmasını önlemesi için uyarın. Özellikle bizim gibi sıcak ülkelerde yaşayan insanlar için seyahatte olmazsa olmaz olan otomobil klimalarının soğutucu gaz olarak ozon tabakasına zarar veren maddeler içerebileceğini biliyor muydunuz? Peki bu zararlı maddeleri içermeyen gelişmiş modellerin varlığından haberdar mısınız? Yeni araba alırken bunlara önem vermeye çalışın.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Farklı endüstrilerde yaygın bir şekilde kullanılan yalıtım malzemelerinin ve ambalaj köpüklerinin de ozon tabakasına zarar veren kimyasal maddeler içerebileceğini unutmadan hareket etmek ve gerekmedikçe bu ürünleri tüketmemek gerekir. İnsanın günlük hayatta aklına bile gelmeyecek ama ozon tabakasına zarar veren birçok kimyasal madde mevcut. Bu konuda gerekli bilgiyi edinerek bu kimyasalları içeren ürünleri önlemek hem kendi sağlığımızı hem de dünyamızı korumamıza yardımcı olur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çise Ünlüer (9 Ekim 2011)&lt;br /&gt;ciseunluer@gmail.com&lt;br /&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/5285199423918731668-4645343404007677710?l=ciseunluer.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://ciseunluer.blogspot.com/feeds/4645343404007677710/comments/default' title='Post Comments'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://ciseunluer.blogspot.com/2011/10/ozon-tabakasndaki-delik.html#comment-form' title='0 Comments'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/5285199423918731668/posts/default/4645343404007677710'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/5285199423918731668/posts/default/4645343404007677710'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://ciseunluer.blogspot.com/2011/10/ozon-tabakasndaki-delik.html' title='Ozon Tabakasındaki Delik'/><author><name>Cise Unluer  (BEng MSc DIC)</name><uri>http://www.blogger.com/profile/17849854866655504420</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='18' height='32' src='http://1.bp.blogspot.com/_pdFeCc3qdAg/TB3-BbyAE_I/AAAAAAAAAII/yVuB10Z1nnw/S220/DSC06916.JPG'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://3.bp.blogspot.com/-MPcy1TtciN0/To-vW4626zI/AAAAAAAAAQg/GIYUqlSNG2U/s72-c/120..jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-5285199423918731668.post-7813025960027682987</id><published>2011-09-30T17:59:00.000-07:00</published><updated>2011-09-30T17:59:19.392-07:00</updated><title type='text'>Hayat Kadar Gerçek</title><content type='html'>&lt;br /&gt;&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;a href="http://4.bp.blogspot.com/-80GFnGyhUkk/ToZl2DetLPI/AAAAAAAAAQc/ziI_mOef4WY/s1600/119..jpeg" imageanchor="1" style="margin-left: 1em; margin-right: 1em;"&gt;&lt;img border="0" height="244" src="http://4.bp.blogspot.com/-80GFnGyhUkk/ToZl2DetLPI/AAAAAAAAAQc/ziI_mOef4WY/s320/119..jpeg" width="320" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;İnsanoğlu, bebeğin korumasını ve beslenmesini sağlayan amniyon sıvısı sayesinde daha anne karnında su ile yüzleşiyor. Dünyamızın yüzde yetmiş (70%)’i su ile kaplı. Bu miktarın yüzde doksan yedi (97%)’si tuzlu su olduğundan sadece yüzde üç (3%)’ü içilebilir nitelikte. Bugün hayatımızın devamı için ihtiyaç duyduğumuz tatlı suyun çoğu kuzey ve güney kutuplarda bulunan buzullarda saklı. Toplam su miktarından bunu da çıkarınca, toplam suyun sadece yüzde bir (1%)’i insanlar, bitkiler, ve hayvanların kullanımı için hale hazırda bulunuyor!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Su, tarım başta olmak üzere birçok sektörde olmazsa olmaz bir malzeme. Tüm canlıların devamı için geçmişten günümüze önemli bir yer taşıyan göl, dere, ve nehirler gibi verimli tatlı su ekosistemleri, eski uygarlıkların da yerleşim yerlerini belirlemede büyük rol oynamıştır. Yeraltı suyunu besleyip seviyesini koruyan ve bulundukları bölgenin iklimini ılımanlaştıran ekosistemler, sadece içme suyu değil, tarım ve birçok darklı endüstrilerin de ihtiyaç duyduğu suyu sağlarlar. Aynı zamanda sudaki fazla kirli maddelerin sudan arıtılmasını sağladıklarından bir doğal arıtma tesisi olarak da görev görürler. Tüm bunlar bir yana, bu tatlı su birikintileri, estetik yapılarıyla doğayı ve insan hayatını güzelleştirdikleri gibi ruhsal bütünlüğümüz üzerinde de olumlu bir etkiye sahiptirler.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Dünyadaki toplam su kullanımının yüzde yetmiş (70%)’i sulama ve ekin yetiştirme için ayrılıyor. 1960’tan beri sulama için kullanılan global su miktarı yüzde atmış (60%)’dan daha fazla artmış, zaten kısıtlı miktarda olan tatlı su üzerindeki küresel su talebi ise hızla artan dünya nüfusuna paralel olarak son 10 yılda 6–7 kat artmıştır. Ancak belirtmek gerekir ki bu oran, dünya nüfüsünun artış oranının 2 katından fazladır. Bu da şunu kanıtlıyor ki, günümüzde yoksul ve gelişmekte olan ülkelerde yaşayan 2.6 milyar insan hala daha yeterli temiz suya erişimleri olmadığı için sağlıksız koşullarda yaşıyor, hatta çoğu zaman yaşayamıyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Her 8 dakikada bir çocuğun yeterli ve temiz içilebilir suya erişimi olmadığı için öldüğünü biliyor musunuz? Peki şu an elinizi uzattığınız anda temiz suya ulaşamayacağınızı düşünün ve bunun aslında gerçek olduğu bir hayatı kafanızda canlandırın. Hayat ne kadar farklı olurdu değil mi? Amacım acı gerçeklerle içinizi karartmak değil, duygu sömürüsü yapmak hiç değil. Ama durumun ciddiyetini görmezden gelerek hayatımızı sürdüremeyiz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bugün en fazla su harcayan alanlardan biri et üretimi! Sürdürülebilir olmayan bir şekilde gerçekleşen hayvan yetiştirilmesinden dolayı dünyadaki tatlı su kaynakları hızla kirlenmekte ve yok olmaktadır. Bunu anlamanız için çok basit bir örnek: yarım kilo buğday üretimi için kullanulan su miktarı 25 galon iken yarım kilo et üretimi için bu miktar 5000 galon! Yani et yiyenler yemeyenlere göre tükettikleri her yarım kilo et için 200 kat daha fazla su sarfiyatına neden oluyor! Ne yazık ki bizim gibi et tüketimine önem veren toplumlarda, bireylerin maddi kazançları arttıkça tükettikleri et miktarı da artıyor. Bu yanlış zihniyetinin değişmesi için insanların et tüketimi hakkında bilinçlendirilmesi, “üzümü ye bağını sorma” anlayışından uzaklaştırılması gerekir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tüm üretim ve tüketim süreçlerinde kullanılan toplam su miktarını açıklamak için kullanılan “sudaki ayak izi” kavramı, insanların günlük hayatta kullandıkları su miktarını ölçmelerine ve kontrol altına almalarına yardımcı olur. Sudaki ayak izimizi tamamen anlamak için “embedded water” (Türkçesi “gömülmüş su”) olarak bilinen, yetiştirilen yiyeceklerden giydiğimiz kıyafetlere, ihtiyaç duyuduğumuz herşeyin üretiminden elimize ulaşana kadar kullanılan su miktarını açıklayan terimi kullanmak gerek. Daha iyi anlamak için örneklendirecek olursak, 1 kilo kağıtta 10 litre, 1 kilo ekmekte 440 litre gömülmüş su vardır. Öte yandan 1 kot pantolonda 10850 litre gömülmüş su var! Bir diğer değişle, üzerinde çok da kafa yormadan aldığımız bir kot pantolon, içerisindeki pamuğun yetiştirilmesinden elimize ulaşana kadar nerdeyse 11000 litre suya mal oluyor!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ülkemizi de içine alan Akdeniz iklim kuşağında, bu yüzyılda küresel ısınma kaynaklı kuraklığın, yüzey sularında yüzde otuz ile kırk arasında (30-40%) azalmaya neden olacağı öngörülüyor. Böyle bir durumda, elimizdeki su ve su kaynaklarına bağlı ekosistemlerin gittikçe daha da zorlanacağı kesin. Uzun lafın kısası, gelecek bugünden daha kolay olmayacak!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Dünyadaki su kıtlığı çeken 80 ülke dünya nüfusunun yüzde kırk (40%)’ını oluşturuyor. Sadece Afrika’da bile insanlar hayatlarını devam ettirmek için ihtiyaç duydukları suya ulaşmak amacıyla senede toplam 40 milyar saat yürüyorlar! Evinin konforunda çeşmeye elinini uzattığı anda hiç zahmet etmeden suya rahatlıkla ulaşan bizler için bu hayal edilemeyecek kadar uzak bir düşünce olsa da milyarlarca insan için hayat kadar gerçek!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu ülkelerde evlere temiz su ulaşımı görevini genellikle kadınlar ve çocuklar üstleniyor. Suya ulaşmak için yürüdükleri uzun yolda bu kadın ve çocuklar tamamen korumasız oldukları için taciz ve fiziksel saldırı gibi birçok farklı tehlikeyle karşı karşıya kalıyorlar. Bu yetmezmiş gibi ağır su kaplarını uzun mesafeler taşıdıkları için bu insanlar erken yaşta omurga ve sırt ağrısı sorunları çekiyor ve genellikle uzun ömürlü olmuyorlar. Oysa bu işlem için harcadıkları saatler eğitimleri için harcanabilir, bu şekilde gelecek vaadeden nesiller yetişir, kadınlar da ülkelerinin gelişimine en az erkekler kadar katkı koyabilir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çise Ünlüer (2 Ekim 2011)&lt;br /&gt;ciseunluer@gmail.com&lt;br /&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/5285199423918731668-7813025960027682987?l=ciseunluer.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://ciseunluer.blogspot.com/feeds/7813025960027682987/comments/default' title='Post Comments'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://ciseunluer.blogspot.com/2011/09/hayat-kadar-gercek.html#comment-form' title='0 Comments'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/5285199423918731668/posts/default/7813025960027682987'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/5285199423918731668/posts/default/7813025960027682987'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://ciseunluer.blogspot.com/2011/09/hayat-kadar-gercek.html' title='Hayat Kadar Gerçek'/><author><name>Cise Unluer  (BEng MSc DIC)</name><uri>http://www.blogger.com/profile/17849854866655504420</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='18' height='32' src='http://1.bp.blogspot.com/_pdFeCc3qdAg/TB3-BbyAE_I/AAAAAAAAAII/yVuB10Z1nnw/S220/DSC06916.JPG'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://4.bp.blogspot.com/-80GFnGyhUkk/ToZl2DetLPI/AAAAAAAAAQc/ziI_mOef4WY/s72-c/119..jpeg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-5285199423918731668.post-1821670721643969750</id><published>2011-09-24T03:08:00.000-07:00</published><updated>2011-09-24T03:08:12.741-07:00</updated><title type='text'>Gerçeğin 24 Saati</title><content type='html'>&lt;br /&gt;&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;a href="http://2.bp.blogspot.com/-e7GpoP2MVyM/Tn2r76C_gQI/AAAAAAAAAQY/ZQJ_hQZEFeo/s1600/118.+yazi.jpg" imageanchor="1" style="margin-left: 1em; margin-right: 1em;"&gt;&lt;img border="0" height="176" src="http://2.bp.blogspot.com/-e7GpoP2MVyM/Tn2r76C_gQI/AAAAAAAAAQY/ZQJ_hQZEFeo/s320/118.+yazi.jpg" width="320" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İklim değişikliğine inanıyor musunuz? Elimizde bu kadar bilimsel kanıt olmasına rağmen bu gerçeğe hala daha inanmayıp ciddiye almayanlar var! Özellikle rahat hayatlarını “sırf gezegeni kurtarmak için” değiştirerek konforlarını bozmak istemeyen birçok insanın görüşü bu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu durumun farkında olan eski Amerikan Başkan Yardımcısı, siyaset ve iş adamı, Nobel Barış Ödülü sahibi Al Gore, iklim krizine dikkat çekmek amacıyla “The Climate Reality Project”e öncülük yaparak “24 Hours Of Reality/24 Saatlik Realite”yi başlattı. Projenin vermeye çalıştığı esas mesaj basit olduğu kadar etkili: İklim değişikliği gerçeği artık bir tartışma konusu değildir!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İklim değişikliğinin varlığını kanıtlayacak o kadar olay var ki! Son zamanlarda dünyanın çeşitli noktalarında yaşanmakta olan sel, kuraklık ve kasırga gibi normalin dışında gerçekleşen hava koşullarının tümünün “insan yapımı kirlilik” olduğu apaçık ortada. Bu durumda atılması gereken adımlar gelecekte değil, şimdi atılmalıdır!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;14 Eylül'den 15 Eylül'e, “24 Saat Realite” başlığı ile 24 saat diliminin altını çizerek 23 aktivist tarafından 13 farklı dilde ulaştırılan sunumlar için Türkiye’yi, yeşilist.com’un kurucusu Ergem Şenyuva, 15 Eylül’de yerel saat 19:00’da sunumunu vererek başarı ile temsil etti. Etkinlik, daha sonra New York'ta Al Gore'un sunumu ile sonlandı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İklim Gerçekliği Projesi’ne biraz yakından bakacak olursak, proje büyük fırtınalar, seller ve aşırı kuraklığın insan hayatını gittikçe daha çok etkilediğini belirterek başlıyor. Zamanla daha sık gerçekleşmeye başlayan bu normal dışı olayların gittikçe kabul edilen yeni normaller halini alması düşündürücü. Bilim dünyasının, insanoğlunun şu anda yaşamakta olduğu iklim değişikliği gerçekliğine neden olduğunu kanıtlamış durumda olmasına rağmen petrol ve kömür fabrikaları ile diğer güçlü menfaatler, fosil yakıtların yanmasının dünyayı tehdit ettiği gerçeğini görmezden gelmeyi ve hatta aksini savunmayı tercih ediyor! Bu da bizi İklim Gerçeği Projesi’nin esas gerçekleştirilme nedenine getiriyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Proje dünyanın farklı noktalarında hayat süren bireylerin iklim değişikliği gerçeğini fark etmesine ve bu sorunu çözebilmeleri için atacakları adımlara yardımcı olmak için gerekli platformu oluşturuyor. Proje kapsamında yapılan sunumlar, farklı ülkelerde uçlarda yaşanan hava koşullarına dikkat çekiyor. Bugüne kadar yapılan tüm ölçümlerde 2010 yılının yaşanan en sıcak yıl olarak kayıda geçtiğini akılda tutacak olursak, bizi bekleyen gelecek yılları düşünmek bile insanı korkutuyor. Artan sıcaklığa ek olarak yoğun fırtınalar, ağır kuraklık ve sıcak hava dalgaları daha sık yaşanıyor, bu olaylardan etkilenen insan sayısı gittikçe artıyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şimdi diyeceksiniz ki bu fırtına ve seller gibi meteorolojik olaylar doğanın bir gerçeği değil midir? Aslında evet, ancak durum şu ki, iklim değişikliği uç noktalara ulaşan hava koşullarını, hem daha sık hem de daha ağır yaşanır kıldığından çok daha fazla insanın hayatına mal oluyor, evini elinden alıyor, yaşamını olumsuz etkiliyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Milyonların ziyaret ettiği climaterealityproject.org adresinden hakkında daha fazla bilgi alabileceğiniz 24 Saat Realite Kampanyası'nın sayesinde iklim değişikliğini inkar eden lobi grupları ve benzeri kurumların elinde milyonlarca dolar olsa da, gerçeğe inanların, gerçekliğe sahip olanların elindeki avantajın daha güçlü olduğunu anlıyorsunuz. Tabii gerçek anlamda bir değişimin, her daim mevcut durumu muhafaza etmek isteyen köklü çıkarlar olacağından daha zor olduğunu inkar edemeyiz. Örneğin insan ürünü olan petrol ve kömür endüstrilerinin neden olduğu kirlilik iklim değişikliğine sebep olmasına rağmen bu endüstriler kendi kısa dönemli çıkarları için atmosferi kirletmeyi sürdürmeyi seçiyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ancak şanslıyız ki iklim değişikliğiyle ilgili bilimsel kanıtlar sürekli bir şekilde artıyor ve gittikçe daha iyi algılanıyor. Bunun farkında olan birçok insan, birşeyler yapılması gereken zamanın şimdi olduğunu biliyor ve dünyanın farklı yerlerinden bu doğrultuda katkı koyuyor. Tabii gerçek bir değişim için daha çok insanın gerçeklerin farkına varmasına ve bu gerçeğe karşı adım atmasına ihtiyaç var.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İklim krizinin tüm dünyayı etkilemesi sebebiyle, 24 saat dilimini temsil edecek şekilde dünya çapında aralarında Hawaii, Jakarta, Dubai, Rio De Janeiro, ve Beijing’in bulunduğu 24 şehire odaklanan The Climate Reality Project’in bir ayağı da İstanbul’da gerçekleşti. Yapılan çalışmalara göre Türkiye’nin bu yüzyılın ikinci yarısında, bölgesel farkılılıklar ile birlikte, daha sıcak hale geldiğinin altı çiziliyor. İklim modelleri, bu yüzyılın sonunda, Doğu Akdeniz'de sıcaklıkların 2-8 santigrat derece yükseleceğini ve bölgede yağışların azalacağını gösteriyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Türkiye adına İklim Gerçekliği sunumunu İstanbul’dan tüm dünyaya ulaştıran Ergem Şenyuva, konuşmasının sonunda iklim değişikliği ve küresel ısınma ile ilgili bizim nasıl katkı koyabileceğimizi, çözümün nasıl parçası olabileceğimizi de anlatıyor. Bizi küresel ısınmanın etkilemediğini düşünen tüm insanlara serbestçe konuşarak bu gerçekliği anlatmamızı, inkarın tartışmasız olmasına izin vermemizi teşvik ediyor konuşmacı. Bu alanda dünyaya yayılmak için sosyal ve geleneksel medyadan yararlanmanın faydalı olacağını eklemekte yarar var.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İklim Gerçekliği Projesi’ne veya ağaçlandırmayı yaygınlaştırmak için çalışan TEMA (tema.org.tr) gibi kendini iklim krizini çözmeye adamış diğer organizasyonlara katılmayı düşünür müsünüz? Bunlara ek olarak, günlük hayatta yaptığımız seçimlerde enerji kullanımını azaltan tercihler yapmak ve satın aldığımız ürünlerin çevreye etkisini göz önünde bulundurarak hareket etmek büyük etki yaratacaktır. Örneğin, mümkün oldukça uzaktan gelmeyen yerel ürünleri tercih etmek hem ekonomimize yardımcı olur hem çevreye verilen zararı büyük ölçüde azaltır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu konuda atabileceğimiz en önemli adımlardan bir diğeri vazgeçmemek! Değişen yasaların değişen ampüllerden daha etkili olacağını unutmadan bizi yönetenlere bunun bizim için önemini anlatmalı, siyasetçilerimizi iklim krizini çözmek için ne söylediklerine ve yaptıklarına bağlı olarak destekleyeceğimizi veya tam tersi bir durumda güçlü bir şekilde karşı çıkacağımızı belirtmeliyiz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Şimdi artık hareket, eylem zamanı!” sözleri ile tamamlanıyor sunum. Çünkü bir yerlede, iklim değişikliği gerçeğinin önemli olmadığı bir dünya olabilir ama bu bizim gezegenimiz değil! Üzerinde yaşadığımız dünya, sahip olduğumuz, sevdiğimiz, üzerinde çocuklarımızı yetiştirebileceğimiz, yaşayabileceğimiz TEK yer! Buna göre sadece bir gerçek var: şimdi hareket zamanı!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çise Ünlüer (25 Eylül 2011)&lt;br /&gt;ciseunluer@gmail.com&lt;br /&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/5285199423918731668-1821670721643969750?l=ciseunluer.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://ciseunluer.blogspot.com/feeds/1821670721643969750/comments/default' title='Post Comments'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://ciseunluer.blogspot.com/2011/09/gercegin-24-saati.html#comment-form' title='0 Comments'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/5285199423918731668/posts/default/1821670721643969750'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/5285199423918731668/posts/default/1821670721643969750'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://ciseunluer.blogspot.com/2011/09/gercegin-24-saati.html' title='Gerçeğin 24 Saati'/><author><name>Cise Unluer  (BEng MSc DIC)</name><uri>http://www.blogger.com/profile/17849854866655504420</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='18' height='32' src='http://1.bp.blogspot.com/_pdFeCc3qdAg/TB3-BbyAE_I/AAAAAAAAAII/yVuB10Z1nnw/S220/DSC06916.JPG'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://2.bp.blogspot.com/-e7GpoP2MVyM/Tn2r76C_gQI/AAAAAAAAAQY/ZQJ_hQZEFeo/s72-c/118.+yazi.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-5285199423918731668.post-1451376871219937607</id><published>2011-09-16T18:48:00.000-07:00</published><updated>2011-09-16T18:48:18.296-07:00</updated><title type='text'>Yenilenebilir Enerji ile Geleceği Yakalamak</title><content type='html'>&lt;br /&gt;&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/-_xzvfYbxSWg/TnP8V_K0GqI/AAAAAAAAAQU/ORXcWQxcJto/s1600/117.+yazi.jpg" imageanchor="1" style="margin-left: 1em; margin-right: 1em;"&gt;&lt;img border="0" src="http://3.bp.blogspot.com/-_xzvfYbxSWg/TnP8V_K0GqI/AAAAAAAAAQU/ORXcWQxcJto/s1600/117.+yazi.jpg" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu hafta sizlere yenilenebilir enerji alanında son zamanlarda yapılan sevindirici gelişmelerden bahsetmek istiyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Greenpeace tarafından yayınlanan Yenilenebilir Enerji Ağı Raporu &amp;nbsp;REN21 (Renewable Energy Policy Network for the 21st Century)’e göre nükleer enerjiye kıyaslandığı zaman, hızla yaygınlaşan kullanımları sayesinde 5 katı daha fazla enerji sağlayan yenilenebilir enerji kaynakları 2010 yılında dünyanın toplam birincil enerji (elektrik, ısı ve ulaşım) ihtiyacının yüzde on altı (16%)’sını karşılayacak boyuta ulaştı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Özellikle Japonya’da yaşanan Fukuşima felaketinden sonra, 7 santralini kapatarak 2022 yılına kadar nükleer enerji kullanımını tamamen durdurma kararı alan Almanya başta olmak üzere birçok ülke nükleer enerjiden vazgeçiyor. Bu alanda gerçeklerin farkına varıp gözü açılan Japonya, 14 yeni reaktörün inşaatını iptal etti. Japonya’ya ek olarak İsviçre 3 yeni nükleer reaktör planını çöpe attı ve 2034 yılına kadar şu an varolan nükleer santrallerini kapatacağını açıkladı. Nükleer enerjiye yatırım yapmayı planlayan Çin de bu planları durdururken, İtalya’da referanduma taşınan nükleer santral konusu halkın yüzde doksan beş (95%) oyu ile onaylanmadı! Sanırım tüm bu örnekler dünyanın nükleere karşı hislerini ve bu konuda ne kadar dikkatli adım atılması gerekiğini anlamak için yeterli.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Dünyada yeninelenebilir enerjiye yapılan yatırım 2004 yılna göre 5 katı artarak 211 milyar dolar civarına ulaştı. Çin ve Amerika, aynı anda dünyanın hem en çok karbon salımına neden olan hem de yenilenebilir enerji sektörüne yatırımı yapan ülkeler sıralamasında başı çekiyor. Peki bu alanda Türkiye ne kadar başarılı diye soracak olursanız haberler iyi değil. Ülkede kullanımı yaygınlaştırılan sıcak su üreten güneş kolektörleri Kobiler hariç, Türkiye yenilenebilir enerjiler konusunda yüksek potansiyelli bir ülke olmasına rağmen bu potansiyelin sadece yüzde bir (1%)’ini kullanıyor!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Dünyada enerji tüketimi açısından en başta gelen ülkelere bakacak olursak, Amerika’da kullanılan tüm enerji miktarının yüzde on bir (11%)’i yenilenebilir enerji kaynaklarından elde ediliyor. Hızla büyüyen ekonomisiyle nerdeyse her konuda Amerika’ya rakip çıkan yükselen güç Çin, 2010 yılında rüzgar, güneş ve hidroelektrik enerji alanında dünyadaki en yüksek üretim miktarlarıyla şu an lider durumda. Buna göre Çin, toplam enerji ihtiyacının yüzde yirmi altı (26%)’sından daha fazlasını yenilenebilir enerji kaynaklarından elde ediyor. Bu ülkenin tüm dünyada kullanılan birçok ürünü kendi topraklarında ürettiğini akılda tutacak olursak, başka ülkelere kıyasla Çin’de yenilenebilir enerji kullanımının ne kadar yüksek olduğunu daha iyi anlayabiliriz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Daha küresel bir yaklaşım benimseyecek olursak, her ne kadar da yaşanan ekonomik krizden etkilenmiş olsa da, dünyada kullanılan tüm rüzgar enerjisi miktarının 2017 yılına kadar üç kat büyümesi bekleniyor. Rüzgar enerjisi sektörü, 2008 yılında yüzde yirmi dokuz (29%), 2009 yılında yüzde otuz iki (32%), ve 2010 yılında ise tüm zorluklara rağmen yüzde yirmi iki (22%) büyümeyi başardı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gelişmiş ve gelişmekte olan ülkelerin hızla yenilenebilir enerji sektörüne yatırım yaptığı bu günlerde, komşumuz Türkiye aynı hızla nükleer enerjiye yöneliyor. Bu alanda yapılan çalışmaları destekleyenlerden biri AKP’nin Mersin İl Genel Meclis üyesi İbrahim Gül. Gül’e göre, nükleer santral konusunda gerekli bilgiye sahip olmadan yorum yapanların sayısı çok ve çevreciler halkı yanlış bilgilerle yanıltıyor. “Dünyadaki en temiz enerji kaynağı nükleer santrallar. Bunların dumanı yok, isi yok” şeklinde bu konudaki düşüncelerini belirten Gül, gazetecilerin soruları karşısında dayanamayıp, nükleer enerji konusundaki bilgileri google’dan araştırarak elde ettiğini itiraf etmek zorunda kalıyor! Her ne kadar da kendisinin “araştırmacı yönünü” takdir etmek istesek de, Türkiye’de teknik açıdan yeterli çalışanlar olmadığından kontrolünün tamamı ile Rusya’ya bırakılacağı Akkuyu nükleer santralının gelecekte çıkaracağı olası sorunları düşünmek bile istemiyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yenilenebilir enerji konusunda uluslararası liderlik forumu düzenleyen bir küresel politika ağı olarak tanımlanan REN21’in esas hedefi gelişmekte olan ve sanayileşmiş ülkelerde yenilenebilir enerjilerin hızla büyümesi için politika geliştirme işlemlerini hızlandırmak. Rapora göre gelişmekte olan ülkeler küresel yenilenebilir enerji gücünün yarısından fazlasına sahip. Bu doğrultuda, sürekli gelişen teknolojiler sayesinde artık yeninelenebilir enerjiye yatırım yapan ülkeler enerji konusunda söz sahibi olacak. REN21’e göre tüm insanların ihtiyaç duydukları enerjiyi yenilenebilir enerji kaynaklarından sağlamak ekonomik açıdan da mümkün. Bu durumda, nükleer enerjiye yatırım yapan Türkiye’nin yarışın neresinde kalacağını tahmin etmek zor değil.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çise Ünlüer (18 Eylül 2011)&lt;br /&gt;ciseunluer@gmail.com&lt;br /&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/5285199423918731668-1451376871219937607?l=ciseunluer.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://ciseunluer.blogspot.com/feeds/1451376871219937607/comments/default' title='Post Comments'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://ciseunluer.blogspot.com/2011/09/yenilenebilir-enerji-ile-gelecegi.html#comment-form' title='0 Comments'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/5285199423918731668/posts/default/1451376871219937607'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/5285199423918731668/posts/default/1451376871219937607'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://ciseunluer.blogspot.com/2011/09/yenilenebilir-enerji-ile-gelecegi.html' title='Yenilenebilir Enerji ile Geleceği Yakalamak'/><author><name>Cise Unluer  (BEng MSc DIC)</name><uri>http://www.blogger.com/profile/17849854866655504420</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='18' height='32' src='http://1.bp.blogspot.com/_pdFeCc3qdAg/TB3-BbyAE_I/AAAAAAAAAII/yVuB10Z1nnw/S220/DSC06916.JPG'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://3.bp.blogspot.com/-_xzvfYbxSWg/TnP8V_K0GqI/AAAAAAAAAQU/ORXcWQxcJto/s72-c/117.+yazi.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-5285199423918731668.post-6670322327714849542</id><published>2011-09-09T20:50:00.000-07:00</published><updated>2011-09-09T20:50:52.755-07:00</updated><title type='text'>Bir Fika’nın kırk yıl hatırı var!</title><content type='html'>&lt;br /&gt;&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;a href="http://2.bp.blogspot.com/-RwHxrJg2WME/TmreMsAZKMI/AAAAAAAAAQQ/hsh6OP6DSu8/s1600/DSC01281.JPG" imageanchor="1" style="margin-left: 1em; margin-right: 1em;"&gt;&lt;img border="0" height="214" src="http://2.bp.blogspot.com/-RwHxrJg2WME/TmreMsAZKMI/AAAAAAAAAQQ/hsh6OP6DSu8/s320/DSC01281.JPG" width="320" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;İsveçliler’in günlük alışkanlıklarından bir tanesi ‘Fika’ diya adlandırdıkları kahve ve yanında yenilen tatlı keyfi. Genellikle günde 2 defa gerçekleştirilen bu aktivite, sabah 9 ve öğleden sonra 3 civarı ülke genelinde çalışma arası molası olarak ortamları renklendiriyor. İsveç’te fika olmadan toplantı olmaz diye hatırlatıyor Manuela.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;b&gt;Eşitliğe verilen önem&lt;/b&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Genellikle eşitliğe inanıyor İsveç halkı. Başka ülkelerden çalışmak için gelen insanları eşit görerek, onları halka kazandırmak istiyor. İsveç’e okumak için Amerika, Nijerya ve Almanya gibi başka ülkelerden gelen birçok yabancı öğrenci ile tanışıyorum konferansta. Bu öğrencilerin nerdeyse tümü eğitimleri boyunca kendi istekleri ile İsveççe öğrenmiş. Eğitimlerini tamamlayınca da ülkelerine geri dönmek yerine İsveç’te hayatlarını sürdürmek istemelerinden bu ülkeyi ne kadar sevip benimsedikleri kolaylıkla anlaşılıyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İsveçliler’in “Lagom” diye bir sözü var. Lagom “ne çok az ne çok fazla” anlamına geliyor. Kahvenin yanında istenilen şeker miktarını belirlemek gibi basit kullanımlardan insan karakterini anlatmaya kadar geniş bir kullanıma sahip lagom kelimesi. İnsanların ne çok hırslı ne de çok mütevazi, sadece dürüst olmaları teşvik ediliyor. Başarıyı hırslı, rekabete dayalı bir sisteme göre değerlendiren Amerika’ya kıyaslandığı zaman tam tersine, kişisel başarıların gösteriş yapacak şekilde gözler önüne sürülmesi İsveç’te takdir gören bir davranış değil. Tam tersine, insanların iyi oldukları yanlarını başkalarını desteklemek için mütevazi bir şekilde kullanmaları teşvik ediliyor. Belirli yönlerden zayıf olan insanlara fazladan destek veriliyor, herkesin eşit seviyeye gelmesine önem gösteriliyor İsveç’te. Eğitim ve çalışma ortamlarında eksiklik gösteren insanlar arkadaşlarından eleştirinin tersine destekleyici ve yapıcı öneriler alarak gelişimlerine olumlu bir şekilde katkıda bulunuluyor. Çünkü burda “eşitlik” gerçekten önemli bir kavram.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;b&gt;Araba girmeyen yollar&lt;/b&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İsveç’in diğer bir güzel yanı yaygın bir şekilde ülkenin tüm noktalarına kolay ulaşımı sağlayan toplu taşımacılığı. Helsingborg dahil olmak üzere çoğu şehirde arabaya ihtyaç duymadan yaşanılabiliyor. Kentin taşlı sokaklarından bisikletleri ile geçen insanları görmek insana mutluluk veriyor. Bisikletle gidilemeyecek mesafeler de rahatlıkla tren veya otobüslerle gidilebiliyor. Ayda 110 Euro kadar bir ücrete 1 ay boyunca Scania şeklinde adlandırılan İsveç’in tüm güney bölgelerini sınırsız miktarda ziyaret edebilirsiniz. Scania (İsveççe’de “Skane”) bölgesi İsveç’in güneyindeki 25 ili içine alan bölge. Scania’nın en büyük şehri olan Malmo 300,000lik nüfusuyla İsveç’de en çok insanın yaşadığı üçüncü büyük şehir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;b&gt;Helsingborg’da yeşil yaşam&lt;/b&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Konferansın yer aldığı Helsingborg kenti tarihi binalarla dolu. İnsanlar tarihle iç içe yaşıyorlar ama çevreye olan saygılarından herşey yüzlerce sene önceki gibi aynen duruyor. Her ne kadar da hayranlık duyulacak bir olay olsa da, İsveç yönetimi, nerdeyse tümü tarihi önem taşıyan binalara verilecek herhangi bir zararı önlemek için bu yapılara güneş panelleri ve benzeri yenilenebilir enerji aygıtları takılmasına izin vermiyor. Ancak bölgede yaşayan gençler bir araya gelerek bu ve benzeri konularda adımlar atıyorlar, tarihlerini yok etmeden geleceklerini kurma yolunda çalışıyorlar. Girişimlerinden bir tanesi yaşadıkları bölgelerde kendi organik yiyeceklerini yetiştirmek. Bu gençler, biraraya gelerek kendi yarattıkları şebekelerde ürettiklierini birbirleri ile paylaşıyor, yetenekli oldukları alanlarda başkalarına yardımcı oluyorlar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Doğruyu söylemek gerekirse İsveç, İngiltere ve Almanya başta olmak üzere Avrupa’nın diğer ülkeleri kadar geri dönüşüm yapmıyor. Konferansın devam ettiği 4 gün boyunca yaklaşık 4000 tane plastik bardak kullanıldığını ve bunların geri dönüşüm yerine çöpe gittiklerini öğreniyorum organizatörlerden. Sürdürülebilirlik konulu bir toplantı olunca insan ister istemez işin bu yönünü de düşünmeden edemiyor. Daha sonra tanıştığım, önceleri politikacı olan ama daha sonra iletişim okumak için üniversiteye geri dönen İsveçli anne Tutti’den öğreniyorum ki yaşam alanlarında da durum çok farklı değil. Tutti’ye göre evlerde de geri dönüşüm yapmaları için her aileye gereken bilgi ve malzemeler verilmiyor. Avrupa’nın İngiltere ve Almanya başta olmak üzere farklı ülkelerindeki yerleşim yerlerinde yaygın olarak görülen geri dönüşüm kutuları burada nadiren karşınıza çıkıyor. İnsanlar evlerinde kullandıkları yiyecek paketlerinin ve diğer tüm malzemelerin geri dönüşümünü yapmak için arabalarına atlayıp en yakın geri dönüşüm malzemelerine götürmeleri gerekiyor. Bu zorluk da ister istemez geri dönüşüme verilen önemi ve bununla bağlantılı olarak yapılan geri dönüşümün miktarını azaltıyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;b&gt;Evinizde İsveç’ten bir parça&lt;/b&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bize biraz uzak olsa da çoğumuzun evinde İsveç’ten bir parça var – IKEA! İsveç kökenli uluslararası mobilya mağazasının, çoğu Avrupa, Kuzey Amerika, Asya ve Avustralya’da bulunan, tolam 38 farklı ülkede 313 mağazası bulunuyor. IKEA 1943 yılında o zaman 17 yaşındaki Ingvar Kamprad tarafından İsveç’te kuruldu. Firma kurucusunun isminin baş harflerine ek olarak doğduğu çiftlik Elmtaryd ve evinin bulunduğu İsveç’teki Agunnaryd bölgesinin baş harflerinin bir araya gelmesi ile IKEA ismi oluştu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ülkesinin yeşil yaklaşımına paralel olarak, IKEA dünyadaki tüm firmalara örnek olacak bir harekette bulundu ve kullandığı enerjinin tamamını yenilenebilir enerji kaynaklarından sağlamak için 2012 yılının başında İsveç’te inşaatına başlanacak olan rüzgar türibini çiftiğine ek olarak İngiltere’de 39000 adet güneş paneli kurmayı planladığını açıkladı. IKEA’nın bugün Danimarka, Fransa, ve Almanya’da rüzgar santralleri bulunuyor. Bu plana eklemek istediği yeni girişimleri ile birlikte firma yenilenebilir enerji konusundaki yükümlülüklerini yerine getiriyor. IKEA getirdiği bu yenilikler sayesinde 100% yenilenebilir enerji hedefine biraz daha yaklaşarak yenilenebilir kaynaklardan üretilecek olan elektriğin sağlayacağı tasarrufu fiyatlarına da yansıtarak müşterisi sayısını ve memnuniyetini artıracak.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yaz aylarını arkada bırakmış olsak da, İsveç’i bir sonraki tatil planlarınızı yaparken düşünmenizi tavsiye ederim. Yeşil doğası, insan sevgisi, ve eşitliğe verilen önemi ile İsveç’i ilk görüşte sevmemeniz imkansız!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çise Ünlüer (11 Eylül 2011)&lt;br /&gt;ciseunluer@gmail.com&lt;br /&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/5285199423918731668-6670322327714849542?l=ciseunluer.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://ciseunluer.blogspot.com/feeds/6670322327714849542/comments/default' title='Post Comments'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://ciseunluer.blogspot.com/2011/09/bir-fikann-krk-yl-hatr-var.html#comment-form' title='0 Comments'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/5285199423918731668/posts/default/6670322327714849542'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/5285199423918731668/posts/default/6670322327714849542'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://ciseunluer.blogspot.com/2011/09/bir-fikann-krk-yl-hatr-var.html' title='Bir Fika’nın kırk yıl hatırı var!'/><author><name>Cise Unluer  (BEng MSc DIC)</name><uri>http://www.blogger.com/profile/17849854866655504420</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='18' height='32' src='http://1.bp.blogspot.com/_pdFeCc3qdAg/TB3-BbyAE_I/AAAAAAAAAII/yVuB10Z1nnw/S220/DSC06916.JPG'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://2.bp.blogspot.com/-RwHxrJg2WME/TmreMsAZKMI/AAAAAAAAAQQ/hsh6OP6DSu8/s72-c/DSC01281.JPG' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-5285199423918731668.post-3678081880445780851</id><published>2011-09-02T21:37:00.000-07:00</published><updated>2011-09-02T21:38:27.543-07:00</updated><title type='text'>Danimarka’dan İsveç’e</title><content type='html'>&lt;br /&gt;&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/-TXIH8j1o__I/TmGvDfRqHRI/AAAAAAAAAQM/4T0thsW_NME/s1600/DSC01216.JPG" imageanchor="1" style="margin-left: 1em; margin-right: 1em;"&gt;&lt;img border="0" height="214" src="http://3.bp.blogspot.com/-TXIH8j1o__I/TmGvDfRqHRI/AAAAAAAAAQM/4T0thsW_NME/s320/DSC01216.JPG" width="320" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;Geçen haftalarda LERU (League of European Research Universities) tarafından organize edilen “Equal and Sustainable Infrastructures” (Eşit ve Sürdürülebilir Altyapılar) konferansına katıldım. Konusundan daha gitmeden çok ilgimi çekeceğini bildiğim konferansın başladığı andan son dakikaya kadar sunulan ve tartışılan her konuyu sizinle paylaşmak, öğrendiklerimi anlatmak için hiç durmadan notlar aldım. Ama önce sizlere biraz konferansın yer aldığı ülkeden ve buranın kültüründen bahsetmek istiyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İsveç’teki Lund Üniversitesi’nin Helsingborg’daki kampüsünde gerçekleşen konferansta sürdürülebilir su kullanımından cinsiyet eşitliğine, atıkların ihtiyaç duyulan kaynaklara dönüştürülmesinden kentsel yenileme projelerine kadar farklı konular tartışıldı. Sabah oturumlarında kendi alanlarında uzman olan araştırmacıların konuşmalarının ardından günün geri kalanında konferansa katılan öğrenciler farklı tartışma guruplarına ayrılarak daha önceden belirlenmiş sürdürülebilirlikle ilgili çeşitli konularda fikir üreterek bilgi alışverişinde bulunma fırsatı buldu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Avrupa’nın en iyi üniversiteleri arasında yer alan Lund Üniversitesi 1666 yılında kuruldu. Okulda eğitim gören 46000 öğrenciden yaklaşık 3000’i doktora yapıyor. Üniversite’nin toplam 8 fakültesi, 6000 çalışanı var. Burda araştırma yapan 562 profesörden yüzde on sekiz (18%)’i kadın. Üniversite özellikle cinsiyet eşitliği konusuna çok önem verdiğinden bu oranı en az yüzde elli (50%)’ye kadar çıkarmak için çeşitli çalışmalar sürdürüyor. Mühendislik, hukuk, tıp, ve birçok farklı bilim dalında eğitim veren üniversitenin esas kampüsünün bulunduğu Lund şehrine ek olarak Helsingborg, Malmo ve Ljungbyhed bölgelerinde de farklı kampüsleri bulunuyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İsveç’in dili bir Kuzey Cermen dili olan ve Norveççe gibi dillerle yakın akraba olan İsveççe’dir. 1 Ocak 1995'ten beri Avrupa Birliği'nin üyesi olan ülke halen kendi para birimi olan İsveç Kronu’nu kullanıyor. Helsingborg ülkenin güneyinde yer alan 95000 nüfuslu bir deniz kenti. Kent, Danimarka'ya ve Avrupa'nın Baltık kentlerine olan yakınlığından ötürü, tarihi boyunca önemli bir konumuda olmuştur. Helsingborg’a Danimarka’nın başkenti Kopenhag’dan trenle veya Danimarka sınırındaki Helsingor şehrinden feribotla ulaşmak mümkün. Biraz daha zahmetli olsa da ben oyumu tren yerine feribottan yana kullandım. Bu yolla Danimarka ve İsveç arasındaki denizde kısa bir seyahat edebilir, İsveç kıyılarına yaklaşırken ülkenin güzelliğine yakından şahit olabilirsiniz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Helsingborg’a varan feribotun hemen suyun yanındaki tren istasyonunun tam yanında durması ve feribotla ülkeye ulaşan yolcuların direk olarak merkezi tren istasyonuna inmesi büyük bir avantaj. Danimarka ve İsveç birbirine o kadar yakın ki nerdeyse bir ülke hissi veriyorlar. Aralarında tatlı bir rekabet bulunan iki ülke de insanın gözüne yaşanılası bir ortam sunuyor. Buraya okumak için gelen nerdeyse tüm yabancı öğrenciler kısa bir süre içinde kendi istekleriyle aldıkları ek kurslar sayesinde İsveççe öğreniyor, bu dilin öğrenilmesi kolay bir dil olduğunu düşünüyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İsveç’in vatandaşlarına sunduğu en iyi olanaklardan biri bedava üniversite eğitimi! Buna ek olarak devlet ihityacı olan tüm öğrencilere kişisel ihtiyaçlarını karşılamak için her sene belirli bir miktar burs da veriyor. Konferans’a katılan öğrencilerden aslen Alman ama son 6 senedir İsveç’te yaşayan Manuela ile İsveç kültürü ve burda öğrenci hayatı hakkında sohbet etme fırsatı buldum. Manuela tüm sene boyunca kaldığı yurt için yaz aylarında kira ödemediğinden bahsediyor. Öğreniyorum ki İsveç, haziran başından ağustos ayı sonuna kadar yazları 3 ay boyunca yurtlarda kalmak isteyen öğrencilerinden kira almıyor. Çünkü yaz mevsiminde okulların kapanmasını fırsat bilerek farklı mesleklerde çalışan ve bu yolla kendi geçimlerini sağlamaya çalışan öğrencilere devlet de destek olmak istiyor. Üniversite’nin esas kampüsünün bulunduğu Lund şehrinde dönem boyu ödenen öğrenci yurtlarının ücretleri İngiltere’deki fiyatların nerdeyse yarısı kadar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İsveç’in sınır komşuları batı ve kuzeyden Norveç, doğudan ise Finlandiya'dır. Konferansta Finlandiya’lı Eeva ile tanışıyorum. 5,400,000 nüfuslu Finlandiya’da insanların genellikle yönetimden mutlu olduklarından, finansal açıdan kötü günler geçiriyor olsa da Avrupa Birliği’nin bir parçası olmaktan memnun olduklarını konuşuyoruz Eeva ile. Günün sonunda Finlandiya küçük bir ülke olduğundan büyük bir gücün parçası olmak onlara güven veriyor. İsveç gibi Findlandiya da öğrencilerine tamamen ücretsiz üniversite eğitimi sunuyor. Bu yetmezmiş gibi bir de üniversitede okumak isteyenleri ödüllendirmek, üniversite eğitimini teşvik etmek için her ay 350 Euro civarında bir miktarı her öğrencisine destek olarak veriyor. Yani öğrenciler okudukları süre boyunca ödeniyorlar! Eğitime önem veren insanların bu ülkeleri imrenmemesi mümkün değil.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Güneyinde yer alan Öresund Köprüsü ile Danimarka'ya bağlı olan İsveç’in kültürünü anlatıyor Manuela. Anlattıklarından insanların birbirine olan saygısı ön plana çıkıyor. İnsanlar arasında hiyerarşinin pek olmadığını öğreniyorum. Bunun en güzel örneği ülkedeki aile yapısı. İsveçli aileler çocuklarını birer yetişkin birey olarak görüyor. Bizim alışkın olduğumuz aile yapısının tersine, İsveç’te anne babalar çocuklarının küçük yaştan itibaren kendi seçimlerini yapmalarını teşvik ediyor. Aile içinde çocukları da ilgilendiren konularda çocukların da fikrini alan veliler, çocuklarının düşüncelerine saygı duyuyorlar. Bu şekilde yetişen çocuklar çoğunlukla kendi ayakları üzerinde duran, kendinden emin bireylere dönüşüyor. Özellikle ülkesi Almanya’nın otoriter yönetimine kıyaslandığı zaman bunun ne kadar farklı bir yetiştiriliş tarzı olduğuna dikkat çekiyor Manuela.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İnsanlar arasındaki saygı ve hiyerarşi eksikliğinin bir başka güzel örneği çalışma ortamları. İsveçli yöneticilerin çalışanlarına kahve yapması alışılagelmiş bir hareket. Seviye farkı olmaksızın çalışanlar birbirlerine bir takdir ve nezaket göstergesi olarak saygılı davranmayı kültürlerinin bir parçası haline getirmiş. Bunu konferansın açılışını yapan bölüm başkanının tavırlarından bile kolayca anlamak mümkün. Tüm katılımcıları arkadaş canlısı ve güvenilir bir yaklaşımla selamlayan İsveçli profesör, herkesi kısa zamanda rahat hissettirmeyi başarıyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Genel olarak İsveçliler birbirlerine güveniyor. Mesela herhangi bir devlet dairesini telefonla arayarak hiçbir kimlik ve benzeri bilgiye gerek duyulmadan işinizi rahatlıkla görebiliyorsunuz. Çünkü kimse sizin yalan söyleyebileceğinizi düşünmüyor, size güvendiğinden işinizi zorluk çıkarmadan hallediyor. Hasta olduğundan dolayı ders kaçıran öğrenciler bir sonraki gün öğretmenlerine bunu söylediklerinde rapor getirmeden rahatlıkla derse katılabiliyor çünkü dersi veren eğitimciler öğrencilerine güveniyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Önümüzdeki hafta Helsingborg kentinden ve İsveç geleneklerinden bahsedecek, ülkenin sosyal yapısına değineceğiz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çise Ünlüer (4 Eylül 2011)&lt;br /&gt;ciseunluer@gmail.com&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/5285199423918731668-3678081880445780851?l=ciseunluer.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://ciseunluer.blogspot.com/feeds/3678081880445780851/comments/default' title='Post Comments'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://ciseunluer.blogspot.com/2011/09/gecen-haftalarda-leru-league-of.html#comment-form' title='0 Comments'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/5285199423918731668/posts/default/3678081880445780851'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/5285199423918731668/posts/default/3678081880445780851'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://ciseunluer.blogspot.com/2011/09/gecen-haftalarda-leru-league-of.html' title='Danimarka’dan İsveç’e'/><author><name>Cise Unluer  (BEng MSc DIC)</name><uri>http://www.blogger.com/profile/17849854866655504420</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='18' height='32' src='http://1.bp.blogspot.com/_pdFeCc3qdAg/TB3-BbyAE_I/AAAAAAAAAII/yVuB10Z1nnw/S220/DSC06916.JPG'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://3.bp.blogspot.com/-TXIH8j1o__I/TmGvDfRqHRI/AAAAAAAAAQM/4T0thsW_NME/s72-c/DSC01216.JPG' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-5285199423918731668.post-968450672264918122</id><published>2011-08-26T21:50:00.000-07:00</published><updated>2011-08-26T21:50:35.064-07:00</updated><title type='text'>Bali’ye Doyamayanlar İçin</title><content type='html'>&lt;br /&gt;&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;a href="http://2.bp.blogspot.com/-AE7j5--j_hA/Tlh3kDWwmJI/AAAAAAAAAQI/Oj6k3liw6vE/s1600/DSC09126.JPG" imageanchor="1" style="margin-left: 1em; margin-right: 1em;"&gt;&lt;img border="0" height="320" src="http://2.bp.blogspot.com/-AE7j5--j_hA/Tlh3kDWwmJI/AAAAAAAAAQI/Oj6k3liw6vE/s320/DSC09126.JPG" width="214" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Uzakdoğu kültürünü biraz biliyorsanız, buraların insanının dine verdiği önemi de az çok duymuşsunuzdur. Bu ülkelerin çoğunda yaşayan insanların inançlarına duyduğu saygıyı ihtişamlı tapınaklarından anlamak mümkün olduğu gibi, Bali’de de bu tapınaklara sık sık rastlanılıyor. Görülmesi gerekenlerin başında “Ana Tapınak” olarak bilinen 11. yüzyılda inşa edilmiş Pura Besakih Tapınağı geliyor. Bali Adası’nda bulunan ve yıllar önce binlerce kişinin ölümüne neden olan yanardağların da insanda ilgi uyandırmaması imkansız.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bali Adası'nda tapınakları gezmek, alışveriş yapmak, başka yerlerde göremeyeceğiniz nerdeyse gerçek dışı doğal güzelliklerini, yanardağları keşfetmek ve tabii göz kamaştıran mükemmel beyaz kumsallarında, masmavi denizinde dilediğiniz gibi keyif yapmak, spor aktivitelerinde bulunmak mümkün. Tapınak, doğa gezisi, orman, ve pirinç tarlaları yerine eğlenceye doymak isteyenler için de Bodrum’u andıran adanın güneyindeki Kuta bölgesi tercih edilebilir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bali Adası’nın resim atölyelerinden heykeltraş merkezlerine, tahta oymacılığından gümüş ve altından yapılmış el işi takılara kadar farklı sanat türlerinin merkezi olan Ubud bölgesinde bulunan tapınakların yanında, “Maymunlar Ormanı” olarak adlandırılan alanı ziyaret etmeden dönmemek gerek.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Adaya görsel bir zenginlik katan pirinç tarlalarının görünüşünden anlaşılacağı gibi, Bali’de yenilen nerdeyse tüm yemeklerin yanında gelen kendi yetiştirdikleri pirinçle karşılaşmamak imkansız. Bali halkının hayatta kalma mücadelesinin önemli bir parçası olan pirinç, dini inanışlarında da yer alıyor. Hinduizm inançları ile doğru orantılı olarak nerdeyse her gün dini bir kutlama olarak karnaval havasında geçtiğinden adada geçirilen süreçte Bali halkının yöresel danslarını izlemek mümkün.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Pirince ek olarak değişik bitkilerden yapılan yemeklerin tadına bamak, özellikle taze egzotik meyveler veya muz yaprağı gibi değişik tatların kullanıldığı farklı tabakları denemek gerek. Ada halkının çok büyük bir kısmı daha ekonomik olduğu için ulaşımını motosikletle sağladığından, yollarda arabadan çok motosikletleri üzerinde seyehat eden aileleri görüyorsunuz. Başka ülkelerden gelen ziyaretçiler için de ada içi ulaşım için en sevimli ulaşım seçeneği, kolaylıkla kiralanan bisiklet ya da motosikletler olacaktır. Ancak bu konuda deneyimi olmayanlar için Bali’nin hızlı trafiği tehlikeli olabileceğinden başka alternatifler de düşünülebilir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Peki Bali’ye nasıl gidilir? Kıbrıs’tan ulaşmanın en kolay yolu İstanbul’dan Singapur, Hong Kong veya Bangkok’tan aktarmalı olarak uçmak. Bu yolculuk yaklaşık 20 saat sürüyor. Bali’den Jakarta'ya uçuş süresi yaklaşık 1.5 saat, Singapur'a 2.5-3 saat, Hong Kong'a 4.5 saat ve Sydney/Melbourne'e 5.5-6 saat civarıdır. İlk bakışta uzun bir yolculuk olduğundan insanın gözünü korkutsa da, bu kadar uzun bir yolun ardından varmak isteyeceğiniz tek yer Bali olacaktır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bali ile ilgili bilmeniz gerekenler: para birimi Endonezya Rupiahı, resmi dil Bahaya Endonezyaca’dır. Ancak halkın çoğu İngilizce de anladığından çat-pat anlaşmak mümkün. Gerek sokakta yön sorma gerekse anlamadığınız bir konuda tavsiye olsun, Bali halkı canayakınlığı ile yardım etmeye her zaman hazır. Kasım-Mayıs arasında olan yaz aylarında sıcaklık ortalama 27-35˚C, kışın ise 18-25˚C arasındadır. Nerdeyse her mevsim yağmur görülür. Bali’ye en yakın Türk konsolosluğu Jakarta’da bulunur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bali her ne kadar turizm alanında popüler bir yer olsa da, bölge halkı düşündüğünüzden çok daha fakir ve kötü yaşam şartlarıyla savaşmak zorunda. Bunlara rağmen genel olarak “mutlu” bir tablo çizen yerliler, güler yüzlü ve her zaman yardımsever. Ubud bölgesi gibi birçok farklı yerde sanatlarını sergileyen ve gelen turistlerin ilgisini çekerek eserlerini satmaya çalışan halkla pazarlık yapmak fiyatları düşürecek olsa da, bu süreçte alacağınız herhangi bir ürünün onların hayatında ne kadar fark yapacağını unutmadan davranmak en doğrusu olacaktır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Dünyanın dört bir yanından gelen turistlerle gelişmiş ve büyümüş olsa da, Bali’yi tanınmış birçok tatil yerinden farklı kılan en önemli özelliği özünden, geleneklerinden, göreneklerinden ve inançlarından ödün vermemiş olmasıdır. Bali, her sokağında görebileceğiniz tapınaklar, heykel atölyeleri, binalar, adaya öz yaşam tarzları ile adeta bir kültür mozaiğini gözler önüne seren eşsiz bir yerdir. Turistler’e alışkın yerli halk, adayı ziyaret edenlerin, dini kutlamalar dahil olmak üzere kendi kültürlerini yansıttıkları ortamlarına girmesinden rahatsızlık duymuyor. Bu nedenden bu güzel adayı ziyaret ederken, bölge halkının alışkanlıklarına saygı duymak gerekir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Eğer Amerikalı komedyen Bob Hope gibi “Başka ülkelerde neler olduğunu başkalarından dinlemektense, kendi gözümle görmek isterim” diyenlerdenseniz, Bali’yi bir sonraki tatil planlarınızı yaparken düşünmenizi tavsiye ederim. İçinizde huzur, yüzünüzde dinlenmiş olmanın getirdiği gülümseme, ve eşi benzeri olmayan bir kültüre tanıklık etmenin verdiği heyecanla Bali’den ayrılırken, bölge halkının kendi geliştirdiği oyma işçiliği sanatıyla yarattığı eserlerden almayı unutmayın.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çise Ünlüer (28 Ağustos 2011)&lt;br /&gt;ciseunluer@gmail.com&lt;br /&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/5285199423918731668-968450672264918122?l=ciseunluer.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://ciseunluer.blogspot.com/feeds/968450672264918122/comments/default' title='Post Comments'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://ciseunluer.blogspot.com/2011/08/baliye-doyamayanlar-icin.html#comment-form' title='0 Comments'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/5285199423918731668/posts/default/968450672264918122'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/5285199423918731668/posts/default/968450672264918122'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://ciseunluer.blogspot.com/2011/08/baliye-doyamayanlar-icin.html' title='Bali’ye Doyamayanlar İçin'/><author><name>Cise Unluer  (BEng MSc DIC)</name><uri>http://www.blogger.com/profile/17849854866655504420</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='18' height='32' src='http://1.bp.blogspot.com/_pdFeCc3qdAg/TB3-BbyAE_I/AAAAAAAAAII/yVuB10Z1nnw/S220/DSC06916.JPG'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://2.bp.blogspot.com/-AE7j5--j_hA/Tlh3kDWwmJI/AAAAAAAAAQI/Oj6k3liw6vE/s72-c/DSC09126.JPG' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-5285199423918731668.post-5308949113340609775</id><published>2011-08-19T18:23:00.000-07:00</published><updated>2011-08-19T18:23:15.601-07:00</updated><title type='text'>Büyülü Bir Cennet: Bali</title><content type='html'>&lt;br /&gt;&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;a href="http://4.bp.blogspot.com/-Ztr2_mseSBo/Tk8MeHQJMjI/AAAAAAAAAQE/DLbZZMbuhcQ/s1600/DSC08927.JPG" imageanchor="1" style="margin-left: 1em; margin-right: 1em;"&gt;&lt;img border="0" height="320" src="http://4.bp.blogspot.com/-Ztr2_mseSBo/Tk8MeHQJMjI/AAAAAAAAAQE/DLbZZMbuhcQ/s320/DSC08927.JPG" width="214" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Öyle bir yer hayal edin ki güneşin doğuşunu seyredeceğiniz plajlardan dalış yapacağınız koylara, zevkle deneyeceğiniz çeşitli egzotik meyvelere, pirinç tarlalarına bakıp dinleneceğiniz ve sonsuz huzur sunan alanlarda tüm sıkıntılarınızı unutacağınız...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bali Adası, dünyanın en büyük takımada devleti olan Endonezya’nın binlerce adasından sadece biri, ama öyle basite alınacak bir yer değil. İnsanı ilk görüşte kendine hayran bırakacak, insanların zulümüne uğramamış, yeryüzündeki tüm renklerin ahenginin izlenebileceği manzarası ve muhteşem doğasıyla insanı davet eden büyülü bir cennet.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ama esas konumuz Endonezya’nın en büyük turizm kaynağı Bali’nin tatilcileri mıknatıs gibi çeken doğal güzellikleri, kilometrelerce uzanan enfes kumlu sahilleri, resim gibi pirinç terasları, 3000 metre yükseklikteki aktif yanardağı, krater gölleri ve egzotik yaban hayatı ile tropikal ormanları, denizi veya manzarası değil. Her ne kadar da dünyanın dört bir yanından gelen turistlere sunduğu gelişmiş olanakları ile farklı bir resim çizse de, Bali, özünden, geleneklerinden, göreneklerinden ve inançlarından ödün vermemiş bir yer. Adanın her sokağında görülen tapınaklar, heykel atölyeleri, binalar, yaşam tarzları ile bir kültür mozaiğini gözler önüne seriyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Batıda Java ve Lombok, doğuda diğer Lesser Sunda Adaları (Sumbawa, Flores, Sumba and Timor) ile komşu olan 4 milyon nüfuslu Bali’nin başkenti Denpasar'dır. Bu nüfusun yüzde doksan üç (93%)’ü Hindu, geri kalan kesimin çoğunluğu ise müslümandır. Dans, heykelcilik ve resim gibi sanat dalları ile harmanlaşmış Bali’nin para birimi Endonezya Rupiahı, resmi dili ise Bahaya Endonezyaca’dır, ancak İngilizce kullanarak anlaşmak da mümkün. Birkaç asır önce Bali ekonomisi genellikle tarım üzerine kurulmuş olsa da son zamanlarda turizm yüzde seksen (80%) ile adanın en büyük endüstrisi olarak yerini almıştır. Bu nedenden dolayı Bali bugün Endonezya'nın refah seviyesi en yüksek bölgelerinden biridir. Tabii bu “yüksek” refah seviyesi Endonezya genelinde yüksek olmakla birlikte, dünyadaki gelişmiş ülkelere kıyaslandığı zaman Bali vatandaşlarına iyi bir yaşam kalitesi için gereken tüm imkanları sunamayan fakir bir ülkedir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ama bu durum ada yerlilerinin ziyaretçilere olan tavrında herhangi bir olumsuzluğa neden olmamıştır. Tam aksine, Bali’nin insanları cana yakınlıkları ile bilinir. Adanın yemyeşil pirinç tarlalarını, mistik kültürünü, renkli törenlerini, egzotik doğasını ve yumuşak iklimini severek paylaşan yerliler, inançlarına uygun bir şekilde düzenledikleri kutsal tapınaklarına ve kutlamalara ziyaretçilerin girmesine izin veriyor. Zaten adaya ilk indiğiniz andan itibaren insanların cana yakınlığı göze çarpan etkenlerden biri.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bali’nin tarihinden kısaca bahsedecek olursak, milattan önce 2000 yıllarında Tayvan'dan göç eden Avusturonezyalılar tarafından yerleşim birimi olarak kullanıldığından dolayı Bali halkı kültür ve dil yapısı açısından Filipinler ile benzerlikler gösterir. Zamanla kendi şeklini alan Bali kültürü, milattan sonra 1. yüzyıldan itibaren Hint ve Çin kültürlerinden önemli bir biçimde etkilendiği gibi, özellikle çok kapsamlı ve geniş bir din olan Hinduizm’in bölgedeki kültüre güçlü etkileri günümüze kadar gelmiştir. "Bali dwipa" (Bali Adası) ismi ilk kez milattan sonra 914 yılında yazılan kitabelerde "Walidwipa" olarak geçer. Subak adı verilen ve pirinç yetiştiricliğinde kullanılan kompleks sulama sistemi de bugün hala bazı dini ve kültürel geleneklerde izlerine rastlanılan bu dönemde geliştirilmiştir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;1343 yılında Bali'de sömürge kuran Hindu Majapahit İmparatorluğu’nun 15. yüzyılda düşüşe geçmeye başlamasıyla Endonezya'nın başkenti Jakarta'nın da üzerinde bulunduğu Java adasından Bali'ye göç başladı. Bu göçün çoğunluğunu entelektüeller, sanatçılar, din adamları ve müzisyenler oluşturduğundan bugün Ubud başta olmak üzere Bali’nin birçok yerinde sanatla uğraşan birçok insan bulunmaktadır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Avrupalılar’ın Bali’ye gelmesiyle adadaki dengeler değişir. 1585 yılında bir Portekiz gemisinin Bali adasına varmasından sonra 1597 yılında Hollandalı kaşif Cornelis de Houtman Bali’ye ulaştı. Zamanla gelişen baskılar doğrultusunda, Hollanda sömürgesi 19. yüzyılda bütün Endonezya takımadalarını kontrolü altında tutuyordu. Hollanda'nın Bali üzerindeki ekonomik ve siyasi kontrolü ise 1840'larda adadaki farklı krallıkları birbirlerine düşürmek yoluyla güçlerini azaltma şeklinde başladı. 1890’lı yılların sonlarında adadaki krallıklar Hollanda sömürgesinin kışkırtması ve oyunlarıyla birbirleriyle savaşmaya yöneldi. İkinci Dünya Savaşı boyunca da Japonya tarafından işgal edilmesi ve daha sonra 1963 yılında Agung Yanardağı’nın patlamasıyla Bali halkı zorlu dönemler geçirdi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Basit bir kıyas yapacak olursak, Avrupa’nın neresine gidersek gidelim, Doğu’nun o mistik duruşunu, tropik iklimini, gizemli doğasını bulmak imkansıza yakın. Ama tabii her ülkenin ziyaretçilerine sunduğu “güzellikler” farklı. Avrupa’nın çoğu yerinde gökdelenler arasında teknolojiye boğulabilir, gelişmiş yollarda konfolu bir şekilde seyahat edebiliriz. Ancak Bali bunlardan çok farklı maceralarla dolu. Gelişmiş ülkelerden nasibini almış insanlara geleneksel dansçıların bölgeye has gösterilerini izleme fırsatı sunan, tropik içkilerin tadına varırken, bir yandan güneşin üzerine doğduğu okyanusun mavisinin ihtişamında sıkıntıları unutturan gizemli bir yer Bali adası...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çise Ünlüer (21 Ağustos 2011)&lt;br /&gt;ciseunluer@gmail.com&lt;br /&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/5285199423918731668-5308949113340609775?l=ciseunluer.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://ciseunluer.blogspot.com/feeds/5308949113340609775/comments/default' title='Post Comments'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://ciseunluer.blogspot.com/2011/08/buyulu-bir-cennet-bali.html#comment-form' title='1 Comments'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/5285199423918731668/posts/default/5308949113340609775'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/5285199423918731668/posts/default/5308949113340609775'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://ciseunluer.blogspot.com/2011/08/buyulu-bir-cennet-bali.html' title='Büyülü Bir Cennet: Bali'/><author><name>Cise Unluer  (BEng MSc DIC)</name><uri>http://www.blogger.com/profile/17849854866655504420</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='18' height='32' src='http://1.bp.blogspot.com/_pdFeCc3qdAg/TB3-BbyAE_I/AAAAAAAAAII/yVuB10Z1nnw/S220/DSC06916.JPG'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://4.bp.blogspot.com/-Ztr2_mseSBo/Tk8MeHQJMjI/AAAAAAAAAQE/DLbZZMbuhcQ/s72-c/DSC08927.JPG' height='72' width='72'/><thr:total>1</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-5285199423918731668.post-8948713650443130778</id><published>2011-08-12T18:32:00.000-07:00</published><updated>2011-08-12T18:37:21.075-07:00</updated><title type='text'>Slow Food: İyi, Temiz ve Adil</title><content type='html'>&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/-u_h5Evoh2LY/TkXUDCYroUI/AAAAAAAAAP8/Bvoe3PUcgWY/s1600/112..jpg" imageanchor="1" style="margin-left: 1em; margin-right: 1em;"&gt;&lt;img border="0" height="261" src="http://3.bp.blogspot.com/-u_h5Evoh2LY/TkXUDCYroUI/AAAAAAAAAP8/Bvoe3PUcgWY/s320/112..jpg" width="320" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu durumda ilk akla gelen Fast Food türünde besinleri protesto eden bir hareket veya ağır ağır pişirilmiş bir yemeği, tadına vara vara, yavaş yavaş yemekten ibaret bir keyif anlayışı olsa da, Slow Food, uluslar ötesi endüstriyel Fast Food zincirlerine karşı çıkan gelip geçici “zevk” odaklı bir akımın çok daha ötesinde bir anlayış. Gelin daha yakından bakalım.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Yavaş yavaş... keyifle ve tadına vararak... nereden, nasıl geldiğini, geçmişini bilerek, farkına vararak... keşfederek...”. Bu bilinç, dünyada hızla yayılan Slow Food yiyecek kültürünün tüm insanlara yaymak istediği felsefesinin bir parçası. Hareketi temsil eden sembol sürekli yiyerek ağır ağır ilerleyen ve bir anlamda insanoğlunun dünyadaki yolculuğunu temsil eden “salyangoz”. Salyangoz, attığı yavaş, temkinli ancak kararlı adımlarla cüssesinden beklenmeyecek mesafeler aşar, aynı zamanda geçtiği yerlerde iz bırakır. Buna benzer bir şekilde ilerleyen Slow Food hareketi de aynı sembolü salyangoz gibi, çıkış noktasından bugüne inanılmaz mesafeler kat etmiş, izini takip edenleri yanıltmamıştır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Biraz detaya inecek olursak, 1986 yılında Amerikan fast-food zinciri McDonalds’ın Avrupa’nın en büyük fast-food restoranını İtalya’da Roma’nın en önemli ve tarihi meydanı olan İspanyol merdivenleri olarak bilinen yerde açmaya karar vermesiyle birlikte bir de bu yeni açacağı lokantada, menüsündeki yiyecekleri 2 dakikadan daha kısa sürede hazırlayıp müşterilerine servis edeceğine dair garanti vermesiyle dengeler değişir. Çünkü rahatlığıyla bilinen İtalyan toplumu, bu noktaya kadar yemek yemeyi bir zevk olarak gördüğü için, bu zevki aceleye getirmek isteyen Amerikan fast-food zinciri, toplumun alışkanlıklarına ters bir kavram teşkil eder. Bunun üzerine, Slow Food hareketi, Roma’da açılan batı tarzı fast-food restoranlarına karşı bir tepki olarak 1986 yılında İtalya’da Carlo Petrini tarafından başlatılır ve daha sonra 1995'te İsviçre'de, 1998'de Almanya'da ve 2000'de New York'ta kurulan ofisler sayesinde çok geçmeden uluslararası bir hareket halini alır. Günümüzde 45 ülkede 65 bin üyeye ulaşan Slow Food hareketinin sadece İtalya'da 35 bin üyesi bulunuyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Peki tam olarak nedir bu Slow Food hareketi? Ciddi anlamda bir insan hakları savunucusu olan hareketin merkezinde, toprağın sunduğu, insanoğlunun asırlar boyunca mükemmelleştirdiği lezzetlerin zevkine varmak, eşsiz lezzetlerin doya doya tadını çıkarmak geldiği gibi, hızlanan hayatı normal ritmine döndürerek yavaşlatmak hedeflerinden biridir. Büyüklerimizin büyük emekler sarfederek günümüze kadar getirdikleri geleneksel lezzetlerimizi hiçe sayarak tat zevkimizi basitleştiren, yerel lezzetlerin giderek yok olmasına neden olan, amacı sadece para kazanmak olduğu için bu yolda gözü dönmüş bir şekilde önüne çıkan tüm engelleri kültür ve geleneklerimizi hiçe sayarak yok eden fast food şirket zincirlerleriyle mücadele etkmek de Slow Food’un amaçları arasındadır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Günlük hayatın yoğunluğunda çoğumuz bir fast-food jenerasyonuna dönüştüğümüzü ve arkamızdan da bu tür zararlı yiyeceklerin bağımlısı nesiller getirdiğimizi görmezlikten geliyoruz. Unutuyoruz ki gıda tüketiminde sadece doymak değil, lezzet almak da insan hakları arasında gelir. Buna paralel olarak, soframıza ulaşan her yiyeceğin arkadasındaki ütreticilerin haklarının korunması ve yaşam koşullarının iyileştirilmesi de ilgilenilmesi gereken unsurların başında gelir. Hareketi başlatan Carlo Petrini, yiyeceklerin iyi, lezzetli ve kaliteli olması kadar temiz ve adil olması gerektiğine dikkat çeken “Buono, Pulito e Giusto” (Türkçesi “İyi, Temiz ve Adil”) adlı kitabında, politika, ekonomi, jeo-poltika kadar tarih, sosyoloji, antropolojinin de tabağımıza koyduklarımızı yönlendirdiğine dikkat çekiyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu hafta özellikle bu konuya değinmemin nedeni, bu sıralar gündemde olan açlık çeken insanların sorunlarına dikkat çekmek, ve bu konuda çözüm üretmeye çalışan insanların gerçekleştirdiği çalışmaları dile getirmek istememdir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hepimiz çok iyi farkındayız ki insanoğlunun açgözlülüğü nedeniyle dünyada yüzbinlerce insan bugün açlıktan ölme tehdidi altında. Ancak bir diğer taraftan, bu rakamın nerdeyse iki katı sayıda insan Amerika başta gelmek üzere “gelişmiş” olarak nitelendirilen ülkelerde şişmanlık ve yanlış beslenmenin getirdiği hastalıklar yüzünden tedavi görüyor. Şu an nüfusu 7 milyara yakın olan dünyamızda nerdeyse 12 milyar insana yetecek kadar yiyecek üretiliyor olmasına rağmen eşit ve adil bir dağılım sağlanmadığından dolayı bir grup insan açlıktan ölürken, diğer bir yandan yiyecek israfının önüne geçilemiyor. Bu dengede devam ettikçe yaşanan açlık ve yoksulluk sorunlarının önüne yapılan geçici maddi yardımlarıyla geçemeyeceğimiz kesin. Her ne kadar da kendimizi iyi hissetmek adına Afrika için organize edilen yardım kampanyalarına katkıda bulunmaya çalışsak da, bu şekilde kalıcı ve sürdürülebilir bir ilerleme kaydetmemiz mümkün değil.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ziyan edilen yiyecek miktarının önüne geçmek için tüketim alışkanlıklarımızın tekrar gözden geçirilmesi gerekiyor. Bu anlayış doğrultusunda, bilginin esas olduğunu ve öncelikle değerlerimizi tanımamız ve tespit etmemiz gerektiğini savunan Slow Food ve benzeri hareketler, bilinçli bir mücadele için herkesi yüreği iyi, temiz ve adil insanlar olmaya çağırıyor. Hareketin başını çeken Carlo Petrini, gelecek nesillerin yemek alışkanlıklarının dünyanın geleceğini belirleyeceğine inanıyor ve bu nedenle çocukların eğitimine çok önem veriyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Peki Slow Food hareketinden nasıl yararlanabiliriz? İşte birkaç basit tavsiye: Öğrenci yaşı ne olursa olsun, tüm eğitim kurumlarının bahçelerinde ufak da olsa çocukların sebze meyve yetiştirmesini ve toprağı yaşayarak öğrenmesini sağlayacak kullanışlı alanlar oluşturulabilir. Yiyecek sektöründe çalışanlar yeni pişirme ve sunum teknikleri, hijyen ile ilgili hususlar ve gıdaların muhafaza ve taşmacılığı konusunda yeni usul ve yöntemler hakkında eğitilebilir. Geleceğimizi temsil eden genç nüfus sağlıklı ve geleneksel lezzetlerin ve kültürün korunmasını sağlayacak şekilde bilgilendirilebilir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Doğdukları andan itibaren reklam bombardımanına uğrayan ve &amp;nbsp;tüketim canavarlarına dönüşen çocuklarımızı üretici toplulukların sorunlarını paylaşan sorumlu bireyler haline getirmek ve geleneksel lezzetleri gelecek nesillere sağlıklı şekilde taşıyabilmek için gerekli altyapının oluşturulması gerekir. Bu yolda üreticilerden başlayarak gıda endüstrisinin tüm çalışanlarının ortak bir amaç için organize olması büyük önem taşır. Sağlıklı gıda olmadan, sağlıklı yemekten de bahsetmek mümkün olamayacağı gibi, bu doğrultuda yapılan çalışmaların teşvik edilmesi hepimizin yararına olacaktır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çise Ünlüer (14 Ağustos 2011)&lt;br /&gt;ciseunluer@gmail.com&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/5285199423918731668-8948713650443130778?l=ciseunluer.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://ciseunluer.blogspot.com/feeds/8948713650443130778/comments/default' title='Post Comments'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://ciseunluer.blogspot.com/2011/08/slow-food-iyi-temiz-ve-adil.html#comment-form' title='0 Comments'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/5285199423918731668/posts/default/8948713650443130778'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/5285199423918731668/posts/default/8948713650443130778'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://ciseunluer.blogspot.com/2011/08/slow-food-iyi-temiz-ve-adil.html' title='Slow Food: İyi, Temiz ve Adil'/><author><name>Cise Unluer  (BEng MSc DIC)</name><uri>http://www.blogger.com/profile/17849854866655504420</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='18' height='32' src='http://1.bp.blogspot.com/_pdFeCc3qdAg/TB3-BbyAE_I/AAAAAAAAAII/yVuB10Z1nnw/S220/DSC06916.JPG'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://3.bp.blogspot.com/-u_h5Evoh2LY/TkXUDCYroUI/AAAAAAAAAP8/Bvoe3PUcgWY/s72-c/112..jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-5285199423918731668.post-7057807592490723080</id><published>2011-08-05T08:50:00.000-07:00</published><updated>2011-08-05T08:50:19.014-07:00</updated><title type='text'>Neden Kitap Okumuyoruz?</title><content type='html'>&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;a href="http://4.bp.blogspot.com/-C_fjIG1R8-Y/TjwRMP3oeOI/AAAAAAAAAP4/vXvCo708x3k/s1600/111..jpg" imageanchor="1" style="margin-left: 1em; margin-right: 1em;"&gt;&lt;img border="0" height="240" src="http://4.bp.blogspot.com/-C_fjIG1R8-Y/TjwRMP3oeOI/AAAAAAAAAP4/vXvCo708x3k/s320/111..jpg" width="320" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ülkemize her yolculuk yaptığımda, saatlerce süren uçak yolculukları boyunca halkımızın çok büyük bir çoğunluğunun yanına bir kitap dahi almaması ve bu zamanı okumak veya çalışmak yerine boş oturarak geçirmesi görmezden gelemediğim bir konu! Ülkemizde sadece gençler değil yaşlılar da boş zamanlarında ne yazik ki kitap okumak gibi kişisel gelişimleri üzerinde olumlu etkileri olacak faaliyetlere yönelmek yerine tamamen zaman öldüren televizyon karşısında veya boş oturarak geçirmeyi tercih ediyor. Peki neden kitap okumuyoruz?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bunun üç nedeni olabilir. Ya kitap okumayı sevmiyoruz, veya vaktimiz yok, ya da kitapları pahalı buluyoruz. Kıbrıs’ta (veya dünyanın herhangi bir yerinde) insanların kitap okumaya gerçekten vakti olmadığına kesinlikle inanmamakla birlikte, bunun sadece kişinin bu eksikliği üzerine daha iyi hissetmesi için kullandığı bir mazaret olduğunu düşünüyorum. Gelelim kitapların pahalı olmasına. Sürekli yeni kitap almak bazılarımızın bütçesini zorlayabilir ama ülkemizde faaliyet gösteren kütüphaneler ne güne duruyor? Eğer kütüphaneleri yeterli bulmuyorsak, çevremizde kitap okuyan arkadaşlarımızla elimizdeki kitapları okudukça değişerek, bir kitaptan birçok insanın yararlanmasını sağlayabiliriz. Başka bir değişle, insan istedikten sonra tüm engeller ortadan kalkar! Bu durumda neden kitap okumadığımız sorusunun cevabı ortada: Kitap okumayı sevmiyor, bunun yerine internet veya tv karşısında zaman öldürmeyi tercih ediyoruz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Oku(ma)mak ülkemizin en büyük sorunu olmayı sürdürürken, kitap okumayan bir toplumun gerçeği her geçen gün daha da belirgin bir şekilde karşımıza çıkıyor. Bir kere pratik düşünmeye alışkın olan insanımız, bir şekilde kendisine yetecek derecede ve fazla kitap okumayı gerektirmeyen düşünme formatı buluyor. Gün geçtikçe değişen değerlerimizle paralel olarak şekillenen başarının ölçüsü, hayat mücadelesinin içinde gittikçe maddiyata bağlanıyor. Bu sisteme göre, eğitim ve kültür seviyesine bakılmadan, maddi kazanımı yüksek olan kişiler başarılı görülüyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Okumaya zaman ayıramadığımız için bilmediğimiz, bilmediğimiz için karar veremediğimiz, karar veremediğimiz için tecrübe etmekten başka seçeneğimiz kalmadığı ve tecrübe de büyük zaman aldığı için kitap okumak (veya yazmak) boş adam işine dönüşüverir gözümüzde. Oysa kitapların bize sunduğu bilgi, en kudretli güçtür. Gelişmiş ve düzgün sistemlerle çalışan ülkelerde yaşayan insanlar, mevki, makam ve saygınlıklarını sahip oldukları bilginin yardımıyla elde ederler. Ancak ülkemizde durum tam anlamıyla böyle olmadığından, insanlarımız gerçek ve kaliteli bilgiye gereken önemi göstermiyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bilgi; öğrenilmiş, ezberlenmiş ve anlaşılmış veriler bütünüdür. Biz bu sunulan veriyi çok çeşitli kaynaklardan alabiliriz. Özellikle de internetten dediğinizi duyar gibiyim. Ancak kitapların sunduğu seçkin ve çeşitli bilgiyi her yerde bulmak mümkün değil. Kitap okuyanlar, kendini yenileyen, geliştiren, eleştiren, demokrasinin temel taşlarını oluşturan insanlar olarak, çevrelerinde yaşanan olayları değerlendirmekte zorlanmayan, genel kültürü geniş, akla ve mantığa dayalı olarak düşünen kişilerdir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yapılan bir araştırmaya göre, bir Japon yılda 25, İsveçli 10, Alman 9, Fransız 7 kitap okuyor. Ülkemizde bu rakamın tam olarak kaç olduğunu bilmesek de kendimiz bir yılda okuduğumuz kitap sayısına göre hangi kategoriye yakın olduğumuzu anlayabiliriz. Yakın olduğumuz Türkiye'de ise durum pek iç açıcı değil: Burda da her 100 kişiden sadece 4’ü kitap okuyor! Japonya'da yılda 4 milyar 200 milyon kitap basılırken, Türkiye'de ise bu rakam sadece yılda 8 bin ile 10 bin arasındadır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Her ne kadar da iç karartıcı bir durum gibi görünse de, bu tehlikeli soruna farklı çözümler getirilebilir. “Bir toplumun kitap okuma alışkanlığı nasıl artar?” sorusundan yola çıkarak, her öğrencinin ilköğretim ve lise eğitimi boyunca toplam 500-1000 arası kitap okutulması sağlanmalıdır. Unutmamak gerekir ki ağaç yaş iken eğilir. Küçük yaştaki çocuklara kitap okuma alışkanlığı kazandırmak önemlidir. Bu yolda alınacak başka bir önlem, kitap fiyatlarının makul düzeyde tutulmasıdır. Bu durum özellikle alım gücü düşük öğrenciler için büyük fark yaratacaktır. Yazılan kitaplarda kullanılan dilin mümkün olduğunca sade olmasına ve doğru kullanılmasına özen gösterilmeli, hiçbir kitap sadece belirli bir grup insana hitap etmemelidir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kitap okumaya özendirecek seminerler ve yarışmalar daha sık düzenlenmeli, mevcut kitap fuarları daha sık gerçekleştirilmelidir. Ülkemizde gezici kütüphanelerin sayısı arttırılmalı, halkımızın bu mekanları kullanması kolaylaştırılmalı, tüm kütüphaneler daha modernleştirilmeli ve ülke genelinde yayılmalıdır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;En basit şekliyle düşünecek olursak, yazarlar, kitaplar aracılığıyla yüz binlerce insana seslenir, yazarın düşünceleri kitaplar aracılığıyla ülkeden ülkeye yayılır. Bilgiler en uzak yerlere ulaşarak yazarla okuyucu arasında bir bağ kurulur ve bir yakınlık sağlanır. Kitaplar bize bilmediklerimizi öğretir, görmediğimiz yerleri tanıtır. Okuyan bir insanın doğruyu, güzeli, iyiyi, yararlıyı bulması daha kolay, hayatta aldığı kararlar daha sağlıklı olur. Kitaplar hayatı sevdirir, dünyaya daha açık görüşlü ve bir o kadar da bilinçli gözlerle bakmamızı mümkün kılar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kitap okuyanlar bilir, sıkıntımızı unutmak, donuk hayatımıza biraz renk, ışık vermek, daracık dünyamızda bulamadığımız şeyleri yaşamak için dönülecek en iyi dost kitaplardır. Okuyan kişi için kitabına ayırdığı vakitten daha dinlendirici bir yer yoktur. Beden eğitimi vücut için ne ise, okumak da beyin için odur. Kitap sevgisi sevgilerin en güzeli, en sonsuzudur. Uygarlığın temeli olan kitaplar olmadan yaşamak, kör, sağır, dilsiz yaşamaktır. Ülkemizde kitap okuyan insan sayısının hızla artması ve genelde bir "bilgi toplumu" haline gelmemiz hepimizin temennisi! Okumak, kendimizi daha iyi tanımamızı, kendimize ait olanın fark edilmesini mümkün kılar. İnsanın kendini tanıması, hayatını renklendir, etrafındakilerle olan temasının gücünü ve kalitesini arttırır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir sonraki ilk boş vaktinizde eliniz bilgisyara ya da kumandaya uzanmadan bir düşünün. Okumaya ilginizi çeken eğlenceli bir kitapla başlayabilirsiniz. Bir kere tattınız mı bu zevkten vazgeçmek istemeyeceğinize garanti verebilirim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çise Ünlüer (7 Ağustos 2011)&lt;br /&gt;ciseunluer@gmail.com&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/5285199423918731668-7057807592490723080?l=ciseunluer.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://ciseunluer.blogspot.com/feeds/7057807592490723080/comments/default' title='Post Comments'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://ciseunluer.blogspot.com/2011/08/neden-kitap-okumuyoruz.html#comment-form' title='0 Comments'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/5285199423918731668/posts/default/7057807592490723080'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/5285199423918731668/posts/default/7057807592490723080'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://ciseunluer.blogspot.com/2011/08/neden-kitap-okumuyoruz.html' title='Neden Kitap Okumuyoruz?'/><author><name>Cise Unluer  (BEng MSc DIC)</name><uri>http://www.blogger.com/profile/17849854866655504420</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='18' height='32' src='http://1.bp.blogspot.com/_pdFeCc3qdAg/TB3-BbyAE_I/AAAAAAAAAII/yVuB10Z1nnw/S220/DSC06916.JPG'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://4.bp.blogspot.com/-C_fjIG1R8-Y/TjwRMP3oeOI/AAAAAAAAAP4/vXvCo708x3k/s72-c/111..jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-5285199423918731668.post-4179477599537088039</id><published>2011-07-30T06:52:00.001-07:00</published><updated>2011-07-30T06:52:45.176-07:00</updated><title type='text'>Gösteriş Tüketimine Bağlı Yaşam Kalitesi</title><content type='html'>&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;a href="http://4.bp.blogspot.com/-NW4dZ2VPg-s/TjQMkA9gU8I/AAAAAAAAAP0/m9opp_5c4qU/s1600/greenliving.jpg" imageanchor="1" style="margin-left: 1em; margin-right: 1em;"&gt;&lt;img border="0" height="184" src="http://4.bp.blogspot.com/-NW4dZ2VPg-s/TjQMkA9gU8I/AAAAAAAAAP0/m9opp_5c4qU/s320/greenliving.jpg" width="320" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Geçtiğimiz hafta çevreye uyumlu yapılara giriş yapmıştık. Bu yapıların, arazi seçiminden başlayarak yaşam döngüsü çerçevesinde değerlendirildiği, bütüncül bir bakış açısıyla ve sosyal ve çevresel sorumluluk anlayışıyla tasarlandıklarından bahsetmiştik. Ekolojik mimari, pratik ve uygulamalı, işbirliği ve dayanışmaya bağlı bir noktadan hareket ettiğinden, ülkemizde yetişen çok sayıda mimar ve mühendisimizin, ülkemizin geleceğini kurarken bu temellere bağlı bir eğitimden yola çıkarak çevresel sorumululuk anlayışına sahip olmaları hepimizin dileği.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Dünyada yaşanmakta olan teknolojik ve ekonomik gelişmeler yüzünden hızla hepimizi ekseni altına alan küreselleşme süreci ve beraberinde gelen kentsel değişimin hepimizi etkilemekte olduğu kaçınılmaz bir gerçek. Her ne kadar küçük olursa olsun, bu sürece kapılıp giden ülkemizde uygulanan politikalar plansız, yerleşim alt &amp;nbsp;yapısız ve yaşam sürdüğümüz çevreler sağlıksız. Bu yolda bir çözüm olarak geliştirilen sürdürülebilir kentsel gelişme, doğru uygulandığı zaman hızla yaşanmakta olan kentsel değişim ve &amp;nbsp;dönüşüm sürecinin olumsuz yansımalarının engelleyebilecek kapasitededir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Herhangi bir çözüm yolunda atılacak ilk adım elimizdeki problemi belirlemektir. Gelin kişisel bir eleştirme yapalım. Yaşadığımız alanlarda kendi konforumuzu sağlamak adına yapmayacağımız şey yok! Bu yolda çevreye duyarlı yapıları göz ardı ediyoruz. Belki rahata olan düşkünlüğümüzden belki biraz tembellik, günün sonunda hepimizin tek bir ortak amacı var, o da “rahat yaşamak”. Kişiden kişiye biraz farklılık gösterse de, her Kıbrıs’lı hem kendinin hem de kendisinden sonra gelen çocuklarının “rahat” &amp;nbsp;bir hayat sürmesi için elinden geleni yapar. Tabii bu amaca ulaşma yolunda herkes geniş alanlara yayılmış büyük evler, bir dokunuşla çalışan elektronik aletler, lüks arabalar hayal eder ve gerisini düşünmez... &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Toplum içindeki konum, itibar ve duruşlar olarak tanımlanan sosyal statümüzün tüketim davranışlarımıza bağlantılı olduğunun tamamı ile farkında olarak hareket eden toplumumuz, ilkel kabilelerden beri süregelen bu alışkanlıkları devam ettirmekte kararlıdır. Günümüzde sahip olunan statüyü yükseltmek ve belli sosyal gruplara girebilmek için “gösteriş tüketimi” ilkeleri izlenmektedir. Adından da çok net anlaşılabileceği gibi, gösteriş tüketimi, pratik işlevlerinden çok sembolik işlevleri olan ürünlere yönelme eylemini açıklamak için kullanılır. Tabii bununla doğru orantılı olarak reklamlar da direk ürünlere değil, ürünlerin önerdikleri anlamlara ve yaşam tarzlarına dikkat çekerek tüketimi arttırma amacı güder. Bu noktada ürünler, insanların kendilerini gösterebilmelerinin ve önemli hissedebilmelerinin en kolay yolunun tüketim olduğu toplumlarda daha fazla tüketmenin bir aracı gibidirler.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;19. yüzyılda "tüketimin sınıfsal farklılığını" ortaya koymak için "gösterişçi tüketim" kavramını inceleyen Amerikan ekonomist ve sosyolog Thorstein Veblen, her sınıfın gösteriş için tüketim yapmaktan kendini alamadığını öne sürdü. Veblen'in bu kavramla insanları tanıştırmasının üzerine yıllar geçmesine rağmen toplumda yer alan bizler, bir yandan üstün gördüğümüz gruptan kopmamak için aradaki farkları gidermeye çalışmanın yanında, bulunduğumuz grubun içerisinde göze çarpma ve üstün duruma gelme çabaları göstermeye devam ediyoruz. Kavramlar sözlüğünde; "Bir insanın toplumdaki statüsünü mevkiini ve maddi gücünü göstermeye yarayan ve belki de başkalarını kıskandırmaya sevk eden tüketim anlayışı" olarak ifade edilen gösteriş tüketimi, toplumdaki bireylerin birbirleriyle olan rekabetini gösterişe yönelik tüketimi kullanarak gösteriyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gösteriş tüketimini daha iyi anlamak için uzaklara bakmaya gerek yok. Örneğin hepimizin çok iyi bildiği gibi gayet küçük bir ülkede yaşadığımızdan dolayı farklı noktalar arası mesafeler kısadır. Bu mesafeleri rahatlıkla küçük ve doğaya daha az zarar veren araçlarla aşabileceğimize rağmen, elimize geçen ilk fırsatta, sırf etrafımızdakilere daha iyi, daha “önemli” görünme isteğinin verdiği anlamsız çaba yüzünden mümkün olan en büyük ve gösterişli arabalara yöneliyoruz! Ama bilmiyoruz ki aslında “kaliteli yaşamak” bu değil! Son model pahalı arabalarımız var ama gidecek düzgün yollarımız yok! Yakalandığımız ciddi hastalıklarda bizimle yakından ilgilenecek, teknolojinin getirdiği tüm çözümleri sunacak ve içimiz rahat sevdiklerimizi teslim edebileceğimiz bir devlet hastanemiz yok! Rahatlıkla ulaşabileceğimiz bir yeşil alan, çalışma ortamlarında hak, fırsat ve cinset eşitliğimiz yok...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Dünya Sağlık Örgütü, İngilizce’de “quality of life” şeklinde geçen “yaşam kalitesi”ni “hedefleri, beklentileri, standartları, ilgileri ile bağlantılı olarak, kişilerin yaşadıkları kültür ve değer yargılarının bütünü içinde durumlarını algılama biçimi” olarak tanımlar. Bir diğer ifadeyle; yaşam kalitesi, kişinin içinde yaşadığı sosyokültürel ortamda kendi sağlığını öznel olarak algılayışını tanımlamaktadır. Yani bu kavram tıp teknikleri, laboratuar işlemleriyle ölçülen bir nicelik değil, sübjektif olarak yaşatılan bir niteliktir ve aslında pahalı zevklerle doğrudan bir ilişkisi yoktur. Esas amaç, kişilerin kendi fiziksel, psikolojik ve sosyal işlevlerinden ne ölçüde memnun olduklarının ve yaşamlarının bu yönleri ile ilgili özelliklerin varlığı veya yokluğunun ne ölçüde onları rahatsız ettiğinin saptanmasıdır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Biz her ne kadar önemli olanın doğayı tahrip edip kaynakları tüketmek, işsizlik, eğitim, sağlık, ve sosyal güvenlik gibi varlığımızı tehdit eden unsurlar değil de başkalarına kendimizi kanıtlamak olduğunu düşünerek büyük evler ve lüks arabalara yönelelim, yaşam kalitesini belirleyen “sağlık ve eğitim hizmetlerinden yararlanma”, “yeterli beslenme ve korunma”, “sağlıklı bir çevre”, “hak, fırsat ve cinsiyet eşitliği”, “günlük yaşama katılma”, ve “saygınlık ve güvenlik” gibi her biri önemli olan bileşenlerdir. Ve bu bileşenlerden herhangi birinin eksikliği, kaliteli yaşam standartlarına vurulmuş bir damgadır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Esas konumuza geri dönecek olursak, insanlık olarak toplum ve doğaya karşı sorumluluk ve görevlerimizi yerine getirirken çevreye duyarlı yapıları göz ardı ediyoruz. Herkesin büyük bir evde yaşaması ya da &amp;nbsp;bir dokunuşumuzla çalışan aletlerin enerjisinin hangi kaynaklardan elde edildiğini düşünmeden bilinçsizce yaşaması gerekmiyor! Günlük hayatımız süresince düşünmeden gerçekleştirdiğimiz tüm hareketlerin geleceğimizi şekillendirdiğini bir saniye bile aklımızdan çıkarmadan, bizden sonraki nesillere hak ettikleri geleceği sunmak için gereken duyarlılığı göstermeliyiz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çise Ünlüer (31 Temmuz 2011)&lt;br /&gt;ciseunluer@gmail.com&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/5285199423918731668-4179477599537088039?l=ciseunluer.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://ciseunluer.blogspot.com/feeds/4179477599537088039/comments/default' title='Post Comments'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://ciseunluer.blogspot.com/2011/07/gosteris-tuketimine-bagl-yasam-kalitesi.html#comment-form' title='0 Comments'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/5285199423918731668/posts/default/4179477599537088039'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/5285199423918731668/posts/default/4179477599537088039'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://ciseunluer.blogspot.com/2011/07/gosteris-tuketimine-bagl-yasam-kalitesi.html' title='Gösteriş Tüketimine Bağlı Yaşam Kalitesi'/><author><name>Cise Unluer  (BEng MSc DIC)</name><uri>http://www.blogger.com/profile/17849854866655504420</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='18' height='32' src='http://1.bp.blogspot.com/_pdFeCc3qdAg/TB3-BbyAE_I/AAAAAAAAAII/yVuB10Z1nnw/S220/DSC06916.JPG'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://4.bp.blogspot.com/-NW4dZ2VPg-s/TjQMkA9gU8I/AAAAAAAAAP0/m9opp_5c4qU/s72-c/greenliving.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-5285199423918731668.post-2280907044004990848</id><published>2011-07-23T05:59:00.001-07:00</published><updated>2011-07-23T06:00:27.104-07:00</updated><title type='text'>Doğal Yapılar</title><content type='html'>&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/-6wYVCBAbtuE/TirFul8IJ6I/AAAAAAAAAPw/ebx2_ZVTp3M/s1600/109.+yazi.jpg" imageanchor="1" style="margin-left: 1em; margin-right: 1em;"&gt;&lt;img border="0" height="320" src="http://1.bp.blogspot.com/-6wYVCBAbtuE/TirFul8IJ6I/AAAAAAAAAPw/ebx2_ZVTp3M/s320/109.+yazi.jpg" width="320" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;"Bir ev düşünün yaşayan, nefes alan… öyle bir ev ki, iklimlere göre kendi doğal ısısını muhafaza eden, suyunu toplayan, atıklarını yöneten, enerjisini üreten, becerikli eller ve doğal malzemelerle, içinde yaşayanların sağlığı ve refahı için sevgiyle yapılmış bir ev…"&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu sözler ekolojik mimari ve doğal yapılarla ilgili uygulamalı atölye çalışmaları gerçekleştiren Ekolojik Mimari ve Doğal Yapılar Atölyesi'ne ait. Atölye çalışmasının amacı, inşaat sektöründe kullanılan kaynakların çıkarımı, ve yapı malzemelerinin üretimi, nakliyesi ve uygulanmasından kaynaklanan ekosistemlerin uğradığı ciddi yıkıma dikkat çekmek. Günümüzde sürekli gelişen farklı teknolojiler sayesinde birbirinden güzel ve göz kamaştırıcı binalar inşa edilirken kullanılan kaynakların hiç bitmeyecekmiş gibi harcanması birçoğumuzu rahatsız ediyor. Bunun yanında fosil yakıt kullanılarak yüksek enerji talep eden üretim süreçleri sonrası elde edilen ürünleri tercih ederek, birbirinden zararlı sera gazlarının atmosfere salımını ve bununla birlikte gelen kaçınılmaz iklim değişikliğini desteklemiş oluyoruz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Dünyanın dört bir yanında gerçekleşen projelerde en yüksek talebi gören inşaat malzemesinin çimento olduğunu biliyor musunuz? Peki çimento üretiminin ve nakliyesinin dünyadaki toplam antropojenik (insan kaynaklı) karbondioksit salımının yaklaşık yüzde on (10%)’una neden olduğunu duydunuz mu? Bu yüksek miktarlara bir de yapı malzemelerinde farklı nedenlerden dolayı kullanılan toksik kimyasalları ekleycek olursak, inşaat sektörünün geleceğimizi kurmaktan çok yok ettiğini düşünebiliriz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ancak henüz ümitsizliğe kapılmanın zamanı değil! Bilinçsizce yapılan inşaatların doğaya verdikleri zararı ortadan kaldırmak için sunulan bir alternatif olan “ekolojik” yapılar, içerilerinde yaşayacak canlıların doğal ışık, su, gıda, sağlıklı solunum, ve estetik gibi temel ihtiyaçlarını verimli ve üretken doğal bir ekosistem gibi, döngüsel ve sürdürülebilir bir şekilde bütüncül olarak karşılayabilecek şekilde tasarlanır. Ekolojik yapılar, kil, kum, ahşap, taş, bambu, ve saman gibi sadece doğal malzemeler kullanarak &amp;nbsp;elde edilir. Bu yapılar, içerilerinde yaşayanların enerji ihtiyaçlarını mümkün oldukça azaltmakla birlikte, ihtiyaç duydukları enerjiyi güneş veya rüzgar gibi tamamen yenilenebilir kaynaklardan &amp;nbsp;sağladıklarından, bu alanda karbon salınımına neden olmazlar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ülkemiz bu alanda gelişmiş ülkelere kıyaslandığı zaman arkadan gelse de, dünyada sürdürülebilir yaşam ve ekoloji bilinci geliştikçe insanlar ellerindeki bilgi ve değerlerin farkına vararak permakültür gibi doğayla birlikte çalışan sistemleri desteklemeye başladı. Sağlıklı ve estetik yaşama hakkımızı yeniden kazanmak adına tasarlanan ve “sürdürülebilir”, “ekolojik”, “yeşil”, ve “çevre dostu” gibi pek çok isim altında karşımıza çıkan çevreye uyumlu yapılar, yapının arazi seçiminden başlayarak yaşam döngüsü çerçevesinde değerlendirildiği bütüncül bir bakış açısıyla ve sosyal ve çevresel sorumluluk anlayışıyla tasarlanırlar. Dünyada ciddi bir harekete dönüşmüş olan ekolojik mimari ve doğal yapılar, iklim verilerine ve bulundukları yere özgü koşullara uygun olmakla birlikte, duyulan ihtiyaç kadar tüketerek yenilenebilir enerji kaynaklarını kullanırlar. Bununla birlikte, doğal ve atık üretmeyen malzemelerin kullanımını teşvik eden ekolojik yapılar, ekosistemlere duyarlıdırlar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ülkemizde gerçekleştirilebilecek bilgilendirme programları sayesinde halkımız yeşil binaların tam olarak ne olduğunu, neden önemli olduğunu ve bu yapılardan nasıl yararlanılabileceğini öğrenebilir. Dünyada yaygın olarak kullanılan değerlendirme sistemleri kriterleri hakkında bilgi edinerek yetiştirilecek uzmanlar aracılığıyla, ülkemizdeki tüm yapıların bu bilgiler ışığında belirlenen kriterlere uygun olarak yenilenmesi ve yeni yapılacak olan binaların bu kriterlere göre inşaa edilmesi sağlanabilir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çise Ünlüer (24 Temmuz 2011)&lt;br /&gt;ciseunluer@gmail.com&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/5285199423918731668-2280907044004990848?l=ciseunluer.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://ciseunluer.blogspot.com/feeds/2280907044004990848/comments/default' title='Post Comments'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://ciseunluer.blogspot.com/2011/07/dogal-yaplar.html#comment-form' title='0 Comments'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/5285199423918731668/posts/default/2280907044004990848'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/5285199423918731668/posts/default/2280907044004990848'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://ciseunluer.blogspot.com/2011/07/dogal-yaplar.html' title='Doğal Yapılar'/><author><name>Cise Unluer  (BEng MSc DIC)</name><uri>http://www.blogger.com/profile/17849854866655504420</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='18' height='32' src='http://1.bp.blogspot.com/_pdFeCc3qdAg/TB3-BbyAE_I/AAAAAAAAAII/yVuB10Z1nnw/S220/DSC06916.JPG'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://1.bp.blogspot.com/-6wYVCBAbtuE/TirFul8IJ6I/AAAAAAAAAPw/ebx2_ZVTp3M/s72-c/109.+yazi.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-5285199423918731668.post-7627137209748415859</id><published>2011-07-16T07:04:00.000-07:00</published><updated>2011-07-16T07:10:40.965-07:00</updated><title type='text'>Zehirli Maddelere Son</title><content type='html'>&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/-HkHnbYbsTPU/TiGbppEgQRI/AAAAAAAAAPs/L7KQ90WNd00/s1600/108.gif" imageanchor="1" style="margin-left: 1em; margin-right: 1em;"&gt;&lt;img border="0" height="169" src="http://3.bp.blogspot.com/-HkHnbYbsTPU/TiGbppEgQRI/AAAAAAAAAPs/L7KQ90WNd00/s320/108.gif" width="320" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;Eskiden anneannelerimiz temizlik yaparken evi süpürür, çamaşırı küllü sularla yıkayıp güneşte kurutur, yerleri sabunlu sularla fırçalardı. Ancak artık kimsenin bu gibi aktiviteler için ayıracak zamanı ve sabrı yok. Günümüzde tercihimizi en "hoş kokulu", en "beyazdan daha beyaz yapan", en çok "iz bırakmadan pırıl pırıl yıkayan", ve en iyi "mikroplardan arındıran" ürünlerden yana kullanıyoruz. Ancak evimizi, eşyalarımızı, giysilerimizi ve yediğimiz yemeğin artıklarını temizlerken vücudumuzu, suyu, toprağı, havayı, ve doğal ortamları nasıl zehirlediğimizin farkına varmıyoruz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Zevkli bir zaman geçirmek için yapabileceğimiz o kadar çok farklı aktivite varken kimse ev temizlemek, ovmak veya yıkamak istemez! Başarılı bir reklamcılık sayesinde temizlik ürünleri üzerine yoğunlaşan üreticiler bizi öyle bir inandırmışlar ki hepimiz evlerimizin "tertemiz", "dezenfekte edilmiş", ve "100% mikropsuz" olması gerektiğini ve bunu elde etmek için gereken ürünlere muhtaç olduğumuzu düşünüyoruz. Oysa çevre ve sağlığımız için son derece zararlı temizlik maddeleri yerine ev temizliği konusunda çevreye karşı duyarlı pek çok farklı seçenek bulunuyor. Bu ürünlerin çoğu modern ve sentetik karışımların doğal döngüye saygı ön planda tutularak hazırlanmış versiyonları.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tuvalet ve fırını temizlemek için asit, çamaşırlarımızı beyazlatmak için klor ve yalnızca evlerimizi temiz tutmak için farklı türlerde zehirli kimyasal maddelere başvuruyoruz. Günlük yaşamda kullandığımız ürünlerin binlerce farklı kimyasal maddeleri içerdiklerini biliyor muydunuz? Peki birçoğunun yeterince test edilmeden ve insan sağlığı üzerindeki etkileri bilinmeden piyasaya sürüldüğünü?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Temizlik boyunca kullandığımız ürünlerin büyük kısmı doğrudan kanalizasyona akıp bu yolla su sistemlerimize karışıyor. Zamanla bu kimyasallar su veya benzeri kullanımlar sayesinde bize geri dönüp vücudumuzda depolanıyor ve zehir miktarı arttıkça farklı alerjiler, karaciğer sorunları, ve lenf kanseri gibi çeşitli sağlık sorunlarına neden oluyor. Raflarda boyalar, fırın temizleyiciler, dezenfektanlar, ve mobilya parlatıcıları şeklinde hayatı kolaylaştırma yolunda gayet kullanışlı görünen tüm sprey ürünler, kullanıldıkları andan itibaren soluyacağımız havanın bir parçası olarak sadece toprağı ve su kaynaklarını değil teneffüs ettiğimiz havayı da tehdit ediyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Değişim ilk başlarda kolay görünmese de uzun vadeli düşünülmesi gereken bir adımdır. Zehirli maddeler içermeyen doğal temizlik ürünlerini kullanmak içme suyu ve dolayısı ile insan sağlığı üzerinde olumlu etkilere sahiptir. Örneğin çamaşır sodası diye bilinen sodyum karbonat, çok az miktarda yakıcı olup, katı ve sıvı yağlar, kir ve pek çok petrol ürününün etkin temizleyicisidir. Aynı zamanda su yumuşatıcı ve sabun köpürtücü özellikleri de bulunur. Ama en önemlisi, zararlı kimyasal dumanlara neden olmaz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Meyve ya da tahılların fermantasyonuyla elde edilen sirke sıvısı, asitli içeriği sayesinde mikropları öldürmekle kalmaz, bizi zehirlemeden yağ içeren kirleri parçalar. Buna benzer bir örnek olan sodyum bikarbonat, sahip olduğu beyazlatıcı ve koku giderici özellikleri yüzünden tercih edilmelidir. Arapsabunu gibi bitkisel yağ tabanlı sıvı sabunlar hayvan yağı içeren ya da petron tabanlı sabunlara tercih edilmelidir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Evlerimizde sık sık kullandığımız çok amaçlı temizleyicilerin birçoğu amonyak ve klor içermekle birlikte, birlikte kullanıldıklarında ölümcül amonyumklorür gazını oluştururlar. Amonyak akciğerlerimiz için tehlike oluştururken, klorla karıştırıldığında kansere yol açan bileşikler oluşturabiliyor. Bu tür ürünlerin yerine iki tatlı kaşığı boraks ve 1 tatlı kaşığı bitkisel kaynaklı sıvı sabunu 1 litre sıcak suya karıştırarak, veya yarım bardak çamaşır sodasını bir kova suya katarak evimizin farklı noktalarını güvenle temizleyebiliriz. Özellikle yağ lekelerini çıkarmak için, ilk karışıma bir çorba kaşığı sirke veya limon suyu ilave etmek yeterlidir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ovarak temizlemek için kullanılan tozların çoğu beyazlatıcı ve leke çıkarıcı etkisi olan klorlu çamaşır suyu içerir. Klor, toz halinde suya karıştığında insan organları için zararlı olan tehlikeli klor gazı meydana gelir. Bu nedenle, klor, tuvalet temizleyicilerinde bulunan amonyak gibi maddelerle karıştırlmamalıdır. Temizlik amaçlı kullandığımız tozlar, deterjana ek olarak, kanserojen asbest ile kirlenmiş olma olasılığı olan hidratlı doğal magnezyum içerirler. Tüm bu tehlikeleri ortadan kaldıran karbonat ve boraks karışımı banyo temizliğini sağlamak için kullanılabilir. Buna benzer başka bir opsiyon olan sirke ve su karışımını kullanarak nemlendirilmiş sünger ile gereken yerlerin temiziğini kendi sağlığımızdan ödün vermeden sağlayabiliriz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çise Ünlüer (17 Temmuz 2011)&lt;br /&gt;ciseunluer@gmail.com&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/5285199423918731668-7627137209748415859?l=ciseunluer.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://ciseunluer.blogspot.com/feeds/7627137209748415859/comments/default' title='Post Comments'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://ciseunluer.blogspot.com/2011/07/zehirli-maddelere-son.html#comment-form' title='0 Comments'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/5285199423918731668/posts/default/7627137209748415859'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/5285199423918731668/posts/default/7627137209748415859'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://ciseunluer.blogspot.com/2011/07/zehirli-maddelere-son.html' title='Zehirli Maddelere Son'/><author><name>Cise Unluer  (BEng MSc DIC)</name><uri>http://www.blogger.com/profile/17849854866655504420</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='18' height='32' src='http://1.bp.blogspot.com/_pdFeCc3qdAg/TB3-BbyAE_I/AAAAAAAAAII/yVuB10Z1nnw/S220/DSC06916.JPG'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://3.bp.blogspot.com/-HkHnbYbsTPU/TiGbppEgQRI/AAAAAAAAAPs/L7KQ90WNd00/s72-c/108.gif' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-5285199423918731668.post-8455572112406250130</id><published>2011-07-09T02:30:00.000-07:00</published><updated>2011-07-09T02:32:39.554-07:00</updated><title type='text'>Neden Organik?</title><content type='html'>&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/-4wTwSLMEVfE/Thgfqu_wg3I/AAAAAAAAAPk/HKxrC7G0EhU/s1600/107+organik.jpg" imageanchor="1" style="margin-left: 1em; margin-right: 1em;"&gt;&lt;img border="0" height="214" src="http://1.bp.blogspot.com/-4wTwSLMEVfE/Thgfqu_wg3I/AAAAAAAAAPk/HKxrC7G0EhU/s320/107+organik.jpg" width="320" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;Günümüzde insan sağlığı açısından önemi iyi bilindiği halde günlük hayatta ihmal edilen konulardan biri beslenme. Çoğumuz, yoğun yaşam koşullarının bir getirisi olarak hızlı öğünler atıştırarak günü geçirdiğimiz için gerekli vitamin ve minerallerden mahrum kalıyor, artan kilo sorununlarıyla başa çıkmaya çalışıyoruz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Dünya nüfusu hızla arttıkça, insanların hayatlarını sürdürmek için ihtiyaç duydukları gıda talebi de artmaktadır. Kontolsuz bir şekilde artan bu talebi karşılamak için, daha hızlı gıda üretimi sağlayan yöntemler geliştirilmiştir. Bu yeniliklerin bir parçası olarak, gıda üretiminde verimi arttırmak amacıyla birtakım hormonlar, gübreler ve benzeri maddeler kullanılmaya başlanmıştır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bunları yetmezmiş gibi, aralarında böcek öldürücüleri de içeren zirai ilaçlar kaliteli üretim yapmak amacıyla besin zincirimize girmiştir. Artan insan sayısı için daha yüksek miktarda kaliteli gıda üretmek, gıda çeşitliliği sağlamak, ve yiyeceklerin raf ömürlerini uzatmak hedefinden yola çıkarak gıda katkı maddelerinin kullanımı yaygınlaşmıştır. Bu maddelerin insan vücuduna verdikleri zararlar günümüzde bilimsel olarak kanıtlanmıştır. Peki çözüm nedir? Sadece iki kelime: Organik tarım!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu hafta organik besinlerin tam olarak ne olduklarına ve insan sağlığı üzerindeki faydalarına değineceğiz. İlk defa 1517 yılında kullanılan “organik” terimi, daha sonra 1869 yılında “organik besin” şeklinde hayatımıza girmiştir. Günümüzde organik beslenme lüks olmaktan öte sağlıklı yaşam ve sürdürülebilir çevre için olmazsa olmaz bir gereksinim haline gelmiştir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Peki organik besin tam olarak ne anlama gelmektedir? “Organik besin”, kimyasal maddeler, hormonlar, antibiyotikler ve tarım ilacına maruz kalmadan hayvan ya da bitki kökenli canlı organizmalardan elde edilen yiyeceklere verilen isimdir. Bir diğer deyişle, doğal olarak elde edilmiş tohumlarla kimyasal kullanmaksızın gübreleme ve kontrolü yapılan topraklardan elde edilen tarımsal gıdalar organik sınıfına girer.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Basit bir kıyaslama yapacak olursak, doğal tarım yöntemleri genelde daha çok iş yükü gerektirir ama çevreye ve sağlığımıza daha az zarar verir. Geleneksel, bir başka değişle “organik olmayan” hasat, ürünlerin üzerine direk olarak sıkılan ya da toprağa enjekte edilen yoğun miktarda kimyasal madde ve gübreleme gerektirdirdiğinden daha hızlı gerçekleştiği gibi kısa zamanda daha çok miktarda, dayanıklı ürünlerin yetişmesini sağlar. Ama önceliklerinin farkında olan her insan bilir ki, bir gıdanın organik olanlarına göre daha ucuz veya dayanıklı olması kesinlikle cezbedici olmamalıdır!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Organik bir beslenme tarzı benimsemek, insana genel olarak basit, sağlıklı ve doğaya yakın bir organik yaşam tarzı sunar. Organik ürünleri tüketmenin faydaları saymakla bitmez. Özellikle ülkemizde sürekli sayısı artan kanser vakalarına karşılık olarak kimyasal madde içermeyen bitki ve besinlerden oluşan organik yiyecekler bu konuda iddialı bir çözüm teşgil eder.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Her ne kadar da yetiştirilişleri zor olsa da, organik besinler doğal sürdürebilir tarım olanağı sunduklarından toprağın yapısını bozmaz, organik gübreleme yoluyla ürün rotasyonuna elverir ve doğal yaşam döngüsüne asla zarar vermezler. Unutmamak gerekir ki, ürün rotasyonu, dikkatli hasat, yerel çevreyi özümseme ve organik gübreleme yöntemleriyle yerel ekolojiyi geliştiren organik tarım, aslında sürdürülebilir bir ekonomik modeldir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Organik tarım, bu alanda çalışan işçilerinin sağlık güvenlikleri bakımından da avantajlıdır çünkü organik olmayan ürünleri hasat eden işçiler direk olarak tarımsal kimyasallara maruz kalır. Bu durum, deride kızarıklık, akciğerlerin tahribi ve bir çok bilinen kanser türü gibi hastalıklara yol açarken, organik tarımla uğraşan işçilerin bu gibi endişeleri yoktur. Bunlara ek olarak organik tarım, hava, su ve toprak kirliliğine neden olacak maddelerden kaçınır; atıkların yok edilmesi ve kimyasal üretimine asla katkıda bulunmaz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Günümüzde kanserojen olduğu bilinen 71 farklı tarım ilacı bugün besin ürünlerine sıkılıyor! Uluslararası İşverme Kurumu’ndan alınan bilgiye göre, 1997 yılında yapılan bir araştırmaya göre, tarım sektöründeki meslek yaralanmalarının yüzde on dört (14%)’ü , ve ölümlerin yüzde on (10%)’u tarım ilaçlarından kaynaklanıyor. Birleşik Devletler Genel Finans Ofisi’ne göre ise ithal edilen mevye ve sebzelerin sadece yüzde bir (1%)’i Besin ve İlaç Yönetimi tarafından yasadışı tarım ilacı kullanımı konusunda test ediliyor. Bu istatistiklerin ne kadar korkutucu oldukları açıkça ortada!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gerçek şu ki, teknolojinin tarlalarda hakimiyeti ele alması ile artık besinlerin içinde bize ve doğaya kalıcı zarar verecek katkı maddeleri mevcut! Buna karışı geliştirilen en etkili yöntem ise organik tarım. İhtiyacımız olan vitamin ve mineraller ise organik beslenme yöntemi ile gayet rahatça alınabilir. Organik ürünleri tercih etmeyerek sadece kendimizi değil, tüm varlığımızı borçlu olduğumuz gezegenimizi de riske atıyoruz! Organik besinleri günlük bir şekilde tüketmek, uzun ve sağlıklı bir yaşam sürme ihtimalimizi arttıracaktır. Unutmamalıyız ki, devamlı bir şekilde tüketilen kimyasal içerikli yiyeceklerin neden olabileceği olası bir hastalığın tedavisi, bugün organik olmayan yiyecekler yerine organikleri tercih ederek harcayacağımız herhangi bir fiyat farkından çok daha pahalı ve eziyetli olacaktır!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çise Ünlüer (10 Temmuz 2011)&lt;br /&gt;ciseunluer@gmail.com&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/5285199423918731668-8455572112406250130?l=ciseunluer.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://ciseunluer.blogspot.com/feeds/8455572112406250130/comments/default' title='Post Comments'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://ciseunluer.blogspot.com/2011/07/neden-organik.html#comment-form' title='0 Comments'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/5285199423918731668/posts/default/8455572112406250130'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/5285199423918731668/posts/default/8455572112406250130'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://ciseunluer.blogspot.com/2011/07/neden-organik.html' title='Neden Organik?'/><author><name>Cise Unluer  (BEng MSc DIC)</name><uri>http://www.blogger.com/profile/17849854866655504420</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='18' height='32' src='http://1.bp.blogspot.com/_pdFeCc3qdAg/TB3-BbyAE_I/AAAAAAAAAII/yVuB10Z1nnw/S220/DSC06916.JPG'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://1.bp.blogspot.com/-4wTwSLMEVfE/Thgfqu_wg3I/AAAAAAAAAPk/HKxrC7G0EhU/s72-c/107+organik.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-5285199423918731668.post-3038972807048503269</id><published>2011-07-02T04:28:00.001-07:00</published><updated>2011-07-02T04:28:38.987-07:00</updated><title type='text'>Yeşil Yeme Alışkanlıkları</title><content type='html'>&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/-JcR3G4o9Qpc/Tg8A3qEJA-I/AAAAAAAAAPg/jTpvyD_fsqw/s1600/green+eating.jpg" imageanchor="1" style="margin-left: 1em; margin-right: 1em;"&gt;&lt;img border="0" height="320" src="http://1.bp.blogspot.com/-JcR3G4o9Qpc/Tg8A3qEJA-I/AAAAAAAAAPg/jTpvyD_fsqw/s320/green+eating.jpg" width="250" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;Yeşil yeme alışkanlıkları hakkında ne kadar bilginiz var? Düşünülenin aksine, yeşil yeme alışkanlıkları, sadece sebze ağırlıklı beslenmeyi içermiyor. Yeşil yemek alışkanlıkları benimsemek, genel olarak bu alanda çıkarılan atık miktarını azaltmak, ve ihtiyaç duyulan enerji miktarını en aza indirerek çevreye olan zararların mümkün oldukça ortadan kaldırılması anlamına geliyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Her gün az az almak yerine toplu bir alışveriş yapmak kullandığımız paketlemeden dolayı çıkan atık miktarını azaltmakla kalmaz, toplu bir alışverişten sonra markete daha az sıklıkta uğrama ihtiyacı duyacağımızdan yakıt ve zaman tasarrufu da yapmamıza yardımcı olur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Seçtiğimiz ürünler arasında en az malzeme kullanılarak paketlenmiş olanları veya paketlerinin büyük bir çoğunluğunun geri dönüşümlü malzemeden sağlanmış ürünleri tercih edebiliriz. Her ne kadar da doğada çözünebilir oldukarı iddia edilse de, bunun çoğu zaman bir pazarlama tekniğinden ileri gitmeyen bir yanıltma olduğunu unutmayarak, çirkin bir görüntü oluşturan plastik poşetler yerine tekrardan kullanılabilen bez torbaları tercih etmeliyiz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Günümüzde marketlerde satılan şişe sularının, tamamı ile doğaya zarar vermek ve insanların haksız yere parasını almaktan başka birşey olmadığını unutmayınız! Bunun önüne geçmek için evde muslukların ucuna takılacak filtreleri kullanarak kendi suyumuzu arıtabilir, tekrar tekrar kullanabileceğimiz bir şişeyle bu ihtiyacımızı karşılayabiliriz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kağıt mendiller yerine bezden yapılmış olanları tercih etmek doğaya verilen zararı azaltacaktır. Evde kullandığımız plastik yiyecek saklama kaplarını cam olanları ile değiştirmek sağlığımız açısından önemlidir çünkü cam, plastikte olduğu gibi insan sağlığına zarar veren kimyasalları içermediği gibi, bir ömür güvenle kullanılabilecek bir maddedir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Mutfakta kullandığımız temizlik ürünlerinin bizi zehirlediklerinin farkında mıyız? Bu ürünlerin içerdikleri kimyasallar yiyeceklere temas ederek vücudumuza giriyor ve tahmin edebileceğimizden çok tahribata neden oluyor. Bu zararı önlemek için temizlik amaçlı kullanacağımız ürünleri kendimiz kolayca üretebiliriz. Bunun için limon suyu ve sirke gibi hepimizin evinde bulunan basit birkaç ürün yeterli!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yediklerimizi yakmak için ille de pahalı spor salonlarına üye olmak ve saatlerce kapalı bir ortamda ter dökmeye gerek yok. Bunun yerine çok daha zevkli ve bir o kadar da sağlıklı kilo verme yöntemleri var ki! Örneğin, düzenli bir uyku düzeni benimseyerek kilo verebileceğimizi biliyor muydunuz? Dinlenme sırasında sistemlerimiz dengeye sokularak gün boyunca oluşan arızalar tamir edildiğinden, kilo alımına neden olan hormonal dengesizlikler de ortadan kaldırılıyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Aktif kalmanın bir başka yolu gönüllü olarak aktivitelere katılmak. Örneğin kumsallarımızın temiz kalması için çalışmalar düzenleyebilir, yaşlılar evlerini ziyaret ederek hem güzel bir deneyim yaşamış olur hem başkalarını da sevindiririz. Başkaları için zaman ve enerji harcamamızı gerektiren aktiviteler sonunda tüm emeğimiz bize başkaları için güzel birşeyler yapmanın verdiği mutluluk ve kaybolan kilolar olarak geri dönecektir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Peki, baharatlar sayesinde sağlıklı bir şekilde kilo verilebildiğini duydunuz mu? Evde pişirdiğimiz yemeğe biraz sarmısak ve karabiber ekleyerek sadece yemeklerimizi lezzetlendirilmiş olmaz, aynı anda daha az kilo alırız. Soğan, sarmısak ve acı biber gibi baharatlar koku ve tat açısından zengin oldukları için daha erken doyurur ve böylece daha az yeme ihtiyacı duymamızı sağlar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Doğru nefes almanın sağlığımız üzerindeki olumlu etkilerinden daha önce bahsetmiştik. Derin bir şekilde diyaframımızı kullanarak alınan nefes, kan basıncını düzenleyip kaslarımıza daha fazla oksijen taşımasının yanında, karın kaslarını daha çok çalıştırararak kalori yakımına neden olduğundan tercih edilmelidir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kilo vermek için bahsettiğimiz bütün bu eğlenceli yöntemlerin arasında kuşkusuz en kolayı ve bir o kadar da zevklisi gülmek! Sinir sistemimizi düzenleyen, bağışıklık sistemimizi güçlendiren, ve kalori yakmamızı sağlayan gülme eyleminin önemi o kadar büyük ki, gerçekten hafife alınmaması gerekiyor. Yapılan çalışmalar, günde içten atılan 5 dakikalık bir kahkahanın 10 dakika kürek çekmeye eşdeğer olduğunu öne sürüyor. Özellikle ülkemiz gibi bir yerde, gülmenizi sağlaycak konu sıkıntısı çekmeyeceğinizi düşünüyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çise Ünlüer (3 Temmuz 2011)&lt;br /&gt;ciseunluer@gmail.com&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/5285199423918731668-3038972807048503269?l=ciseunluer.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://ciseunluer.blogspot.com/feeds/3038972807048503269/comments/default' title='Post Comments'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://ciseunluer.blogspot.com/2011/07/yesil-yeme-alskanlklar.html#comment-form' title='0 Comments'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/5285199423918731668/posts/default/3038972807048503269'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/5285199423918731668/posts/default/3038972807048503269'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://ciseunluer.blogspot.com/2011/07/yesil-yeme-alskanlklar.html' title='Yeşil Yeme Alışkanlıkları'/><author><name>Cise Unluer  (BEng MSc DIC)</name><uri>http://www.blogger.com/profile/17849854866655504420</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='18' height='32' src='http://1.bp.blogspot.com/_pdFeCc3qdAg/TB3-BbyAE_I/AAAAAAAAAII/yVuB10Z1nnw/S220/DSC06916.JPG'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://1.bp.blogspot.com/-JcR3G4o9Qpc/Tg8A3qEJA-I/AAAAAAAAAPg/jTpvyD_fsqw/s72-c/green+eating.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-5285199423918731668.post-5979912046901749515</id><published>2011-06-25T04:48:00.000-07:00</published><updated>2011-06-25T04:48:43.506-07:00</updated><title type='text'>Küresel Isınma Geliyorum Demez</title><content type='html'>&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/-pUuGLb2ZaAw/TgXK8sCd6XI/AAAAAAAAAPc/VybuM_q-HtI/s1600/NEW.jpg" imageanchor="1" style="margin-left: 1em; margin-right: 1em;"&gt;&lt;img border="0" height="320" src="http://3.bp.blogspot.com/-pUuGLb2ZaAw/TgXK8sCd6XI/AAAAAAAAAPc/VybuM_q-HtI/s320/NEW.jpg" width="228" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;Belli bir düzen ve belki biraz da monotonlukla geçen günlük hayatımızda çoğumuz küresel ısınmanın dünya üzerindeki varlığımızı ne kadar yakından etkilediğini ve belki de tahmin edebileceğimizden çok daha yakın bir süre içinde sonumuzu getirebileceğini düşünmeyiz. Ancak yakından bakılacak olursa durum çok farklıdır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Güney Kutbu ve Grönland'da yapılan ölçümlere göre erimesi son 20 yıl içinde giderek hızlanan buzulların yakın gelecekte deniz seviyesindeki artışın baş nedeni olması kaçınılmaz olacak. Özellikle iklim modelleri ve uyduların gönderdiği verilerden yararlanan bilim adamları, kutuplarda giderek eriyen buz tabakasının her yıl deniz seviyesinde 1.3 milimetrelik bir artışa neden olduğunu öne sürüyor. Bu olayın boyutu, eğer hemen önlem alınmazsa, geleceğin hiç de parlak olmadığının iyi bir göstergesi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu noktada dikkatimizi çekmesi gereken en önemli nokta buz tabakasındaki kaybın iklim modellerinde öngörülenden daha hızlı gerçekleşiyor olması ve erimenin 2050 yılına kadar devam etmesi ile dünyanın deniz seviyesine 15 santimetre eklemiş olacağıdır. Su seviyelerinin bu şekilde hızla artması, en başta bizim gibi ada ülkelerini ve Bangladeş gibi sığ sahiller boyunca büyük nüfuslar barındıran ülkelerin geleceğini tehdit ediyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bulunduğu konumdan dolayı Akdeniz’deki deniz seviyesindeki herhangi bir artış, Kıbrıs adasını yakından ilgilendiriyor. Bundandır ki, 20. yüzyılda, Akdeniz'in deniz seviyesinde ani bir artış görülerek 19. yüzyıla göre 20 santimetre yükselmiş olması ve 21. yüzyılda 35 santimetre daha yükselmesinin beklenmesi, istesek de istemesek de bizim de bu sorunla ne kadar yakından ilgilenmemiz gerektiğini kanıtlıyor. Artan deniz seviyesine ek olarak, son yıllarda Akdeniz’deki diğer değişiklikler arasında deniz sıcaklığının ortalama 0.8 derece artması ve tuzluluk oranının yükselmesi gibi denizdeki canlı yaşamını tehlikeye atan değişiklikler meydana geliyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Buzulların erimesinin bu hızla sürmesi halinde, dünya üzerindeki bir çok dağ buzulunun bu yüzyılın sonunda ortadan kaybolması ve milyonlarca insanın içme suyu, tarım, endüstri ve enerji üretimi konularında doğrudan veya dolaylı olarak bağımlı oldukları doğal su kaynaklarına zarar vermesi bekleniyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Fosil kökenli yakıtların kullanımındaki artışla paralel olarak artan ve dünya üzerindeki tüm canlıların yaşamını etkileyen kürsel ısınmanın bir diğer getirisi yağmur ve kar yağışlarındaki artan şiddet. 1950’li yıllara kıyaslandığı zaman, 1990’lı yıllarda yüzde yedi (7%) oranında gözlemlenen yağış oranlarındaki artış, dünyanın birçok yerinde sel felaketlerine neden olmaktadır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Her durumda olduğu gibi, iklim değişikliğine bağlı artacak olan göç oranlarını kontrol altına alacak uluslararası bir yönetmeliğin bulunmaması, ileride yaşanacak olan plansız nüfus artışlarının önüne geçmeyi daha da zorlaştıracak. Bu alanda ülkelerin biraraya gelerek bir işbirliği mekanizması oluşturması ve özellikle büyük kıyı kentlerinde göçlerin kontrol altına alınması gerekiyor. Sadece 2010 yılında Malezya, Pakistan, Çin Halk Cumhuriyeti, Filipinler ve Sri Lanka başta olmak üzere birçok Asya ülkesinde yaşanan doğal felaketlerin milyonlarca insanı geçici ya da kalıcı göçlere zorladığı ve kırsal bölgelerden şehirlere kaçan insanların bu şehirlerde ciddi altyapı problemlerine yol açtığı göz önüne alınacak olursa; tayfunlar, hortumlar, seller ve kuraklık yüzünden göç edenlerin sayısının sürekli artacağına kesin gözle bakılmalıdır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Amacımız hiçbir zaman korkutmak değil, tam aksine, toplum içinde farkındalığı arttırmak ve böylece korkuya yer verebilecek olayların meydana gelmesini önceden engellemek. Dünya kimsenin etrafında dönmediği gibi, Kıbrıs’ın da etrafında dönmez. Bunun için, kendi iç sorunlarımızın yanında hiç kaldığı doğal felaketler karşısında insan hayatının devamının tek yolu bilinçlenme ve bu olaylarla yüzleşilmesi durumunda doğru adımları atarak hazırlanmaktır. Başka ülkelerin yaşadıklarını örnek alarak etrafımızda bizi bekleyen sorunları belirlemek ve bunların meydana gelmesini önlemek için atılacak her adım, her ne kadar küçük olursa olsun, hayatta kalma şansımızı arttıracak, bizden sonraki nesillere yaşanılacak bir dünya bırakma yolunda etkili olacaktır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çise Ünlüer (26 Haziran 2011)&lt;br /&gt;ciseunluer@gmail.com&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/5285199423918731668-5979912046901749515?l=ciseunluer.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://ciseunluer.blogspot.com/feeds/5979912046901749515/comments/default' title='Post Comments'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://ciseunluer.blogspot.com/2011/06/kuresel-isnma-geliyorum-demez.html#comment-form' title='0 Comments'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/5285199423918731668/posts/default/5979912046901749515'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/5285199423918731668/posts/default/5979912046901749515'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://ciseunluer.blogspot.com/2011/06/kuresel-isnma-geliyorum-demez.html' title='Küresel Isınma Geliyorum Demez'/><author><name>Cise Unluer  (BEng MSc DIC)</name><uri>http://www.blogger.com/profile/17849854866655504420</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='18' height='32' src='http://1.bp.blogspot.com/_pdFeCc3qdAg/TB3-BbyAE_I/AAAAAAAAAII/yVuB10Z1nnw/S220/DSC06916.JPG'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://3.bp.blogspot.com/-pUuGLb2ZaAw/TgXK8sCd6XI/AAAAAAAAAPc/VybuM_q-HtI/s72-c/NEW.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-5285199423918731668.post-2115574458136955536</id><published>2011-06-18T04:14:00.000-07:00</published><updated>2011-06-18T04:14:39.108-07:00</updated><title type='text'>Doğru Nefes Almak</title><content type='html'>&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;a href="http://4.bp.blogspot.com/-tZIRVQG52bg/TfyIjiz4CsI/AAAAAAAAAPY/AE4hG4956k0/s1600/dogru_nefes_almak.jpg" imageanchor="1" style="margin-left: 1em; margin-right: 1em;"&gt;&lt;img border="0" height="212" src="http://4.bp.blogspot.com/-tZIRVQG52bg/TfyIjiz4CsI/AAAAAAAAAPY/AE4hG4956k0/s320/dogru_nefes_almak.jpg" width="320" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;Dikkat ederseniz masa başında çalışan kişiler, genellikle yorgunluktan, uykusuzluktan, ve bunlara bağlı halsizlikten şikayet eder. Böyle bir çalışma ortamı, beraberinde dalgın ve sinirli insanları getirir. Bunun esas sebebi, kişiden kişiye farklılık gösterse de, genelde beyne giden oksijen azlığıdır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Günlük hayatta üzerine hiç düşünmeden gerçekleştirdiğimiz bir eylem: nefes alıp verme. İnsanın hayatta kalmasını sağlayan en önemli faktörlerden biri olan solunum, gerçekleştirmeden günlerce yaşayabileceğimiz yemek yeme veya su içme gibi &amp;nbsp;gereksinimlerle bile kıyaslanınca çok daha kritik bir pozisyonda. Bugüne kadar yiyeceklerin sağlık üzerindeki etkilerinden sudaki ayak izimize kadar birçok konuya değinmiş olsak da, doğru nefes alma üzerine hiçbir bilgimiz olmaması bu alandaki eksikliğin varlığı için iyi bir kanıt.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Nefesimiz fazla sık ve fazla sığ olduğunda yeterince oksijen almıyor, yeterince karbon dioksit vermiyoruz. Sonuç olarak vücutlarımız oksijene aç ve fazla toksinle yüklü kalmaktadır. Vücuttaki her hücrenin oksijene ihtiyacı vardır ve canlılık seviyemiz tüm hücrelerimizin sağlıklı olmalarıyla doğrudan ilişkilidir. Birçoğumuzun soluk alışverişi yüzeysel ve çabuk olduğu için akciğerler tam kapasitesiyle kullanılamamaktadır. Yüzeysel solunum, beden hücrelerinin oksijenden mahrum olmasına ve akciğerlerin solunum sırasında ortaya çıkan toksinlerden arındırılamamasına yol açar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Böyle bir solunum sürecinde diyafram hareketsiz kaldığından böbrekler, bağırsaklar ve tüm vücut sistemi pasifleşir. Yetersiz ve düzensiz alınan nefes organlarımıza oksijen taşınmasına yardımcı olan kalbimizi sıkıntıya düşürerek kalp krizi geçirme olasılığımızı arttırır. Düzgün nefes alınmaması, kan basıncının yükselmesiyle kanser, ani sancılar, astım, ve konuşma problemleri gibi problemlere neden de olabilir. Bu nedenden dolayı, doğru ve kontrollü nefes alıp vermenin, kalbin ritminin düzelmesiyle kan basıncının düşmesi, kan dolaşımının hızlanması, sindirimin kolaylaşması, stresle daha kolay başa çıkabilme, anti-depresan ilaçlara bağımlılığı ve uyku düzensizliğini ortadan kaldırma gibi düşünebileceğimizden çok faydası vardır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tüm bunları okuduktan sonra neden doğru nefes alıp vermeye önem göstermediğimize şaşmamak elde değil. Yoğun hayatın bir getirisi olarak stres ve koşuşturma gibi olumsuz faktörler, nefes alış verişlerimizin değişmesine yol açabiliyor. &amp;nbsp;Aynı zamanda, bilgisayar karşısında genellikle kambur halde uzun süre oturmak da solunumu olumsuz yönde etkiliyor. Bütün bu aktiviteler boyunca daha az nefes alıyor ve aktifliğimizi yitiriyoruz. Vücudumuz da kısıtlı miktardaki oksijenle yetinmek zorunda kaldığı için özellikle spor yaparken fonksiyonlarını yeterince yerine getiremiyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Peki doğru nefes alma teknikleri nelerdir? Öncelikle rahat bir pozisyon alarak alıştığımız şekilde nefes almaya başlayabiliriz. Zamanla bu süre boyunca oluşan hareketleri hissederek, her nefesimizde vücudumuza giren oksijeni göğüs bölgemiz yerine karın bölgemizi yükseltecek şekilde derin nefes alarak yöneltebiliriz. Derin ve yavaşça alınan nefes aynı yavaşlıkla dışarıya verilerek nefes alış verişi arasında doğal bir akım yakalanır ve bu egzersiz yaklaşık 3 dakika boyunca sürdürülebilir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Karın adelelerimizi kullanarak akciğerlerimizin nefes vererek boşalmasına kumanda etmek, yeni bir nefes alıp verme düzenini geliştirmemize yardımcı olur. Bu süreç boyunca diyaframımızın hareket ettiğini hissedebiliriz. Bu egzersiz tekrarlandığı zaman akciğerlerimizin gücünü artırır. Doğru kaynakları kullanarak nefes almanın yanında, derin nefes alabilmek de önemlidir. Bunun için, nefes alımı sonrasında 5 saniye nefesimizi tuttuktan sonra karın adalelerimizi kasarak havayı dışarı itebiliriz. Bu egzersizi doktor rehberliğinde hazıranacak bir programa göre devam ettirmek hayatımızı beklediğimizden çok daha iyi yönde değiştirecektir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sürekli bir şekilde yapılan hareketler kalp ile mide arasında yer alan ve gevşememizi sağlayan akciğer-mide sinir sistemini uyarmakla birlikte, hücrelere ve kaslara daha fazla oksijen ulaşmasını ve kendimizi daha iyi hissetmemizi sağlar. Aldığımız oksijen, vücudumuzun ihtiyacı olan iç organlarımızın, bezlerin, beynin, ve sinir sisteminin çalışması için enzim görevindedir. Bunlara ek olarak, doğru nefes alma teknikleri ile bedenimizde biriken atık ve toksinlerin en sağlıklı şekilde atılması sağlanır. Doğru nefes alma tekniklerini kullanan kişilerin iç ve dış organları daha genç ve daha sağlıklı bir hal aldığından bu kişiler doğal olarak daha geç yaşlanır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Derin ve yavaş solunum kilo kontrolüne de yardımcı olur. Eğer fazla kilolarımızdan kurtulmak istiyorsak, fazladan alacağımız oksijen yağlarımızın daha etkili yakılmasına yardımcı olur. Bu durumun tam tersine, zayıf olanlarımızın doğru nefes teknikleri sayesinde fazladan alacağı oksijen, aç kalmış olan doku ve bezlerin beslenmesine yardımcı olur. Yani doğru nefes, doğru kiloya yardımcı olur. Yavaş, derin ve ritmik solunum kasların yavaşlayarak kalp atışlarımızın yavaşlamasını sağlayacak ve sonuç olarak vücutla birlikte kafamızın da rahatlamasına yardımcı olacaktır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Özetlemek gerekirse, kaliteli ve sağlıklı bir yaşam doğru nefes alma tekniklerinden geçmektedir. Canlılık ve gençliliğin ana sırlarından biri temiz kan dolaşımıdır. Bunu elde etmenin en kolay yolu da soluduğumuz havada saklıdır. Bu solunum egzersizini her gün iki kere tekrarlayacak şekilde alışkanlık haline getirmek, zamanla nefes alış veriş alışkanlıklarımızın düzelmesini mümkün kılarak olası problemlerin meydana gelmesini engelleyecektir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çise Ünlüer (19 Haziran 2011)&lt;br /&gt;ciseunluer@gmail.com&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/5285199423918731668-2115574458136955536?l=ciseunluer.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://ciseunluer.blogspot.com/feeds/2115574458136955536/comments/default' title='Post Comments'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://ciseunluer.blogspot.com/2011/06/dogru-nefes-almak.html#comment-form' title='0 Comments'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/5285199423918731668/posts/default/2115574458136955536'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/5285199423918731668/posts/default/2115574458136955536'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://ciseunluer.blogspot.com/2011/06/dogru-nefes-almak.html' title='Doğru Nefes Almak'/><author><name>Cise Unluer  (BEng MSc DIC)</name><uri>http://www.blogger.com/profile/17849854866655504420</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='18' height='32' src='http://1.bp.blogspot.com/_pdFeCc3qdAg/TB3-BbyAE_I/AAAAAAAAAII/yVuB10Z1nnw/S220/DSC06916.JPG'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://4.bp.blogspot.com/-tZIRVQG52bg/TfyIjiz4CsI/AAAAAAAAAPY/AE4hG4956k0/s72-c/dogru_nefes_almak.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-5285199423918731668.post-5069955130911043970</id><published>2011-06-10T17:45:00.000-07:00</published><updated>2011-06-10T17:45:27.145-07:00</updated><title type='text'>Biomimetri ile Gelen Yenilikler</title><content type='html'>&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;a href="http://4.bp.blogspot.com/-8hWIMDPs2IM/TfK6jIv-jTI/AAAAAAAAAPU/Kb4ZcARPs2k/s1600/BiomimicryVeer.jpg" imageanchor="1" style="margin-left: 1em; margin-right: 1em;"&gt;&lt;img border="0" height="238" src="http://4.bp.blogspot.com/-8hWIMDPs2IM/TfK6jIv-jTI/AAAAAAAAAPU/Kb4ZcARPs2k/s320/BiomimicryVeer.jpg" width="320" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Geçtiğimiz hafta, insanlığın günlük hayatta karşılaştığı sorunları, doğadaki beceri, sezgi, ve bilmi kullanarak, başka bir deyişle doğaya dönerek, çözme sanatı olan biomimetriden bahsetmiştik. Bu hafta, biomimetrinin ışık tuttuğu farklı alanlardaki ürün ve projelerin insanların hayat kalitesini nasıl arttırılabileceğine değineceğiz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hepimiz bilgisayarlarımızı enfekte ederek birçok soruna neden olan virüslerin nasıl çalıştığının farkındayız. Bu vüruslerin yarattıkları sorunlara çözüm getirmek amaçlı olarak, karıncalardan yola çıkarak bilgisayarlarımızı koruyacak metodlar geliştiren bilgisayar güvenliği uzmanları, karıncaların birbirleri ile yardımlaşarak sağladıkları çoğunluk gücüyle düşmanlarıyla savaşmasını örnek alarak bilgisayarları koruyacak olan “dijital karıncalar” geliştiriyorlar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tavus kuşları, çiftleşme döneminde veya tehdit ile karşı karşıya kaldıklarında, kuyruklarında bulunan "telek" adlı rengarenk tüylerini açıp, inanılmaz bir renk gösterisi ortaya koyarlar. Ancak tavus kuşunun tüyleri gerçekte renkli olmamakle birlikte yalnızca kahverengi renk pigmentlerinden oluşur. Normalde kahverengi olan bu tüylerin birbirinden göz alıcı renklere dönüşmesinin arkasındaki sır, kuşların tüylerinde bulunan keratin proteinin güneş ışığını çeşitli şekillerde kırıp yansıtması ve böylece o kahverengi tüylerin, göz kamaştırıcı renkler almasıdır. Bunu gözlemleyen bir Japon bilim adamı, biomimetri kullanarak, tavus kuşunun sahip olduğu bu yeteneği, trafik ve okul ikaz levhalarına aktarıyor ve yeniden kullanılabilmesinin yanında toksik olmayan, tamamen ışığın yansıması ile renk kazanan levhalar üretiyor. Norveçli başka bir bilim adamı ise bu bilgiyi, bilgisayar ekranlarındaki renklerin ışık yoluyla, düşük enerji ile üretilmesi için kullanıyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Başka bir örnek ise bir tür kertenkele olan ve herhangi bir yüzeye kolayca tırmanıp; kaymadan, düşmeden, farklı yüzeylere asılı kalabililen Geko’lar. Bu kertenkeleler, asılı kalmalarını sağlayacak herhangi bir yapışkan ya da vakum kullanmak yerine, tırmandıkları yüzeye düşük seviyede statik elektrik uygulayarak o yüzeyde düşmeden, kaymadan durmayı başarabiliyorlar. Kumaş üreten şirketler bu noktadan hareket ederek, yüzeye statik elektrik ile tutunabilen, sandalye, ve koltuk yüzleri üretiyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Amerika’nın Ohio eyaletinde yapılan araştırlmalar sayesinde nilüfer yaprağının üzerinde su tutmaması özelliğini örnek alarak, kendi kendini temizleyen camlar geliştirildi. Nilüfer yaprağının “hidrofobik” özelliği yaprağın üzerinde bulunan metrenin birkaç milyonda biri boyutundaki pürüzler sayesinde sağlanıyor. Nanoteknolojinin bir mucizesi olarak düşünülen bu camların aslında doğanın bir mucizesi olması hiç de şaşırtıcı değil!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Askerlerin kullandığı kasketlerin kaplumbağa kabuğundan, veya askeri alanda kullanılan helikopterlerin helikopter böceğinden esinlenilerek tasarlandıklarını çoğumuz biliyoruz. Buna benzer bir tasarım deniz altarının çalışma prensibinde de ele alınmış ve kum balığının solungaçlarına su alarak batma, aldığı bu suyu boşaltarak yüzeye çıkma eylemi kullanılmıştır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Günümüzde biomimetri, enerjiden sağlığa kadar uzanan geniş bir yelpazedeki sektörlerde gerçekleşen yenilikler için ışık tutuyor. Biomimetri, canlıların, en iyi, en başarılı olduğu uzmanlık alanlarını, günümüz ürün ve projelerine uygulayarak insanların hayat kalitesini arttırmayı hedefliyor. Yukarda verdiğimiz örnekler ve daha birçoğu doğayı gözlemleyerek ondan öğrendiklerimizde yaratabileceklerimizin sınırı olmadığının bir göstergesi! Özellikle yenilenebilir enerji ve teknoloji konularında yapılan yenilikçi tasarımlarda, doğanın bilim adamlarına ve araştırmacılara ışık tutacağı kesin.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çise Ünlüer (12 Haziran 2011)&lt;br /&gt;ciseunluer@gmail.com&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/5285199423918731668-5069955130911043970?l=ciseunluer.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://ciseunluer.blogspot.com/feeds/5069955130911043970/comments/default' title='Post Comments'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://ciseunluer.blogspot.com/2011/06/biomimetri-ile-gelen-yenilikler.html#comment-form' title='0 Comments'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/5285199423918731668/posts/default/5069955130911043970'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/5285199423918731668/posts/default/5069955130911043970'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://ciseunluer.blogspot.com/2011/06/biomimetri-ile-gelen-yenilikler.html' title='Biomimetri ile Gelen Yenilikler'/><author><name>Cise Unluer  (BEng MSc DIC)</name><uri>http://www.blogger.com/profile/17849854866655504420</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='18' height='32' src='http://1.bp.blogspot.com/_pdFeCc3qdAg/TB3-BbyAE_I/AAAAAAAAAII/yVuB10Z1nnw/S220/DSC06916.JPG'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://4.bp.blogspot.com/-8hWIMDPs2IM/TfK6jIv-jTI/AAAAAAAAAPU/Kb4ZcARPs2k/s72-c/BiomimicryVeer.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-5285199423918731668.post-8464092925250177986</id><published>2011-06-03T14:59:00.000-07:00</published><updated>2011-06-03T14:59:49.960-07:00</updated><title type='text'>Daha İyi Bir Dünya İçin: Biomimetri</title><content type='html'>&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/-nN8DeN0y1Kc/TelZNA8Zv1I/AAAAAAAAAPQ/lMe_kHbgirM/s1600/biomimicry-1.jpg" imageanchor="1" style="margin-left: 1em; margin-right: 1em;"&gt;&lt;img border="0" height="213" src="http://3.bp.blogspot.com/-nN8DeN0y1Kc/TelZNA8Zv1I/AAAAAAAAAPQ/lMe_kHbgirM/s320/biomimicry-1.jpg" width="320" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="line-height: normal; margin-bottom: .0001pt; margin-bottom: 0cm; mso-outline-level: 2; text-align: justify;"&gt;&lt;span lang="TR" style="font-family: &amp;quot;Cambria&amp;quot;,&amp;quot;serif&amp;quot;; font-size: 12.0pt; mso-ansi-language: TR; mso-ascii-theme-font: major-latin; mso-bidi-font-family: &amp;quot;Trebuchet MS&amp;quot;; mso-fareast-font-family: &amp;quot;Times New Roman&amp;quot;; mso-fareast-language: EN-GB; mso-hansi-theme-font: major-latin;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="line-height: normal; margin-bottom: .0001pt; margin-bottom: 0cm; mso-outline-level: 2; text-align: justify;"&gt;&lt;span lang="TR" style="font-family: &amp;quot;Cambria&amp;quot;,&amp;quot;serif&amp;quot;; font-size: 12.0pt; mso-ansi-language: TR; mso-ascii-theme-font: major-latin; mso-bidi-font-family: &amp;quot;Trebuchet MS&amp;quot;; mso-fareast-font-family: &amp;quot;Times New Roman&amp;quot;; mso-fareast-language: EN-GB; mso-hansi-theme-font: major-latin;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="margin-bottom: 0.0001pt; text-align: justify;"&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-family: Cambria, serif;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="margin-bottom: 0.0001pt; text-align: justify;"&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-family: Cambria, serif;"&gt;Spor ayakkabılardan bildiğimiz yapışkan özellikli “cırt cırt”ların, 1941 yılında dağcı George de Mistral’ın köpeğiyle ormanda yürüyüş sonrasında kendinin ve köpeğinin her tarafına yapışan bir bitkinin dikenli kabuklarından esinlenmasinden geliştirildiğini biliyor muydunuz? Mistral, bu bitkinin dikenlerinin herşeye yapıştığını görünce, naylon ve çeşitli materyaller kullanarak bugün sıkça kullandığımız “cırt cırt”ı yarattı.&amp;nbsp;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="margin-bottom: 0.0001pt; text-align: justify;"&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-family: Cambria, serif;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="margin-bottom: 0.0001pt; text-align: justify;"&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-family: Cambria, serif;"&gt;Günümüzde hayatı kolaylaştıran buna benzer birçok buluşa yol veren “biomiometri”, gittikçe doğadan uzaklaşan insanların yine de doğanın klavuzluğunda en eksiksiz tasarımları geliştirmesini mümkün kılıyor. Biomimetri, insanlığın günlük hayatta karşılaştığı sorunları, doğadaki beceri, sezgi, ve bilmi kullanarak, başka bir deyişle doğaya dönerek, çözme sanatıdır. İngilizce “Biomimicry” olarak bilinen biomimetri kelimesi, Latince’de “bios” hayat, “mimesi” taklit anlamına geliyor. Buna göre, biomimetri, doğanın yöntemlerini kullanarak ve araştırarak insanlığın problemlerine çözüm getirme sanatı ve bilmi dalı olarak tanımlanabilir.&amp;nbsp;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="margin-bottom: 0.0001pt; text-align: justify;"&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-family: Cambria, serif;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="margin-bottom: 0.0001pt; text-align: justify;"&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-family: Cambria, serif;"&gt;Milyonlarca yıldır çeşitli sorunların üstesinden gelmek için kusursuz işleyen modeller üreten dünya üzerindeki tüm canlılar, karşılaştıkları sorunlara çözüm getirecek şekilde kendilerini geliştirmeye devam etmiştir. Bu modellerin birçoğu, yine milyonlarca yıllık test ve yanılgılardan geçti, olgunlaştı ve olgunlaşmaya devam ediyor. Biomimetri, bu çözüm modellerinin örnek alınarak taklit edilmesi yoluyla, çeşitli ürünler ve sorunlar üzerinde uygulanmasını içeren bir bilim dalı olarak algılanmaktadır.&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="margin-bottom: 0.0001pt; text-align: justify;"&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-family: Cambria, serif;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="margin-bottom: 0.0001pt; text-align: justify;"&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-family: Cambria, serif;"&gt;Bu yaklaşıma ışık tutan biyolog Janine Benyus’un 1997’de basılan “Biomimicry: Innovation Insired by Nature” kitabı, ekolojik olarak farklı olmak isteyen şirketlerin, kültürlerin ve ekonomilerin yapabileceklerini anlatmakla kalmıyor, birçok insanın düşünce yapısını ve yaşam şeklini değiştiren bir kavramdan bahsediyor. Benyus, insanların doğaya “örnek, önlem, ve danışıman” olarak bakmalarını tavsiye ederek, biomimetrinin en önemli hedeflerinden birinin sürdürülebilirlik olduğunu vurguluyor.&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="margin-bottom: 0.0001pt; text-align: justify;"&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-family: Cambria, serif;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="margin-bottom: 0.0001pt; text-align: justify;"&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-family: Cambria, serif;"&gt;Biomimetri’nin kullanımına bir başka güzel örnek, 1496 yılında kuşların uçma kabiliyetine hayranlık duyan Leonardo da Vinci’nin, kuşların uçuşlarını detaylı çizim ve çalışmalar yaparak analiz etmesiyle bir “uçma makinesi” yapmasıdır. Günümüzde biomimetri, enerjiden sağlık sektörüne kadar birçok farklı alanda yapılan yeniliklere ışık tutuyor. Örneğin, kambur balinaların vücutlarının büyüklüğüne rağmen son derece çevik olduklarını gözlemleyen Kanadalı Whalepower şirketi başkanı Frank Fish, bu balinaların suya girip çıkarken, bedenlerine göre sadece bir buçuk metre çapında su baloncukları yaptıklarını farkediyor. Bunun üzerine, şirket, balina yüzgeçlerinin tasarımından yola çıkarak, rüzgâr tribünlerinin pervanelerini verimi arttıracak ve sessizce çalışabilecek şekilde tasarlıyor.&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="margin-bottom: 0.0001pt; text-align: justify;"&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-family: Cambria, serif;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="margin-bottom: 0.0001pt; text-align: justify;"&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-family: Cambria, serif;"&gt;Teknolojisi hiç durmadan ilerleyen bir başka ürün elektronik ekranlar. Peki kelebek kanatlarının benzersiz özelliklerinin ekran teknolojisini geliştirmek için kullanılabileceği hiç aklınıza geldi mi? Kelebeklerin parlak renkli kanatlarının ışığı farklı biçimde yansıtmasından değişik dalga boylarının birbirleriyle kesişerek kusursuz denilecek kadar parlak renkler yaratıyor olması, günümüzde mobil cihazlarda daha az enerji kullanarak daha parlak ekranlar yaratmak için kullanılıyor.&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="margin-bottom: 0.0001pt; text-align: justify;"&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-family: Cambria, serif;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="margin-bottom: 0.0001pt; text-align: justify;"&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-family: Cambria, serif;"&gt;Önümüzdeki hafta biomimetrinin ışık tuttuğu farklı alanları inceleyerek, canlıların, en iyi ve en başarılı olduğu uzmanlık alanlarını, günümüz ürün ve projelerine uygulayarak insanların hayat kalitesinin nasıl arttırılabileceğinden bahsedeceğiz.&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="margin-bottom: 0.0001pt; text-align: justify;"&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-family: Cambria, serif;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="margin-bottom: 0.0001pt; text-align: justify;"&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-family: Cambria, serif;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="margin-bottom: 0.0001pt; text-align: justify;"&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-family: Cambria, serif;"&gt;Çise Ünlüer (5 Haziran 2011)&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="margin-bottom: 0.0001pt; text-align: justify;"&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-family: Cambria, serif;"&gt;ciseunluer@gmail.com&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/5285199423918731668-8464092925250177986?l=ciseunluer.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://ciseunluer.blogspot.com/feeds/8464092925250177986/comments/default' title='Post Comments'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://ciseunluer.blogspot.com/2011/06/daha-iyi-bir-dunya-icin-biomimetri.html#comment-form' title='0 Comments'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/5285199423918731668/posts/default/8464092925250177986'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/5285199423918731668/posts/default/8464092925250177986'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://ciseunluer.blogspot.com/2011/06/daha-iyi-bir-dunya-icin-biomimetri.html' title='Daha İyi Bir Dünya İçin: Biomimetri'/><author><name>Cise Unluer  (BEng MSc DIC)</name><uri>http://www.blogger.com/profile/17849854866655504420</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='18' height='32' src='http://1.bp.blogspot.com/_pdFeCc3qdAg/TB3-BbyAE_I/AAAAAAAAAII/yVuB10Z1nnw/S220/DSC06916.JPG'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://3.bp.blogspot.com/-nN8DeN0y1Kc/TelZNA8Zv1I/AAAAAAAAAPQ/lMe_kHbgirM/s72-c/biomimicry-1.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-5285199423918731668.post-815500280372726424</id><published>2011-05-26T09:54:00.000-07:00</published><updated>2011-05-26T09:54:55.365-07:00</updated><title type='text'>Plastik Kirliliği ve Lastik Geri Dönüşümü</title><content type='html'>&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;a href="http://4.bp.blogspot.com/-9JGeI2_uFGw/Td6Ft16T48I/AAAAAAAAAPM/bAAX9Sk9i6s/s1600/tire-Recycle_me.JPG" imageanchor="1" style="margin-left: 1em; margin-right: 1em;"&gt;&lt;img border="0" src="http://4.bp.blogspot.com/-9JGeI2_uFGw/Td6Ft16T48I/AAAAAAAAAPM/bAAX9Sk9i6s/s1600/tire-Recycle_me.JPG" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;Dünyanın birçok yerine kıyasla daha temiz olduğunu düşündüğümüz Akdeniz’in atık plastik parçalarıyla dolu olduğunu ve bu plastiklerin denizdeki balıkların beslenme sistemine girerek sofralarımıza kadar ulaşabileceğini hiç aklınıza getirdiniz mi?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Fransız Deniz Araştırmaları Enstitüsü tarafından yapılan çalışma sonrasında, mikro boyuttaki plastik atık parçalarının Akdeniz genelinde 250 milyar civarında olduğu belirtildi. Avrupa’daki birçok kuruluş, bu bulguların endişe verici olduğu konusunda hemfikir. Çalışmaların devamı olarak 2011 yılı boyunca Akdeniz’in farklı noktalarından örnekler toplanarak bunların incelenmesine devam edilecek. Çalışma boyunca toplanan örneklerin, plastik atıkların deniz içerisinde ne kadar büyük bir alana yayıldıklarını anlamamıza yarcımı olacağı kesin.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Denizlerde sadece atık olarak kalmayan ve farklı yollardan yaşam zincirimize giren plastiğin varlığının insan sağlığı üzerindeki etkileri düşündüğümüzden daha kritik. Yapılan araştırmalar, okyanustaki bazı bakterilerin plastik atıklarla beslendiklerini ortaya koyuyor. Laboratuvarda mikroskop altında incelenen küçük plastik atıkların her birinin bakteri yuvası halinde olduğu görüldü. Bu bakteriler, plastikler üzerindeki küçük çukurlarda yaşadıklarından yapıları da zamanla içinde yaşadıkları plastiğin yapısına benziyor. Plastikle beslenen bu bakteriler sayesinde plastiğin denizlerdeki yaşam zincirine girip girmediği ise merak konusundan çok gerçeklik kazanmış bir bulgu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Denizlerden karaya hareket edecek olursak, ülkemizde toplu taşımacılığın en düşük seviyede kullanıldığını ve nerdeyse her ailenin en az bir arabası olduğunu düşünürsek, araç lastiklerine olan yüksek talebi az çok tahmin edebiliriz. Peki ömrünü tamamlamış lastiklere daha sonra ne olduğunu biliyor muyuz?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ülkemizde bu alanda henüz bir girişim olmamasına rağmen, Türkiye’de ömrünü tamamlamış lastikler, 2010 yılında onaylanan ''Atık Yönetimi Planı'' kapsamında, lastik üretici ve ithalatçılarının kurduğu LASDER tarafından geri kazanım amacıyla ülke çapında toplanmaya başlanacak. Çalışma kapsamında 2010 yılında, gözardı edilemeyecek bir miktar olan 63 bin ton ömrünü tamamlamış lastik ekonomiye kazandırıldı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Aralarında Continental, Goodyear, Michelin, ve Pirelli gibi lastik firmalarının yer aldığı LASDER üyeleri, ömrünü tamamlamış lastiklerin toplanması konusunda Çevre ve Orman Bakanlığı tarafından yetkilendirildi. Esas amacı, üyelerinin yenileme pazarına sattıkları lastiklerin oluşturduğu toplam tonajın yönetmelikte belirtilen oranı kadar olan kısmını toplatmak, taşımak, geçici olarak depolatmak, ve öncelikle malzeme geri kazanımı firmalarına ve daha sonra alternatif enerji kaynağı olarak kullanılmak üzere çimento fabrikaları ve enerji üretim tesislerine teslim etmek olan LASDER, insanların bir yerden bir yere ulaşımını sağlamak için lastik sanayicilerinin üzerine düşen görevin yerine getirilmesini mümkün kılıyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kullanıldıkları süre boyunca insan güvenliği ön planda tutularak tasarlanan lastikler, ömürlerini tamamladıkları zaman değişik yollarla tekrardan ekonomiye ya ham madde ya da alternatif enerji ham maddesi olarak kazandırılmalıdır. Bu şekilde hem bu malzemelerin çevreye zarar vermesi engellenir hem de tekrar toplama sayesinde üretime faydalı olmaları sağlanır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Plan kapsamında faydalı ömrünü tamamlamış, araçtan sökülen orijinal veya kaplanmış, bir daha kullanılamayacak olan lastikler ve üretim sırasında ortaya çıkan ıskartalar “ömrünü tamamlamış lastik”, ya da bir diğer adıyla ÖTL olarak tanımlanıyor. Bu kampanya sayesinde topluma lastiklerle ilgili neler yapılabileceği anlatılmakla birlikte toplum bilincininin arttırılması planlanıyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu yönetmelik, ÖTL'lerin çevreye zarar vermesini önleyerek, malzeme geri kazanımı ve enerji geri dönüşümü amaçlı toplama ve taşıma sisteminin kurulması, ve yönetim planının oluşturulmasını sağlayacak. LASDER'in 2011 yılı yükümlülüğü 87 bin ton civarında olmakla birlikte, 2012 yılının kotası Çevre ve Orman Bakanlığı ile birlikte kararlaştırılacak.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Peki ÖTL toplama sistemi nasıl çalışmaktadır? Program kapsamında tüm ülke 8 toplam bölgeye ayrıldı. Bu ayrımı gerçekleştirmek için bölge sınırları ÖTL birikim potansiyeli, bölgenin ÖTL tüketim kapasitesi ve coğrafi koşullara göre belirlendi. Çevre ve Orman Bakanlığı tarafından lisanslandırılan Türkiye’nin farklı yerlerinde 13 adet malzeme geri kazanım firması programa dahil edildi. Bu tesislerin toplam ÖTL kapasitesi yaklaşık olarak 150 bin ton olmakla beraber, kullanılabilen kapasitenin 40 bin ton civarında olduğu belirtildi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Program sonrasında ortaya çıkacak olan ÖTL kaynaklı ürünlerin kullanılacakları alan bulma sıkıntısı da yaşanmayacağı kesin. Bu ürünler, çocuk oyun alanları ve parklar, koşu pistleri, hayvan barınak alanlarının zemin kaplamaları, kaldırım kaplamaları, eğlence ve dinlenme alanları, motor sporları için düzenlenmiş alanlar, okul ve eğitim kurumları, ve tenis oyun sahaları gibi eğlence ve eğitim alanlarında yaygın olarak görülecektir. Bunlara ek olarak, sızdırmazlık sağlanması gereken alanlar, rıhtım, iskele benzeri gemi, tekne yanaşma alanları, kauçuk bazlı çatı kaplama malzemeleri, su tahliye sistemi izolasyon malzemeleri, bidon ve benzeri saklama malzemeleri, çizme ve ayakkabı tabanları, kalıplı-kalıpsız her türlü esnek uygulama alanları, hortumlar, bariyer ve benzeri trafik uygulamaları, drenaj malzemeleri, bina zemin yalıtım malzemeleri, karayolları asfalt katkı malzemesi uygulamaları, dolgu lastikler için kullanım, otomotiv sanayi uygulamaları, ve oto paspasları için de kullanılabilecek.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İster plastik, ister eski lastikler olsun, kullanım ömrünü tamamlayan maddelerin geri dönüşümü ve yeninden kullanıma kazandırılması mümkündür ve ne kadar küçük olursa olsun, her ülke tarafından gerçekleştirilmesi gereken bir yatırımdır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çise Ünlüer (29 Mayıs 2011)&lt;br /&gt;ciseunluer@gmail.com&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/5285199423918731668-815500280372726424?l=ciseunluer.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://ciseunluer.blogspot.com/feeds/815500280372726424/comments/default' title='Post Comments'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://ciseunluer.blogspot.com/2011/05/plastik-kirliligi-ve-lastik-geri.html#comment-form' title='0 Comments'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/5285199423918731668/posts/default/815500280372726424'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/5285199423918731668/posts/default/815500280372726424'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://ciseunluer.blogspot.com/2011/05/plastik-kirliligi-ve-lastik-geri.html' title='Plastik Kirliliği ve Lastik Geri Dönüşümü'/><author><name>Cise Unluer  (BEng MSc DIC)</name><uri>http://www.blogger.com/profile/17849854866655504420</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='18' height='32' src='http://1.bp.blogspot.com/_pdFeCc3qdAg/TB3-BbyAE_I/AAAAAAAAAII/yVuB10Z1nnw/S220/DSC06916.JPG'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://4.bp.blogspot.com/-9JGeI2_uFGw/Td6Ft16T48I/AAAAAAAAAPM/bAAX9Sk9i6s/s72-c/tire-Recycle_me.JPG' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-5285199423918731668.post-8004563282509087752</id><published>2011-05-20T12:58:00.000-07:00</published><updated>2011-05-20T12:58:43.758-07:00</updated><title type='text'>Ada Var.... Ada Var!</title><content type='html'>&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;a href="http://4.bp.blogspot.com/-Cl8-A239VHU/TdbH4ishR6I/AAAAAAAAAPI/VmrXPsNF5Kw/s1600/singopore2.jpg" imageanchor="1" style="margin-left: 1em; margin-right: 1em;"&gt;&lt;img border="0" height="213" src="http://4.bp.blogspot.com/-Cl8-A239VHU/TdbH4ishR6I/AAAAAAAAAPI/VmrXPsNF5Kw/s320/singopore2.jpg" width="320" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;Geçtiğimiz hafta küçük bir ada devleti olan Singapur’dan bahsetmiş, bu gelişmiş ülkenin tarihine kısa bir göz atmıştık. Bu hafta Singapur’un halkına ve ziyaretçilerine sunduğu fırsatlardan bahsedecek, bu gelişmiş ülkeyi kendimize nasıl örnek alabileceğimiz konusuna değineceğiz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şehrin inanılmaz temizliğinden sonra, ülkeye ayak basan tüm ziyaretçilerin ilgisini çeken ilk şey halkın büyük bir çoğunluğunun konuştuğu akıcı İngilizce. Etrafındaki diğer Asya ülkelerine kıyaslandığında, Singapur’da nerdeyse herkesin İngilizce konuşabilmesi batı ülkelerinden gelenler için büyük bir avantaj! Ancak konuştukları İngilizce, Avrupa ve Amerika’da duyabileceğiniz İngilizce’den çok farklı bir şiveye sahip olduğundan özgünlüğünü koruyor. Singapurlular, gayet akıcı konuşmalarına rağmen kelimelerin çoğunu yutarak konuştuklarından, ilk duyuluduğunda kulağa Çince gibi duyulan bu İngilizce aksanına “Singlish” adı veriliyor. Sistemin bir parçası olarak Singapur’da eğitim gören her öğrenci, okulda İngilizce’nin yanında, Malay, Tamil ya da Mandarin anadillerinden birini de öğrenmek zorunda.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Singapur hakkında söylenecek önemli bir diğer konu ise ülkenin tam bir “ceza” kenti olduğu. Kentte dolaşırken birçok şeyin yasak olduğuna dair uyarı tabelaları ve kurallara uymama durumunda uygulanan yüksek cezaları görmek mümkün. Ancak Singapur’u görünce, bu kadar küçük bir adada yaşayan yüksek bir insan yoğunluğunda yönetimin ne kadar başarılı bir iş çıkardığını anlayıp cazaların gerekliliğini onaylayabiliyorsunuz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şehrin en ilginç bölgeleri “Little India”, “Chinatown”, “Sentosa Island”, “Quays”, ve “Orchard Road”. Bunlardan en popüleri Orchard Road, tam bir piyasa ve alışveriş caddesi. İki kilometrelik bu geniş cadde üzerinde tapınak, müze ve benzeri sanat mekanları yerine, içerisinde bildiğiniz ve bilmediğiniz nice markalar ve elit butiklerin mağazalarını barındıran görkemli alışveriş merkezleri mevcut. Özellikle elektronik ürünleri burda Avrupa ve Amerika’ya kıyasla çok daha düşük fiyatlara bulmak mümkün.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Singapur’da dikkat çeken bir diğer bölge Little India. Meşhur “Tekka Centre”, “Mustafa Center”, ve “Sakaya Muni Buddha Gaya Tapınağı” gibi birçok inancı temsil eden farklı binaları bünyesinde bulunduran Little India bölgesi, Singapur’un geri kalanına göre daha eski ve geri kalmış irtibası yaratsa da, muhakkak görülmesi ve vakit ayırılması gereken bir bölge.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Dünyadaki birçok büyük şehirde olduğu gibi, Singapur’daki Chinatown bölgesi otantik yapıların yanında, Çin kültürünü gözler önüne sunan özel bir bölge. Buradaki “Chinatown Heritage Centre” ve “Buddha Tooth Relic Tapınağı” gibi görkemli tapınaklarda gerçekleştirilen budist rahiplerin dua seansları, sadece yerel halkın değil turistlerin de ilgi merkezi halinde.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tapınaklardan uzaklaşıp modern şehrin tadına varmanın en iyi yollarından biri, nehir kıyısı bölgesi olan Quays’daki restaurantlarda ve nehrin yanında organize edilen çeşitli aktivitelerle zaman geçirmek. Bu bölgede “Boat Quays”, “Clarke Quays” ve “Robertson Quays” adında Singapur’un en trendi bölgelerinden olan 3 ayrı alan bulunuyor. Geceleri Singapur gençliği ve turistlerin akın ettiği nehirde kısa mesafeli tekne gezintileri yapmak mümkün.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu bölgeye çok yakın olan Sentosa adasında da yer alan Singapur’un simgesi yarı balık yarı arslan “Merlion” heykeline ek olarak, dünyanın en büyük su altı akvaryumu, içerisinde yaşayan her tür kelebek ve böceğin çeşitliliği ile göz kamaştıran bahçeleri, ve yunuslarla yüzme fırsatları Sentosa adasının ziyaretçilerine sunduğu olanaklardan sadece birkaçı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şehrin kesinlikle görülmesi gerekli noktalarından birisi de 1899 yılında hizmet vermeye başlayan “Raffles Hotel”. Bu prestijli otelinin lobisi halka açık olmakla birlikte, oteli görmek isteyen ziyaretcilerin lobiye sandelet ve şort ile girmesi yasak. “Asian Civilazations Museum”, Singapore Art Museum”, ve “National Museum of Singapore” gibi müzeler de çevre alanlarda bulunduklarından, hepsi birarada görülebiliyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ülkenin “olmazsa olmaz” yerlerinden biri olan Singapur hayvanat bahçesi, &amp;nbsp;dünyanın en büyük ve en iyi hayvanat bahçelerinden biri. Özellikle doğal ortamın inanılmaz iyi düzenlenmesi ile öne çıkan bahçede, hiçbir hayvanın önünde kafes veya cam gibi bir engel bulunmuyor. “Bengal Kaplanı”, “Kutup Ayısı”, ve “Beyaz Gergedan” gibi nadir türleri burada yakından görmek mümkün. Güneş batınca düzenlenen “Night Safari” turları, hayvanları tamamen zifiri karanlıkta sadece onların olduğu bölgelerin loş aydınlatılmış hali ile sunduğundan biraz korkutucu ama kesinlikle kaçırılmaması gereken bir aktivite.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Konu ne olursa olsun, çoğumuzda gittiğimiz yerleri Kıbrıs ile kıyaslama huyu vardır. Singapur’un Kıbrıs’tan çok daha gelişmiş ve yüksek yaşam kalitesi sergileyen bir ülke olduğu kesin. Basit bir kıyaslama yapacak olursak, Kıbrıs’ın kuzey ve güneyinin toplam yüzölçümü 9248 km2. Singapur ise sadece 710 km2! Yani adamız Singapur’un yaklaşık 13 katı büyüklüğünde olmasına rağmen Singapur’un nüfusunun sadece beşte biri kadar insan barındırıyor. Singapur’da birçok farklı ırk ve dinlerden insanlar huzur içinde birbirini rahatsız etmeden yaşayabiliyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Ön yargı, taassup ve dar görüşlülüğün en iyi tedavisi seyahattir” demiş Amerikan mizahçı ve yazar Mark Twain. İnsanın, küçük bir adada yaşamanın kaçınılmaz getirisi olan sorunlardan kurtulması ve vizyonunu geliştirmesi için en verimli yol farklı hayatları görmesi, yaşaması, ve öğrenmesidir. Bildiğimiz düzen ve alıştığımız ortamlardan mümkün oldukça çıkmaya çalışmak, kişisel gelişimimize katkı sağlamakla kalmaz, bazı şeylerin nasıl olabileceklerini düşünmek yerine onları oldukları gibi görmemizi sağlar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çise Ünlüer (22 Mayıs 2011)&lt;br /&gt;ciseunluer@gmail.com&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/5285199423918731668-8004563282509087752?l=ciseunluer.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://ciseunluer.blogspot.com/feeds/8004563282509087752/comments/default' title='Post Comments'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://ciseunluer.blogspot.com/2011/05/ada-var-ada-var.html#comment-form' title='0 Comments'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/5285199423918731668/posts/default/8004563282509087752'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/5285199423918731668/posts/default/8004563282509087752'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://ciseunluer.blogspot.com/2011/05/ada-var-ada-var.html' title='Ada Var.... Ada Var!'/><author><name>Cise Unluer  (BEng MSc DIC)</name><uri>http://www.blogger.com/profile/17849854866655504420</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='18' height='32' src='http://1.bp.blogspot.com/_pdFeCc3qdAg/TB3-BbyAE_I/AAAAAAAAAII/yVuB10Z1nnw/S220/DSC06916.JPG'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://4.bp.blogspot.com/-Cl8-A239VHU/TdbH4ishR6I/AAAAAAAAAPI/VmrXPsNF5Kw/s72-c/singopore2.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-5285199423918731668.post-8826334112785757914</id><published>2011-05-12T08:43:00.000-07:00</published><updated>2011-05-13T13:25:54.453-07:00</updated><title type='text'>Singapur, Kapitalist Bir Cennet</title><content type='html'>&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;a href="http://2.bp.blogspot.com/--BGRZw5Fqm4/TcwAOJs_M6I/AAAAAAAAAPE/kfvhbhy-lZI/s1600/singapore_skyline.jpg" imageanchor="1" style="margin-left: 1em; margin-right: 1em;"&gt;&lt;img border="0" height="213" src="http://2.bp.blogspot.com/--BGRZw5Fqm4/TcwAOJs_M6I/AAAAAAAAAPE/kfvhbhy-lZI/s320/singapore_skyline.jpg" width="320" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="paragraphstyle" style="line-height: 13.75pt; margin-bottom: .0001pt; margin: 0cm; text-align: justify;"&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-family: Cambria, serif;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="paragraphstyle" style="line-height: 13.75pt; margin-bottom: .0001pt; margin: 0cm; text-align: justify;"&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-family: Cambria, serif;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="paragraphstyle" style="margin-bottom: 0.0001pt; margin-left: 0cm; margin-right: 0cm; margin-top: 0cm; text-align: justify;"&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-family: Cambria, serif;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="paragraphstyle" style="margin-bottom: 0.0001pt; margin-left: 0cm; margin-right: 0cm; margin-top: 0cm; text-align: justify;"&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-family: Cambria, serif;"&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="line-height: 18px;"&gt;“Gezmek vahşi bir şeydir. Sizi yabancılara güvenmeye ve alışık olduğunuz ev ve arkadaş konforunu kaybetmeye zorlar. Dengenizi kaybedersiniz. Zorunlu şeyler (hava, uyku, rüyalar, deniz, gökyüzü) haricinde hiçbirşey sizin değildir.&amp;nbsp;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-family: Cambria, serif; line-height: 18px;"&gt;Her şey, sonsuzluğa veya ne hayal edersek ona yönelir.”&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="paragraphstyle" style="margin-bottom: 0.0001pt; margin-left: 0cm; margin-right: 0cm; margin-top: 0cm; text-align: justify;"&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-family: Cambria, serif;"&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="line-height: 18px;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="paragraphstyle" style="margin-bottom: 0.0001pt; margin-left: 0cm; margin-right: 0cm; margin-top: 0cm; text-align: justify;"&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-family: Cambria, serif;"&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="line-height: 18px;"&gt;Bu sözler 1908 ve 1950 yılları arasında yaşayan ünlü İtalyan şair, romancı, çevirmen ve eleştirmen Cesare Pavese’ye ait. Bugün size her yönden örnek alınması gereken bir ülkeyi anlatmak istiyorum. Konumuz, Lüksemburg ve Katar’dan sonra, dünyadaki ülkelerin kişi başına düşen milli gelir sıralamasında 56 bin 522 dolar ile başı çeken ve insanın hayata bakış açısını değiştiren Singapur.&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="paragraphstyle" style="margin-bottom: 0.0001pt; margin-left: 0cm; margin-right: 0cm; margin-top: 0cm; text-align: justify;"&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-family: Cambria, serif;"&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="line-height: 18px;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="paragraphstyle" style="margin-bottom: 0.0001pt; margin-left: 0cm; margin-right: 0cm; margin-top: 0cm; text-align: justify;"&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-family: Cambria, serif;"&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="line-height: 18px;"&gt;Singapur'u birkaç kelime ile tarif etmek gerekirse, dünyanın her yerinden insanın barış içinde ama birbirinden uzak yaşadığı son derece gelişmiş, temiz ve kapitalist bir ülke. Singapur, ana ada olan Singapur şehri ve irili ufaklı birkaç adadan kuruludur. Ekvatorun sadece 137 kilometre kuzeyinde yer alan ülkede 5 milyondan fazla kişi yaşıyor olmasına rağmen bunların sadece 3 milyonu Singapur’lu, geriye kalanı farklı ülkelerden göç etmiş.&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="paragraphstyle" style="margin-bottom: 0.0001pt; margin-left: 0cm; margin-right: 0cm; margin-top: 0cm; text-align: justify;"&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-family: Cambria, serif;"&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="line-height: 18px;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="paragraphstyle" style="margin-bottom: 0.0001pt; margin-left: 0cm; margin-right: 0cm; margin-top: 0cm; text-align: justify;"&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-family: Cambria, serif;"&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="line-height: 18px;"&gt;Singapur’un modern tarihi 1819 yılından itibaren, yani &amp;nbsp;zamanın sömürgeci milleti olan İngilizler’in istilasıyla başlar. İngiliz sömürgesi 1959 yılına kadar devam eder. Daha sonra 1963 yılında Malaya, Saravak ve Sabah ile birleşerek Malaya Federasyonunu meydana getirirler. Fakat bu birleşme fazla uzun sürmez ve yapılan yeni anlaşma ile Singapur 9 Ağustos 1965’te ayrı bir devlet olarak ilan edilir. Buna rağmen antikomünist bir yapıya sahip olan Singapur’da, Malaylar ve Çinliler’in olay çıkarmasından dolayı bölgedeki iç huzursuzluklar devam eder. 1969 yılında ırkçı bir ayaklanmaya bürünen şiddet eylemleri, birçok tutuklamalar sonucu bastırılır ve ülkedeki idareyi, 1959 yılında ülkenin ilk başbakanı seçilen Lee Kuan Yew’in kurduğu Halk Partisi (PAP) iktidarı ele geçirir. Bunun üzerine 1971 yılında İngilizler adadan çekilmek zorunda kalır.&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="paragraphstyle" style="margin-bottom: 0.0001pt; margin-left: 0cm; margin-right: 0cm; margin-top: 0cm; text-align: justify;"&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-family: Cambria, serif;"&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="line-height: 18px;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="paragraphstyle" style="margin-bottom: 0.0001pt; margin-left: 0cm; margin-right: 0cm; margin-top: 0cm; text-align: justify;"&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-family: Cambria, serif;"&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="line-height: 18px;"&gt;Singapur, Endonezya ve Malezya toprakları arasına sıkışmış, küçücük bir ada devletidir. Kuzey ve batıdan Johore boğazı ve doğu ve güneyden Singapur Boğazı ile kapalı dikdörtgen şeklini andıran bir ülke olan Singapur, Malay Yarımadası’na 1200m uzunlukta olan bir demir ve karayolu ile irtibatlıdır. Singapur tropikal bir iklime sahip olduğundan yıl boyunca fazla değişmeyen sıcaklık ve nem miktarı genelde yüksek, yağışları çok fazladır. Etrafı Hint Okyanusu ile çevrili bu küçük ada devletinin bir zamanlar toprakları tamamen tropikal ormanlarla kaplı olmasına rağmen bugün bunların yüzde seksen beş (85%)’i kalmamıştır. Dolayısıyla vahşi hayvanlar ve doğal kaynaklar da çok azalmıştır.&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="paragraphstyle" style="margin-bottom: 0.0001pt; margin-left: 0cm; margin-right: 0cm; margin-top: 0cm; text-align: justify;"&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-family: Cambria, serif;"&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="line-height: 18px;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="paragraphstyle" style="margin-bottom: 0.0001pt; margin-left: 0cm; margin-right: 0cm; margin-top: 0cm; text-align: justify;"&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-family: Cambria, serif;"&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="line-height: 18px;"&gt;Nüfusun yüzde yetmiş yedi (77%)’si Çin asıllı olmakla birlikte, yüzde onbeş (15%)’i Malaylar ve yüzde altı (6%)’sı Hintliler, gerisi de diğer azınlıklardan meydana gelir. Ülkedeki nüfus yoğunluğu, 710 km2’lik bir yüzölçüme sahip olması bakımından çok yüksek olup, nüfusun çoğu genç ve şehirlidir. Nüfusun büyük bir kısmını teşkil eden Çinliler, beş ana grupta toplanırlar ve beş büyük lehçeyi kullanırlar; Hokkien, Cantonese, Teochev, Hainanese ve Hakka. &amp;nbsp;Malaylar ise ikinci büyük grup olup, Malay dilini konuşurlar ve tamamına yakın kısımları müslümandır. Nüfusun geri kalanını meydana getiren Hintli ve Pakistanlılar’ın da büyük bir kısmı müslümadır ve genellikle Tamil lisanını kullanırlar. Bunlara ek olarak ülkede az miktarda da Avrupalı ve Avrasyalı nüfus vardır. Din ve dil farklılıklarının büyük boyutlara ulaşması üzerine Singapur hükümeti, Malay, Mandarin (Çin lehçelerinden bir kısmı), Tamil ve İngilizce olmak üzere 4 farklı dili resmi diller olarak kabul etmiştir.&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="paragraphstyle" style="margin-bottom: 0.0001pt; margin-left: 0cm; margin-right: 0cm; margin-top: 0cm; text-align: justify;"&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-family: Cambria, serif;"&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="line-height: 18px;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="paragraphstyle" style="margin-bottom: 0.0001pt; margin-left: 0cm; margin-right: 0cm; margin-top: 0cm; text-align: justify;"&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-family: Cambria, serif;"&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="line-height: 18px;"&gt;Singapur, diğer Asya ülkelerine kıyaslandığında okuma-yazma oranı yüksek olmakla birlikte; halkın sağlık, sosyal ve kültürel hayatları oldukça iyidir. Singapur ekonomisinin büyük bir kısmı ticarete dayanır. Ayrıca ulaştırma, bankacılık, sigortacılık, haberleşme, tamirat ve depolama gibi hizmetlerden de önemli ölçüde gelir elde edilmektedir. Singapur ekonomisinin beslendiği diğer önemli gelir kaynağı ise gemi yapımcılığı, petrol rafinerileri, elektronik aletler, tekstil, gıda ve kereste gibi alanları içeren endüstridir. Bunların yanında turizm ve balıkçılık da ülke ekonomisine önemli ölçüde gelir sağlamaktadır.&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="paragraphstyle" style="margin-bottom: 0.0001pt; margin-left: 0cm; margin-right: 0cm; margin-top: 0cm; text-align: justify;"&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-family: Cambria, serif;"&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="line-height: 18px;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="paragraphstyle" style="margin-bottom: 0.0001pt; margin-left: 0cm; margin-right: 0cm; margin-top: 0cm; text-align: justify;"&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-family: Cambria, serif;"&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="line-height: 18px;"&gt;Singapur “Changi” Havaalanı, bugüne kadar Amerika ve Avrupa’nın birçok ülkesi de dahil olmak üzere ziyaret ettiğim birçok gelişmiş havaalanına kıyaslanamayacak kadar gelişmiş ve hayal edemeyeceğiniz kadar organize ve temiz, dünyanın devamlı ödül alan sayılı havaalanlarından birisi. Havaalanına indiğiniz andaki ilk izleniminize dayanarak sizi nasıl bir ülkenin beklediğini az çok tahmin edebiliyorsunuz.&amp;nbsp;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="paragraphstyle" style="margin-bottom: 0.0001pt; margin-left: 0cm; margin-right: 0cm; margin-top: 0cm; text-align: justify;"&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-family: Cambria, serif;"&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="line-height: 18px;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="paragraphstyle" style="margin-bottom: 0.0001pt; margin-left: 0cm; margin-right: 0cm; margin-top: 0cm; text-align: justify;"&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-family: Cambria, serif;"&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="line-height: 18px;"&gt;Singapur, ziyaret amacınınız ne olursa olsun, hiçbir masraftan kaçınılmadan tasarlanmış son moda alışveriş merkezleri bir yana; tarihi eserler, dini mekanlar, müzeler, sevimli köyler, parklar, bahçeler ve diğer doğa harikası alanlar, küçük adalar, etnik semtler, ve sıra dışı hayvan türlerinin yaşadığı alanlarla dolu görkemli bir ülke. Bütün bu zenginliklerin harmanlandığı bu turizm cenneti, her yönden yaşaması zevkli, modern, ziyaretçi dostu bir kent.&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="paragraphstyle" style="margin-bottom: 0.0001pt; margin-left: 0cm; margin-right: 0cm; margin-top: 0cm; text-align: justify;"&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-family: Cambria, serif;"&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="line-height: 18px;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="paragraphstyle" style="margin-bottom: 0.0001pt; margin-left: 0cm; margin-right: 0cm; margin-top: 0cm; text-align: justify;"&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-family: Cambria, serif;"&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="line-height: 18px;"&gt;Önümüzdeki hafta Singapur’un halkına ve ziyaretçilerine sunduğu fırsatlardan bahsedecek, bu gelişmiş ülkeyi kendimize nasıl örnek alabileceğimiz konusuna değineceğiz.&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="paragraphstyle" style="margin-bottom: 0.0001pt; margin-left: 0cm; margin-right: 0cm; margin-top: 0cm; text-align: justify;"&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-family: Cambria, serif;"&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="line-height: 18px;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="paragraphstyle" style="margin-bottom: 0.0001pt; margin-left: 0cm; margin-right: 0cm; margin-top: 0cm; text-align: justify;"&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-family: Cambria, serif;"&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="line-height: 18px;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="paragraphstyle" style="margin-bottom: 0.0001pt; margin-left: 0cm; margin-right: 0cm; margin-top: 0cm; text-align: justify;"&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-family: Cambria, serif;"&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="line-height: 18px;"&gt;Çise Ünlüer (15 Mayıs 2011)&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="paragraphstyle" style="margin-bottom: 0.0001pt; margin-left: 0cm; margin-right: 0cm; margin-top: 0cm; text-align: justify;"&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-family: Cambria, serif;"&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="line-height: 18px;"&gt;ciseunluer@gmail.com&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/5285199423918731668-8826334112785757914?l=ciseunluer.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://ciseunluer.blogspot.com/feeds/8826334112785757914/comments/default' title='Post Comments'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://ciseunluer.blogspot.com/2011/05/singapur-kapitalist-bir-cennet.html#comment-form' title='0 Comments'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/5285199423918731668/posts/default/8826334112785757914'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/5285199423918731668/posts/default/8826334112785757914'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://ciseunluer.blogspot.com/2011/05/singapur-kapitalist-bir-cennet.html' title='Singapur, Kapitalist Bir Cennet'/><author><name>Cise Unluer  (BEng MSc DIC)</name><uri>http://www.blogger.com/profile/17849854866655504420</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='18' height='32' src='http://1.bp.blogspot.com/_pdFeCc3qdAg/TB3-BbyAE_I/AAAAAAAAAII/yVuB10Z1nnw/S220/DSC06916.JPG'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://2.bp.blogspot.com/--BGRZw5Fqm4/TcwAOJs_M6I/AAAAAAAAAPE/kfvhbhy-lZI/s72-c/singapore_skyline.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-5285199423918731668.post-2163132499229109577</id><published>2011-05-07T13:52:00.000-07:00</published><updated>2011-05-07T13:52:34.983-07:00</updated><title type='text'>Sağlıklı Zayıflamanın Yeşil Yolları</title><content type='html'>&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;a href="http://2.bp.blogspot.com/-TivVjJy1NOo/TcWxCXiJDMI/AAAAAAAAAPA/5QmOcS4U-HM/s1600/Green-Apples-300x199.jpg" imageanchor="1" style="margin-left: 1em; margin-right: 1em;"&gt;&lt;img border="0" src="http://2.bp.blogspot.com/-TivVjJy1NOo/TcWxCXiJDMI/AAAAAAAAAPA/5QmOcS4U-HM/s1600/Green-Apples-300x199.jpg" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;Çoğumuz yılın belirli zamanlarında fazla kilolarımızdan kurtulmak için denemediğimiz yöntem bırakmıyor, daha zayıf görünmek uğruna sağlıklı sağlıksız birçok yola başvuruyoruz. Oysa diyet ya da egzersiz yapmadan zayıflamanın kolay ve bir o kadar da sağlıklı olan yeşil yaklaşımlarla mümkün olduğu hiç aklınıza geldi mi?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sık sık dışarda yemek yerine mümkün oldukça evde pişirmek sevdiklerinizle sıcak bir ortamda daha fazla vakit geçirmenizi sağladığından hem daha eğlenceli hem de pişirdiğiniz malzemeleri kendiniz seçtiğinizden daha sağlıklı ve bilinçli bir seçimdir! Bir de nedense dışarda yediğimizde daha fazla yiyecek tüketiyoruz, bu aktiviteyi çoğunlukla evde gerçekleştirerek bunun da önüne geçebiliriz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Her ne kadar da kolay görünse de, dışarda yediğimiz birçok yemeğin içinde tam olarak ne olduğunu ve bu yemeklerin hangi ortamlarda hazırlanarak önümüze sunulduğunu bilmiyoruz! Oysa evde kolayca deneyebileceğiniz taze sebzelerden yapılan lezzetli çorbalardan, farklı bitkileri bir araya getirerek oluşturabileceğiniz salatalara kadar birçok farklı yemeği kısa sürede pişirerek sağlıklı bir yeme alışkanlığı oluşturmak ve aynı zamanda biraz da tasarruf yapmak mümkün.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Doğaya ve kendinize bir iyilik yapmak istiyorsanız, bugünden itibaren et tüketiminizi azaltın! İçerdiği hormonlar ve diğer kimysal maddeler yüzünden neden olduğu çoğu ölümcül hastalıkları geçiyorum, sırf insanların bitmek tükenmek bilmeyen açlığını gidermek için, çiftliklerde karanlık ortamlarda tüm ömürleri boyunca sıkışık bir pozisyonda hareket etmeden büyütülen hayvanlara yapılan eziyetleri bile bile bu ürünleri zevkle tüketmek ancak bilinçsiz insanlara sunulmuş bir zevk olsa gerek! Uzun yaşama şansınızı biraz daha arttırmak ve çevreye verilen zararın az da olsa önüne geçmek için daha çok sebze ağırlıklı bir yeme alışkanlığı edinin. Et seçimlerinde de etik bir şekilde yetiştirilmiş, bir başka deyişle, koşa oynaya büyümüş, mutlu bir hayat sürmüş hayvanları tercih edin.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Marketlerden aldığınız yiyeceklerin tam olarak ne içerdiklerini ne kadar iyi biliyorsunuz? Ülkemizde satılan ürünlerin çoğunun üzerindeki “doğal” gibi tanımlamalar ne yazık ki pek bir anlama gelmiyor. Etiketlere dikkatli bakacak olursanız, satın aldığınız çoğu ürün, belli belirsiz birçok koruyucu madde içeriyor. Kim ister ki bilmediği kimyasalları vücudunda barındırsın? Bu nedenden dolayı, dışarıdan aldığımız tüm ürünlerin üzerindeki etiketleri inceleyerek, mümkün oldukça içerisinde daha az koruyucu madde ve kimyasal içeren ürünlere yönelmek gerekir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Büyüklerimizin “yiyecek’” olarak bile tanımlamayacağı şeyleri tüketmemeye özen gösterin. Unutmayın ki, ninenizin veya annenizin evde pişirmeyeceği çoğu şey zararlı madde içeriyordur! Soframıza gelene kadar birçok farklı işlemden geçmemiş, doğal halini kaybetmemiş ürünler, ismini bile bilmediğimiz birçok kimyasalın vücudumuza girmesini engellemekle kalmaz, aynı zamanda üretimlerinde daha az enerji ve kaynak gerektirdiklerinden çevreye de daha duyarlı bir seçim teşgil eder.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ülkemizde yetişen ürünlerin hangileri olduklarını ve tam olarak hangi mevsimlerde yetiştiklerini öğrenmek gerekir. Bu sayede kendi üreticimizi desteklemiş ve ekonomimize katkıda bulunmuş oluruz. Mevsiminde tüketilen yiyecekler daha taze ve doğal olduklarından daha lezzetli ve sağlıklıdırlar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Organik yiyecekler tüketmenin en kolay yolu kendi bahçenizi kurmaktır! Dışarıdan alacağınız hiçbir ürün, kendi bahçenizde, kendi toprağınızı kullanarak, kendi emeğinizi katarak yetiştirdiğiniz meyve ve sebzeler kadar temiz ve sağlıklı olamaz! Buna ek olarak dışarıda doğa ile iç içe olmanın verdiği mutluluk ve kendi ellerinizle birşeyler üretmenin sağladığı tatmin olma duygusu bile bu tecrübeyi denemek istemeye yeter! Bunu gerçekleştirmek için büyük bir alana da gerek yok – küçük bir kutuya domates ekerek başlayabilir, türlü türlü baharatları yetiştirmeyi deneyebilirsiniz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çünkü insanın kendi ürettiğini tüketmesi, kendi sağlığını ve dolayısıyla hayatını kontrol altına alması demektir...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çise Ünlüer (8 Mayıs 2011)&lt;br /&gt;ciseunluer@gmail.com&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/5285199423918731668-2163132499229109577?l=ciseunluer.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://ciseunluer.blogspot.com/feeds/2163132499229109577/comments/default' title='Post Comments'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://ciseunluer.blogspot.com/2011/05/saglkl-zayflamann-yesil-yollar.html#comment-form' title='0 Comments'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/5285199423918731668/posts/default/2163132499229109577'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/5285199423918731668/posts/default/2163132499229109577'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://ciseunluer.blogspot.com/2011/05/saglkl-zayflamann-yesil-yollar.html' title='Sağlıklı Zayıflamanın Yeşil Yolları'/><author><name>Cise Unluer  (BEng MSc DIC)</name><uri>http://www.blogger.com/profile/17849854866655504420</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='18' height='32' src='http://1.bp.blogspot.com/_pdFeCc3qdAg/TB3-BbyAE_I/AAAAAAAAAII/yVuB10Z1nnw/S220/DSC06916.JPG'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://2.bp.blogspot.com/-TivVjJy1NOo/TcWxCXiJDMI/AAAAAAAAAPA/5QmOcS4U-HM/s72-c/Green-Apples-300x199.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-5285199423918731668.post-6738570065289173348</id><published>2011-04-29T11:37:00.000-07:00</published><updated>2011-04-29T11:37:56.871-07:00</updated><title type='text'>Çöpte Yatan Zenginlik</title><content type='html'>&lt;span class="Apple-style-span" style="font-family: Cambria, serif;"&gt;&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/-Z16_EXbrs9M/TbsFb6Rhz5I/AAAAAAAAAO8/jISYoofawFw/s1600/Recycling_Waste_For_A_Better_Future.jpg" imageanchor="1" style="margin-left: 1em; margin-right: 1em;"&gt;&lt;img border="0" height="156" src="http://3.bp.blogspot.com/-Z16_EXbrs9M/TbsFb6Rhz5I/AAAAAAAAAO8/jISYoofawFw/s320/Recycling_Waste_For_A_Better_Future.jpg" width="320" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt;Çöplerden para elde edilebileceğini hiç düşündünüz mü? Ordu Belediyesi'nin 2009 yılında hizmete açtığı Katı Atık Ayrıştırma Tesisi’nde çöpten 800 ton pet, 960 ton plastik, 80 ton alüminyum, 720 ton metal, 400 ton cam ve 1600 ton kağıdı ekonomiye geri kazandırılarak, 2 yılda yaklaşık 2 milyon lira gelir elde edildiği bildirildi. Ordu Belediyesi, kendi imkanları ile 2 yıl önce kurduğu Katı Atık Ayrıştırma Tesisi ile maddeleri yeniden işlenir hale getirerek kentin çöp sorununu çözerken, kendine de çöpten yıllık 1 milyon TL ekonomik gelir sağladı. 400 bin liraya kurulan ve çalışanlarına hijyenik bir çalışma ortamı sunan Katı Atık Ayrıştırma Tesisi’nde ayrıştırılan çöplerin paket haline getirilmesi sağladıktan sonra bu çöpler il dışındaki çeşitli fabrikalara gönderiliyor.&lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt;Akdeniz Üniversitesi Ekoloji Topluluğu, “Kapaklarla Engellere Yol Olalım” projesi altında 2 ayda 1.5 ton kapak toplayarak çöplerin nasıl fırsata çevrilebileceğine dair güzel bir örnek oluşturdu. Öğrencilerin yanında vatandaşların da projeye katkı sağlamasıyla toplanan kapaklar bir plastik firmasına satılarak elde edilen gelirle bölgede yaşayan engellilerin hayatlarını biraz da olsa kolaylaştırmak için 14 tekerleki sandalye alındı.&lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt;Türkiye’de çöpü paraya dönüştüren bir başka kuruluş ise oluşturdukları tesiste her gün yüzlerce ton atığı ayıştırarak sadece çevreyi korumakla kalmayıp ekonomik kazanç da sağlayan Çanakkale Belediyesi’ne bağlı Katı Atık Yönetim Birliği. Avrupa Birliği kapsamında gerçekleştirilen katı atıkla ilgili projeyi hayata geçirmek için, atık ambalajla ilgili geri kazanım kumbaraları, vinçli araç, ve 20 metreküplük konteynerler temin edilerek geri dönüşüm merkezi oluşturuldu. Ambalaj atıklarının toplanarak ayrıştırıldığı tesisin oluşturulması yönündeki ilk çalışma olarak yaklaşık 16bin konutu içeren halka yönelik bilgilendirme çalışması gerçekleştirildi.&lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt;Yaklaşık bir senedir faaliyet gösteren merkez, 2 bin 554 ton kağıt, karton, plastik, cam, metal, ve alüminyumu çöpten ayrı olarak kaynağından toplayıp, depolama sahasına götürmeden geri kazanılmasını sağlamıştır. Bu sayede, 50 bin ağacın kesilmesine engel olarak 100 hektar ormanın kurtarılmasına ek olarak, 51 bin ton petrol, 3 milyon 500 bin ton su tasarrufu, ve 37 bin megavat elektrik tasarrufu sağlanarak 115 bin ton karbondioksitin de atmosfere salınımının önlendiğini düşünmek bile insanı motive etmeye yetecek cinsten!&lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt;Projenin bir diğer avantajı ise önceden ayrıştırma işiyle uğraşan hurdacıları da sisteme dahil etmesi. Hurdacıların kendi imkanlarıyla yapıldığı zaman sağlıksız iş koşullarında ve çoğu zaman kayıt dışı gerçekleştirilen bu işlem, hurdacıların proje kapsamında hizmet vermesiyle planlı ve programlı bir şekilde kayıt altına alarak tüm çöplerin daha verimli bir şekilde toplanılıp ayrıştırılmasını mümkün kılıyor.&lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt;Bir zamanlar severek kullandığınız ama artık eski model kaldığı veya çalışmadığı için elden çıkarmak istediğiniz elektronik atıkların daha sonra ne olduğunu hiç düşündünüz mü? Örnek verecek olursak, Avrupalılar yılda kişi başı ortalama 20 kilo elektronik hurda üretiyor. Büyük bir çoğunluğunu vadesini dolduran buzdolabı, video ve bilgisayar gibi elektronik cihazların oluşturduğu bu atıklar, değerli hammadenin ziyan olmasına neden olmakla birlikte, insan sağlığı açısından gayet zararlı zehirli maddelerin ev atıklarına karışmasına neden oluyor.&lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt;Bu hammadelerin, gelecekte birşeyler üretmek isteyecek olan çocuklarımıza ait olduğunu düşünen Avrupa Parlamentosu, vadesini doldurmuş elektronik cihazlardan oluşan atıkların imha edilmesiyle ilgili yasa tasarısını görüşüyor. Yasanın esas amacı, bu hammadelerin verimli bir şekilde kullanılmasını ve geri dönüştürülmesini sağlamak. Bu sayede, geri dönüştürülmek üzere toplanan elektronik hurda miktarı arttırılabilir ve doğal kaynaklara olan bağımlılık azaltılabilir. Avrupa Parlamentosu, tasarı sayesinde 2016 yılına kadar ev atıklarına karışan elektronik hurdaların yüzde seksen beş (85%)'inin yine Avrupa’da geri dönüşüm için ayrıştırılmasını planlıyor. Bunu mümkün kılmak için, elektronik cihaz satıcılarının, aralarında eski elektrikli diş fırçası ve bir milyonun tanesinin 250 kilogram gümüş ve 25 kilogram altın anlamına geldiği halde günümüzde sadece yüzde iki (2%)’sinin toplandığı mobil telefonlar gibi ürünlerin bulunduğu eski cihazları tüketiciden geri alarak sisteme katması sağlanacaktır.&lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt;Evdeki atıkları “çöp” olarak düşünmeden elden çıkarmak ancak eğitim seviyesi düşük toplumların benimsediği bir yaklaşımdır! Bugün sizin işinize yarayamayan bir malzeme, basit birkaç işlemden geçerek yeniden değerlendirilebilir ve başkalarının hayatını kolaylaştırmak üzere yeniden piyasaya sürülebilir.&amp;nbsp;&lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt;Atıkların geri dönüşümünü sağlamak hem doğal kaynaklara olan bağımlılığımızı azaltır, hem de enerji tasarrufu yapmamızı sağlar. Özellikle kağıt, karton, cam şişeler, ve teneke kutular gibi malzemeler dünyanın çoğu yerinde yeniden değerlendirilmek üzere belediyeler tarafından toplanılıyor. Yurkarda bahsedilen her bir projeyi kendimize örnek alarak ülkemizin de dünyanın gelişmiş ülkeleri ile yarışır duruma gelmesi kendi elimizdedir...&lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt;Çise Ünlüer (1 Mayıs 2011)&lt;/div&gt;&lt;div&gt;ciseunluer@gmail.com&lt;/div&gt;&lt;/span&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/5285199423918731668-6738570065289173348?l=ciseunluer.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://ciseunluer.blogspot.com/feeds/6738570065289173348/comments/default' title='Post Comments'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://ciseunluer.blogspot.com/2011/04/copte-yatan-zenginlik.html#comment-form' title='0 Comments'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/5285199423918731668/posts/default/6738570065289173348'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/5285199423918731668/posts/default/6738570065289173348'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://ciseunluer.blogspot.com/2011/04/copte-yatan-zenginlik.html' title='Çöpte Yatan Zenginlik'/><author><name>Cise Unluer  (BEng MSc DIC)</name><uri>http://www.blogger.com/profile/17849854866655504420</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='18' height='32' src='http://1.bp.blogspot.com/_pdFeCc3qdAg/TB3-BbyAE_I/AAAAAAAAAII/yVuB10Z1nnw/S220/DSC06916.JPG'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://3.bp.blogspot.com/-Z16_EXbrs9M/TbsFb6Rhz5I/AAAAAAAAAO8/jISYoofawFw/s72-c/Recycling_Waste_For_A_Better_Future.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-5285199423918731668.post-7742707611652836941</id><published>2011-04-21T06:34:00.000-07:00</published><updated>2011-04-21T06:34:09.171-07:00</updated><title type='text'>Dünya Günü</title><content type='html'>&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/-VRgnhPvTgWE/TbAyPN7yaiI/AAAAAAAAAO4/OqWI00-9uvk/s1600/3-8-11+ED+poster+and+shirt++in+your+hands+shirt.jpg" imageanchor="1" style="margin-left: 1em; margin-right: 1em;"&gt;&lt;img border="0" height="320" src="http://1.bp.blogspot.com/-VRgnhPvTgWE/TbAyPN7yaiI/AAAAAAAAAO4/OqWI00-9uvk/s320/3-8-11+ED+poster+and+shirt++in+your+hands+shirt.jpg" width="284" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;22 Nisan Dünya Günü’nün ne olduğunu ve hangi amaçla kutlandığını biliyor musunuz? Bu gün, ilk olarak 1969 yılında San Francisco’da düzenlenen Ulusal UNESCO Dünya Konferansında bir barış aktivisti olan John McConnell tarafından ortaya atılmış bir fikirdir. İsminden de anlaşılacağı gibi, Dünya Günü, dünyamızın yaşamı ve güzelliğini kutlayarak karşı karşıya kaldığı çevresel tehditlere dikkat çekmek ve duyarlılığı arttırmak amacı ile başlatılan bir girişimdir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İlk olarak Amerika’da 1970 yılında kutlanan Dünya Günü için belirlenen tarih gece ve gündüzün eşit olduğu 21 Mart olmuştur. Daha sonra, çevre sorunlarına büyük dikkat çekmeyi başaran Wisconsin Senatörü Gaylord Nelson’un desteği ile, 22 Nisan 1970 günü, ilk Dünya Günü kutlamaları olarak tarihe geçmiştir. Bu kutlamalara 20 milyon kişi katılmış, düzenelenen birçok konferans ve sempozyum sonrasında ABD’nin ilk “Temiz Hava” ve “Temiz Su” yasaları hazırlanmıştır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;2011 yılında 41. yıldönümü kutlanılan Dünya Günü’nü günümüzde de kutlayan ve destek veren birçok kamu, yerel, sivil ve özel &amp;nbsp;kuruluşlar bulunuyor. Bu kutlamalar çerçevesinde bu güne kadar işlenilen konular arasında suya erişim imkanları, sağlık ve doğru kullanma gibi insan sağlığı açısından büyük önem taşıyan başlıklar yer alıyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Özetlemek gerekirse, Dünya Günü, ulusal, yerel ve bölgesel boyutta dünyamızın devamlılığı için gerekli olan konulara dikkat çekiyor. Ancak sadece bu günün varlığının farkında olmak, geleceğimizi garanti altına almaya yetmiyor! Dünya üzerindeki varlığımızın devamı ve bu süre boyunca dünyaya verilecek zararın en aza indirilmesi için harekete geçmemiz şart!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Peki, Dünya Günü çerçevesinde yerel ölçekte neler yapılabilir? Öncelikle çevremizdekilerin bu konudan haberdar olduklarına emin olarak mümkün olan herkesin biraraya gelmesi ile fikirler üretilebilir. Eğitmenler ve öğrencilerle birlikte çevre korunması başlığı altında, neden olduğumuz atık miktarının azaltılması, enerji tasarrufu, ve geri dönüşüm gibi alanlarda çalışmalar düzenlenebilir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bilinçli bir toplum yaratma yolunda, daha az plastik poşet kullanımını teşvik etmek için marketler önünde tekrar tekrar kullanılabilen bez torbalar dağıtılabilir; su ve enerji tasarrufu konusunda herkesin ilgisini çekebilecek seminerler düzenlenebilir. Çocuklarımızın eğlenerek çevreyi korumayı öğrenebilecekleri aktiviteler planlanabilir, bunlara büyüklerin de katılımı teşvik edilebilir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Örneğin su konusunu ele alalım. Bu konuda uluslararası ve ulusal veriler bir araya getirilerek su eğitim klavuzuna dönüştürülebilir. Halkımızın su kullanma alışkanlıkları incelenerek suyu ekonomik kullanma yolları tartışılabilir ve bu konuda gerekli kampanyalar başlatılabilir. Ülke çapında farkındalığı arttırmak için seminer ve konferanslar düzenlenebilir, okullarda ise çevre panoları ve farklı aktivitelerle Dünya Günü tanıtılabilir. Bu günün bir parçası olarak, fidan dikimleri ve doğa yürüyüşleri düzenlenebilir; çevredeki doğal su kaynakları, &amp;nbsp;içme suyu veya atık su arıtma tesisleri gezilebilir, bilgi alınabilir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ülkemizde yapılan yatırılmlar hakkında bilgi almak ve bu bilgiyi başkalarına aktarmak büyük önem taşır. Dünya Günü için yerel çevre grupları ile iletişime geçip bu gün için neler planladıklarını ve nasıl katkıda bulunacağınızı öğreniniz. Bireysel aktivitelerin yanında, kuruluşlar da, çevre konularında herkesi &amp;nbsp;bir araya getirerek harekete geçirecek Dünya Günü panayırı, uçurtma şenliği, piknik, doğa yürüyüşü, konser, ve kermesler gibi bir eğitim faaliyetleri planlayabilir; halkımızı bu konuda yaptıkları girişimlerden haberdar edebilir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir günlüğüne bile olsa, dünya üzerinde olan etkinizi bir düşünün. Hayatınızda büyük değişiklikler yapmadan yeni şeyler deneyin. Mesela bugün arabanızı kullanmak yerine otobüse binin, markete giderken yanınızda kendi çantanızı götürüp aldıklarınızı bunun içine yerleştirin, saatlerce televizyon karşısında oturumak yerine yürüyüşe çıkın, daha kısa süren duşlar alın... Göreceksiniz ki bu aktivitelerin hiçbiri kişisel anlamda büyük değişiklikler gerektirmeden, bir araya geldiği zaman dünya üzerinde büyük fark yaratacak bir etkiye sahip.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Dünyamıza bir gün değil, her gün sahip çıkın!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çise Ünlüer (24 Nisan 2011)&lt;br /&gt;ciseunluer@gmail.com&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/5285199423918731668-7742707611652836941?l=ciseunluer.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://ciseunluer.blogspot.com/feeds/7742707611652836941/comments/default' title='Post Comments'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://ciseunluer.blogspot.com/2011/04/dunya-gunu.html#comment-form' title='0 Comments'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/5285199423918731668/posts/default/7742707611652836941'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/5285199423918731668/posts/default/7742707611652836941'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://ciseunluer.blogspot.com/2011/04/dunya-gunu.html' title='Dünya Günü'/><author><name>Cise Unluer  (BEng MSc DIC)</name><uri>http://www.blogger.com/profile/17849854866655504420</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='18' height='32' src='http://1.bp.blogspot.com/_pdFeCc3qdAg/TB3-BbyAE_I/AAAAAAAAAII/yVuB10Z1nnw/S220/DSC06916.JPG'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://1.bp.blogspot.com/-VRgnhPvTgWE/TbAyPN7yaiI/AAAAAAAAAO4/OqWI00-9uvk/s72-c/3-8-11+ED+poster+and+shirt++in+your+hands+shirt.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-5285199423918731668.post-5165264934656092939</id><published>2011-04-16T00:48:00.000-07:00</published><updated>2011-04-16T00:48:46.109-07:00</updated><title type='text'>Dünyayı Kurtarma Yolunda</title><content type='html'>&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;a href="http://2.bp.blogspot.com/-O1C1-wnXvn0/TalJx5zhZ1I/AAAAAAAAAO0/VCH94WUXKwU/s1600/shark-global-warming.jpg" imageanchor="1" style="margin-left: 1em; margin-right: 1em;"&gt;&lt;img border="0" height="214" src="http://2.bp.blogspot.com/-O1C1-wnXvn0/TalJx5zhZ1I/AAAAAAAAAO0/VCH94WUXKwU/s320/shark-global-warming.jpg" width="320" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;Küresel ısınma ve birlikte getirdiği iklim değişikliği hepimizi yakından ilgilendiriyor. Karbon emisyonlarını azaltmak için yapılan tüm girişimlerin tamamı ile işe yaramadığı ortada. Politikacılar bu konuda çeşitli girişimlerde bulunuyor gibi gösteredursunlar, gerçek ilerleme bilim adamları tarafından gerçekleştiriliyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Küresel ısınmayı durdurmak artık imkansız olsa da etkilerini yavaşlatmak mümkün. Bu noktadan hareket ederek bilim adamları gökyüzünün ve denizlerin doğasını değiştirecek araştırmalar üzerinde yoğunlaşıyor ve insanlığın geleceğini tehlike altına sokan sorunlara çözümler üretiyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Küresel ısınmaya karşı geliştirilen projelerden bazıları diğerlerine göre daha öne çıkıyor. Bunlardan biri yüksek miktarda karbondioksit emen sentetik ağaçlar. Yeni geliştirilen bu teknoloji sayesinde büyüyüp çiçek verme gibi özellikler göstermeden karbondioksit emebilen sentetik ağaçların sadece bir tanesinin, yaklaşık 15 bin aracın yaydığı karbondioksit miktarına eşit olan yılda 90 bin ton karbondioksiti emebileceği bildirildi. Normal ağaçlara kıyaslandığında, sentetik ağaçlar binlerce normal ağacın toplamda emebileceği karbondioksiti bünyelerine alabiliyorlar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Akademisyenler tarafından geliştirilmiş bir başka olası çözüm ise büyük volkanik patlamalar sonucunda stratosfere püskürtülen sülfür örtülerini kullanılarak dünya çapında sıcaklığın azaltılması. Güneşten gelen ışınların dünyaya ulaşmasını engelleyebilecek kapasitede olan sülfür örtülerini yaratmak için içerisinde sülfür bulunduran yüzlerce roketin stratosfere gönderilmesi söz konusu. Yapılan hesaplamalara göre, dünyayı kurtarmak için yaklaşık bir milyon ton sülfür gerekli. Ancak her projede olduğu gibi bu durumun da belirli olumsuz yanları bulunuyor. Bunlardan bir tanesi, havaya gönderilen yüksek miktarda sülfürün daha sonra asit yağmurlarına yol açabileceği ve ozon tabakasına kalıcı bir zarar verebileceği ihtimali.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çözüm geliştirme yolunda ortaya atılan fikirlerden bir diğeri, deniz suyundan yararlanılarak dünya üzerindeki bulut miktarlarının arttırılması ve bu sayede dünyanın güneşin radyoaktif ışınlarından korunması. Bu yaklaşım, karbondioksit salınımını aza indirecek en az masraflı projelerden biri olduğu için tercih ediliyor. Üniversitelerde yapılan araştırmalar sonucuna göre birkaç yıl içinde deneme aşamasına geçilmesi bekleniyor. Projenin olası yan etkilerinden en önde geleni neden olabileceği muhtemel hava değişikliklerinin canlılar üzerindeki etkileri.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Güneşin yaydığı radyasyonun, dünyayı ısıtmakla kalmayıp, yaşamın devamlılığını mümkün kıldığını hepimiz biliyoruz. Ancak insan sağlığı üzerindeki istenilmeyen etkilerinden dolayı dünyaya ulaşan radyasyon miktarının kısıtlanması büyük önem taşıyor. Bunu sağlamanın bir yolu uzaya dev aynalar yerleştirmek. California Lawrence Livermore Ulusal Laboratuvarları’nda gerçekleştirilen bu proje kapsamında alüminyum ipliklerle yapılan binlerce metrelik çapı olan ekranları uzaya yerleştirerek güneş ışınlarının bloke edilmesi ve radyasyonun filtrelenmesi planlanılıyor. Gernel olarak maliyetleri yüksek olsa da, ekranlar bir kez yerleştirildiğinde çalıştırılmalarının çok kolay ve ucuz olması bekleniliyor. Güneşten gelen radyasyonun yüzde bir (1%)’ini kısacak aynalar, yaklaşık 1 milyon kilometrekare yer kaplayacak şelkilde tasarlanılıyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Küresel ısınmanın etkilerinin yavaşlatılması yolunda öne atılan bir başka fikir ise deniz yüzeyine soğuk su pompalayacak yatay boruların kullanılması. Bu projenin hayata geçmesi ile soğuk su, özel yosunlar sayesinde bazı yaşam formlarıyla etkileşime girerek karbondioksit emilimini sağlayacak. Bu yaşam formları, daha sonra okyanusun dibine çökecek ve karbonu bin yıllığına denizin derinliklerine gömecek. Ancak bu yöntemin gerçeğe dönüşmesi için deniz yaşamı üzerindeki olumsuz etkilerinin ortadan kaldırılması gerekiyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bilim dünyası aynı amaç için farklı türlerde fikirler geliştirirken, dünyanın birçok yerinde kullanıma giren projeler de bulunyor. Örneğin, Hollanda’nın Barendrecht kenti 2009 yılından itibaren, enerji santrallerinden meydana çıkan karbondioksiti yeraltına gömerek öncü bir girişimde bulunmuştur. Projenin ilk parçası olarak, kömür santrallerinden çıkan karbondioksit salımı yerin 2 kilometre altına gömülmüş, şehrin 10 milyon ton karbondioksit gömme olanağına sahip olduğunu hesaplanmıştır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Küresel ısınmanın yavaşlatılması için geliştirilmiş bir başka örnek iste Avustralya hükümetinin karbondioksiti toprağın altına gömmek amaçlı inşa ettiği “Geosequestration” (karbondioksit gömülüm) tesisleri. Ülkenin güneyindeki Victoria eyaletinde inşa edilen merkez, güney yarım kürede ilk, dünyada ise sayılı tesislerden biri olarak teknik ve çevresel yönden önem taşıdığı gibi, Avustralya'da karbondioksit gömme çalışmalarının tüm dünyaya yayılmasını sağlaması ümit ediliyor. Bu proje sayesinde 100 bin ton karbondioksit yerin 2 kilometre altındaki doğal gaz rezervuarlarına pompalanılarak, fosil yakıtların neden olduğu sera gazlarının Avustralya'daki salınımının önemli oranda azaltılmasını mümkün kılmaktadır. Buna benzer projeler ABD’nin farklı yerlerinde de hayata geçirilmektedir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çise Ünlüer (17 Nisan 2011)&lt;br /&gt;ciseunluer@gmail.com&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/5285199423918731668-5165264934656092939?l=ciseunluer.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://ciseunluer.blogspot.com/feeds/5165264934656092939/comments/default' title='Post Comments'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://ciseunluer.blogspot.com/2011/04/dunyay-kurtarma-yolunda.html#comment-form' title='0 Comments'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/5285199423918731668/posts/default/5165264934656092939'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/5285199423918731668/posts/default/5165264934656092939'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://ciseunluer.blogspot.com/2011/04/dunyay-kurtarma-yolunda.html' title='Dünyayı Kurtarma Yolunda'/><author><name>Cise Unluer  (BEng MSc DIC)</name><uri>http://www.blogger.com/profile/17849854866655504420</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='18' height='32' src='http://1.bp.blogspot.com/_pdFeCc3qdAg/TB3-BbyAE_I/AAAAAAAAAII/yVuB10Z1nnw/S220/DSC06916.JPG'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://2.bp.blogspot.com/-O1C1-wnXvn0/TalJx5zhZ1I/AAAAAAAAAO0/VCH94WUXKwU/s72-c/shark-global-warming.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-5285199423918731668.post-5038091074592538754</id><published>2011-04-08T01:05:00.000-07:00</published><updated>2011-04-08T01:06:08.379-07:00</updated><title type='text'>Nükleer Enerji Gerçekleri</title><content type='html'>&lt;div class="MsoNormal" style="margin-bottom: 0.0001pt;"&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-family: Cambria, serif;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-family: Cambria, serif;"&gt;&lt;a href="http://4.bp.blogspot.com/-d6FWt3SMwg8/TZ7BvvkbWGI/AAAAAAAAAOw/fVj6ZqCaJI0/s1600/nukleer+gercekleri.jpg" imageanchor="1" style="margin-left: 1em; margin-right: 1em;"&gt;&lt;img border="0" height="256" src="http://4.bp.blogspot.com/-d6FWt3SMwg8/TZ7BvvkbWGI/AAAAAAAAAOw/fVj6ZqCaJI0/s320/nukleer+gercekleri.jpg" width="320" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="margin-bottom: 0.0001pt;"&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-family: Cambria, serif;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="margin-bottom: 0.0001pt;"&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-family: Cambria, serif;"&gt;İyi planlanmış bir nükleer santral, elektrik üretiminde önemli avantajlara sahiptir. Bunların en başında, taş kömürü kullanan ve bu nedenle atmosfere tonlarca karbon, sülfür ve fazla miktarda kirletici madde yayan elektrik santralleri ile karşılaştırıldığında, nükleer santrallerin çok daha temiz olması ve atmosfere daha az radyoaktif atık bırakması gelmektedir. Ancak nükleer enerji üretiminde kesinlikle gözardı edilemeyecek engeller olduğu da kaçınılmaz bir gerçektir.&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="margin-bottom: 0.0001pt;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="margin-bottom: 0.0001pt;"&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-family: Cambria, serif;"&gt;Bu sorunlardan biri, uranyumun çıkartılması ve daha sonra zenginleştirilmesi sürecindeki rafine etme çalışmalarının neden olduğu yüksek miktardaki radyoaktif kirlenmedir. Buna ek olarak, düzgün çalışmayan nükleer santraller, yüksek miktarda radyoaktif atığın açığa çıkmasına sebep olan Çernobil felaketinden de görüldüğü gibi, büyük sorunlara neden olabilir. Nükleer enerjiden yararlanmayı planlayan her ülkenin, santrallerdeki fisyon tepkimelerinin çok iyi kontrol edilmeyi gerektirdiğini ve bu alanda hata toleransının yok denecek kadar az olduğunu bilmesi gerekir.&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="margin-bottom: 0.0001pt;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="margin-bottom: 0.0001pt;"&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-family: Cambria, serif;"&gt;Alanında uzman eleman, atıkların depolanması ve yeterli güvenlik çalışması yapıldıktan sonra nükleer santrallerin çevrelerine büyük çaplı zararlarlar verdiği herhangi bir olayın gerçekleşme ihtimali düşük olsa da sıfır değildir. Bunun en iyi örneği, bugüne kadar çevreye zarar verebilecek ölçüde yaşanan üç büyük nükleer santral kazasıdır.&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="margin-bottom: 0.0001pt;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="margin-bottom: 0.0001pt;"&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-family: Cambria, serif;"&gt;1957 yılında İskoçya'da meydana gelen Windscale kazasında reaktörün civarına bir miktar radyasyon yayılmasına rağmen insan ölümüyle sonuçlanan bir olay meydana gelmemiştir. İşletim arızası, ekipman kaybı ve operatör hatasının kazaya dönüşmesiyle 1979 yılında ABD'de meydana gelen Three Mile Island kazasında ise kısmi reaktör kalbi ergimesi meydana gelmesine rağmen reaktörü çevreleyen beton koruyucu kabuğun sayesinde çevreye ciddi bir radyasyon sızıntısı olmamıştır. Ancak her nükleer kaza bu iki örnekte olduğu kadar rahat atlatılmamıştır. İnsan ve inşaat hatalarından kaynaklanan Çernobil reaktör kazası buna verilebilecek en iyi örnek.&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="margin-bottom: 0.0001pt;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="margin-bottom: 0.0001pt;"&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-family: Cambria, serif;"&gt;26 Nisan 1986'da Ukrayna'daki Çernobil nükleer reaktöründe meydana gelen patlama ve sonucunda yayılan radyoaktif madde, Ukrayna, Beyaz Rusya ve Rusya'da yaşayan 336bin insanın tahliyesine, 56 kişinin ölümüne, 4bin doğrudan ilişkili kanser vakasına ve 600bin kişinin sağlığının ciddi şekilde etkilenmesine sebep olmuştur. İnsan ölümüne neden olmuş tek ticari nükleer santral kazası olan Çernobil reaktör kazası, operatörlerin güvenlik mevzuatına aykırı olarak santralde deney yapmaları sonucunda reaktördeki ani güç artışı ve santral tasarımında reaktörü çevrelemesi gereken bir beton koruyucu kabuğun inşa edilmemiş olmasından dolayı meydana gelmiştir.&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="margin-bottom: 0.0001pt;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="margin-bottom: 0.0001pt;"&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-family: Cambria, serif;"&gt;Nükleer kalıntıların ürettiği radyoaktif bulut patlamadan sonra Türkiye de dahil olmak üzere tüm Avrupa üzerine yayılmış ve birçok insanın hayatını tehlike altına sokmuştur. Bu kazalar sonucunda, en iyi bilinenleri Greenpeace, &amp;nbsp;Yeşiller Partisi, Nükleer Karşıtı Platfom (NKP) ve Küresel Eylem Grubu (KEG) olan, dünyanın birçok yerinde, günümüze kadar uzayan nükleer karşıtı gruplar oluşmuştur. &amp;nbsp;Bu gruplara karşı, nükleer enerjinin çevre sorununa hiçbir şekilde neden olmadığını bilimsel ve siyasi olarak da savunan &amp;nbsp;ve kömüre oranla daha az karbondioksit salınımına sebep olduğu için çevreci olduğunu iddia eden nükleer lobi grupları da mevcuttur.&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="margin-bottom: 0.0001pt;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="margin-bottom: 0.0001pt;"&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-family: Cambria, serif;"&gt;Nükleer enerjiye karşı olan grupların başında gelen Greenpeace’e göre, güvenlik açıklarından, atık sorununa, artan maliyet ve inşaat sürelerine kadar pek çok konuda harcanan milyarlarca dolara rağmen son 60 yılda hiçbir sorununa çözüm bulunamayan nükleer enerji, dünyanın en kirli ve riskli enerji kaynağı olarak anılıyor. Her ne kadar da yeni, güvenli ve temiz bir enerji kaynağı olarak tanıtılmaya çalışılısa da, nükleer enerji hakkında söylenen yalanları göz ardı etmemek gerek. Japonya’da olduğu gibi, nükleer reaktörlerde gerçekleşebilecek herhangi bir kaza esnasında büyük miktarda radyasyonun doğaya salınması kaçınılmaz olacağından, tam anlamıyla güvenilir reaktörler hep bir masal olarak kalmaya devam edecek.&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="margin-bottom: 0.0001pt;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="margin-bottom: 0.0001pt;"&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-family: Cambria, serif;"&gt;Söküm, atık ve çevresel maliyetler hesaplığında dünyanın en pahalı enerjisi halini alan nükleer enerji, karbon salımını azaltmadığı gibi; sadece elektrik üretimi için kullanıldığından ısınma, sıcak su ve ulaşım ihtiyaçları için fosil yakıtları kullanmaya mecbur kılıyor ve böylece iklim değişikliğini engellemeye giden yolu tıkıyor. 2030 yılına kadar nükleer santrallerin kapasitesi iki katına çıkartılsa bile, bu miktar genel karbon salım miktarını sadece yüzde beş (5%) oranında azaltacağından küresel ısınmanın etkilerini azaltma yolunda etkili olmayacak.&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="margin-bottom: 0.0001pt;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="margin-bottom: 0.0001pt;"&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-family: Cambria, serif;"&gt;Peki İkinci Dünya Savaşı’nda atom bombasının yapımı sırasında yürütülen gizlilik politikasının, günümüzde nükleer enerji projeleri için de devam ettirildiğini biliyor muydunuz? Normal işletim halinde dahi havaya ve suya radyoaktif maddelerin salınmasına neden olan nükleer santraller hakkında bilgimiz kısıtılı olmakla birlikte, gereken önlemlerin alınmadığı da bilinen bir gerçek.&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="margin-bottom: 0.0001pt;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="margin-bottom: 0.0001pt;"&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-family: Cambria, serif;"&gt;Günün sonunda, hiçbir nükleer santralin tamamen güvenli olduğu söylenemez. Herhangi bir olası hataya yer vermemek için, bu konuda uzman ekipler tarafından emniyet katsayısı yüksek tutularak üretim yapılması, ve ortaya çıkan radyoaktif atıkların doğaya zarar vermeyecek şekilde taşınması ve gözetim altında uzun yıllar güvenle saklanması gerekmektedir. Bu kadar dikkat gerektiren bir alanda Türkiye gibi nükleer santral inşaasına yeni adım atmak isteyen ülkeleri bekleyen tehlikeler ciddi sorunların ortaya çıkma riskini artırdığından düşünce kaldıracak boyutlardadır.&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="margin-bottom: 0.0001pt;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="margin-bottom: 0.0001pt;"&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-family: Cambria, serif;"&gt;Milletvekillerini nükleer yasa için “hayır” oyu kullanmaya çağıran karşıt gruplar, kapalı kapılar ardında hazırlanan bu anlaşmanın yanlış enerji politikalarını devam ettirdiğine ve hiçbir demokratik teamüle uygun olmadığına inanıyor. Gelecekte ihityaç duyacağımız enerjiyi karşılamak için son derece sürdürülebilir, temiz ve güvenli olan yenilenebilir enerji yerine gayet kirletici, riskli, ve pahalı olan nükleer enerji karşısında sesinizi duyurmak istiyorsanız Greenpeace ve benzeri grupların düzenlediği kampanyalar hakkında daha fazla bilgiye nukleer.greenpeace.org adresinden ulaşabilirsiniz. Dünyamızın geleceğine katkıda bulunmanın tam zamanı!&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="margin-bottom: 0.0001pt;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="margin-bottom: 0.0001pt;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="margin-bottom: 0.0001pt;"&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-family: Cambria, serif;"&gt;Çise Ünlüer (10 Nisan 2011)&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="margin-bottom: 0.0001pt;"&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-family: Cambria, serif;"&gt;ciseunluer@gmail.com&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/5285199423918731668-5038091074592538754?l=ciseunluer.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://ciseunluer.blogspot.com/feeds/5038091074592538754/comments/default' title='Post Comments'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://ciseunluer.blogspot.com/2011/04/nukleer-enerji-gercekleri.html#comment-form' title='0 Comments'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/5285199423918731668/posts/default/5038091074592538754'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/5285199423918731668/posts/default/5038091074592538754'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://ciseunluer.blogspot.com/2011/04/nukleer-enerji-gercekleri.html' title='Nükleer Enerji Gerçekleri'/><author><name>Cise Unluer  (BEng MSc DIC)</name><uri>http://www.blogger.com/profile/17849854866655504420</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='18' height='32' src='http://1.bp.blogspot.com/_pdFeCc3qdAg/TB3-BbyAE_I/AAAAAAAAAII/yVuB10Z1nnw/S220/DSC06916.JPG'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://4.bp.blogspot.com/-d6FWt3SMwg8/TZ7BvvkbWGI/AAAAAAAAAOw/fVj6ZqCaJI0/s72-c/nukleer+gercekleri.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-5285199423918731668.post-7271106893122797564</id><published>2011-04-02T01:12:00.000-07:00</published><updated>2011-04-02T01:14:28.070-07:00</updated><title type='text'>Nükleer Enerji Geliyorum Demez</title><content type='html'>&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;a href="http://4.bp.blogspot.com/-BnbkUAxCRm8/TZbaAcjKqoI/AAAAAAAAAOs/x93qUaWAZTo/s1600/nukleer1.JPG" imageanchor="1" style="margin-left: 1em; margin-right: 1em;"&gt;&lt;img border="0" height="320" src="http://4.bp.blogspot.com/-BnbkUAxCRm8/TZbaAcjKqoI/AAAAAAAAAOs/x93qUaWAZTo/s320/nukleer1.JPG" width="224" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="line-height: normal; margin-bottom: .0001pt; margin-bottom: 0cm;"&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-family: Georgia, 'Times New Roman', serif;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;br /&gt;İtiraf edin ki, Japonya’yı vuran felaketten sonra, olası bir depremde Türkiye’nin Akkuyu’ya kuruyor olduğu nükleer enerji santrallerinin hepimizin hayatını nasıl etkileyeceği kafanızı biraz da olsa kurcalamanıza neden oldu! Nasıl olmasın ki? Bugün Japonya, deprem ve ardına gelen tsunami yüzünden zarar gören santrallerinden çıkan nükleer sızıntı ile başetmeye çalışıyor. Radyasyonun yiyeceklere bulaşmış olmasına ek olarak süt ve özellikle içme suyundaki normallerin üzerindeki radyasyon seviyeleri gerçekten düşündürücü. Her ne kadar yetkililer halkı rahatlatmak için panik yapılacak bir durumun olmadığını iddia etmiş olsalar bile, etkilenen bölglere yakın yaşayan insanların sağlığı için endişe etmemek elde değil.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Her zaman savunuyoruz, konu ne olursa olsun, ilk adım bilinçlenmek olmalı diye. Nükleer enerjinin ne olduğunu ve nasıl oluştuğunu gerçekten biliyor musunuz? İddia ederim ki çoğumuzun bu konuda olan bilgisi, Japonya’daki olayları yansıtan haberlerden öğrendiklerimizle sınırlı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;1896 yılında Fransız fizikçi Henri Becquerel tarafından bir rastlantı sonucu keşfedilen nükleer enerji, atomun çekirdeğinden elde edilen bir enerji türü olmakla birlikte, füzyon, fisyon, ve yarılanma diye tanımlanan üç nükleer reaksiyondan biri ile oluşur. Bu reaksiyonlardan “füzyon”, atomik parçacıkların birleşme reaksiyonuna verilen isimdir. Başka bir değişle, hafif radyoaktif atomların birleşerek daha ağır atomları meydana getirdiği nükleer tepkimelere füzyon tepkimesi denir. Ağır radyoaktif maddelerin, dışardan nötron bombardımanına tutularak daha küçük atomlara parçalanması olayını tanımlayan “fisyon” reaksiyonu, atom çekirdeğinin zorlanmış olarak parçalanmasını anlatır. Üçüncü reaksiyon “yarılanma” ise çekirdeğin parçalanarak daha kararlı hale geçmesidir. Füzyon tepkimelerine örnek olarak güneş patlamaları, fisyon tepkimeleri için ise nükleer santrallerde kullanılan tepkimeler, atom bombası teknolojisi gibi faaliyetler gösterilebilir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bugün dünya üzerinde 436 nükleer reaktör bulunuyor. Yapımına 13 ülkede devam edilen 56 reaktörün 12 tanesinin inşaası, 20 yıldan uzun süredir devam etmektedir. Nükleer enerji günümüz elektrik ihtiyacının yaklaşık yüzde onyedi (17%)′sini karşılamaktadır. Enerjilerinin büyük bir kısmını nükleer santrallerden üreten ülkelerin başında elektrik enerjisinin yüzde yetmişbeş (75%)′ini nükleer enerjiden sağlayan Fransa gelmektedir. Buna kıyasla Amerika, enerjisinin yüzde onbeş (15%)′ini buradan karşılıyor olmasına rağmen dünya çapında bulunan 400′den fazla nükleer santralin 100′den fazlası sadece Amerika’da yer almaktadır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Peki nükleer santraller nasıl çalışır? Kısaca anlatacak olursak, santrallerde kullanılan zenginleştirilmiş Uranyumun fisyon tepkimesine girerek bölünmesi sonucunda açığa çok yüksek miktarda enerji çıkar. Bu bölünme için, nötronlar yüksek bir hızla uranyum elementinin çekirdeğine çarpar. Bu çarpışma çekirdeğin kararsız hale geçmesine ve sonrasında büyük bir enerji açığa çıkartan fisyon tepkimesine neden olur. Gerçekleşen tetikleyici ilk fisyon tepkimesi sonucunda ortama nötronlar yayılır. Bu nötronlar diğer uranyum çekirdeklerine çarparak fisyonu elementin her atom çekirdeğinde gerçekleştirene kadar devam eder.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Uranyumun fisyon tepkimesine girmesiyle oluşan enerji su buharının çok yüksek sıcaklıklara kadar ısıtılmasını sağlar. Yüksek sıcaklıktaki bu buhar, elektrik jeneratörüne bağlı olan türbinlere verilerek türbin şaftını çevirir ve jeneratörün elektrik enerjisi üretmesi sağlanır. Jeneratörde oluşan elektrik ise iletim hatları sayesinde kullanıcılarına ulaştırılır. Öte yandan türbinden çıkan basınç ve sıcaklığı düşmüş buhar, tekrar kullanılmak üzere yoğunlaştırıcıya yönelip su haline geldikten sonra tekrar bölünme ile açığa çıkan enerji ile ısıtılıp buhar haline getirilir ve döngü devam eder.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İyi kontrol edilen bir sistem içerisinde çalıştırıldığı süre boyunca tehlikesiz görünen nükleer enerjinin, günümüzün ve geleceğin en önemli enerji kaynaklarından biri olduğunu düşünenler ağırlıktadır. Özellikle petrol ve doğalgazın yenilenebilir olmayışından dolayı günümüzde birçok ülke nükleer enerjiden en iyi şekilde faydalanmak için nükleer araştırmalara yönelmiştir. Ancak bugüne kadar insan hatalarından dolayı ortaya gelen nükleer kazaların önüne geçmek mümkün olmadığı gibi bu kazalardan ne kadar ders çıkarıldığı da muammadır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Önümüzdeki hafta, nükleer enerjinin gerçeklerine ve tarihte meydana gelmiş kazalardan ders almayıp gerçekleri gözardı eden devletleri bekleyen tehlikeler karşısında atılacak adımlara değineceğiz.&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="line-height: normal;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="line-height: normal; margin-top: 12.0pt;"&gt;&lt;b style="mso-bidi-font-weight: normal;"&gt;&lt;span lang="TR" style="font-family: Cambria, serif; font-size: 14pt;"&gt;Çise Ünlüer&lt;/span&gt;&lt;/b&gt;&lt;span lang="TR" style="color: #548dd4; font-family: Cambria, serif; font-size: 14pt;"&gt; &lt;/span&gt;&lt;span lang="TR" style="font-family: Cambria, serif; font-size: 12pt;"&gt;(3 Nisan 2011)&lt;/span&gt;&lt;span lang="TR" style="color: #548dd4; font-family: Cambria, serif; font-size: 14pt;"&gt;&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="line-height: normal; margin-top: 12.0pt;"&gt;&lt;a href="mailto:ciseunluer@gmail.com"&gt;&lt;i style="mso-bidi-font-style: normal;"&gt;&lt;span lang="TR" style="font-size: 12pt;"&gt;ciseunluer@gmail.com&lt;/span&gt;&lt;/i&gt;&lt;/a&gt;&lt;span lang="TR" style="font-family: Cambria, serif; font-size: 12pt;"&gt;&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/5285199423918731668-7271106893122797564?l=ciseunluer.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://ciseunluer.blogspot.com/feeds/7271106893122797564/comments/default' title='Post Comments'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://ciseunluer.blogspot.com/2011/04/nukleer-enerji-geliyorum-demez.html#comment-form' title='2 Comments'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/5285199423918731668/posts/default/7271106893122797564'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/5285199423918731668/posts/default/7271106893122797564'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://ciseunluer.blogspot.com/2011/04/nukleer-enerji-geliyorum-demez.html' title='Nükleer Enerji Geliyorum Demez'/><author><name>Cise Unluer  (BEng MSc DIC)</name><uri>http://www.blogger.com/profile/17849854866655504420</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='18' height='32' src='http://1.bp.blogspot.com/_pdFeCc3qdAg/TB3-BbyAE_I/AAAAAAAAAII/yVuB10Z1nnw/S220/DSC06916.JPG'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://4.bp.blogspot.com/-BnbkUAxCRm8/TZbaAcjKqoI/AAAAAAAAAOs/x93qUaWAZTo/s72-c/nukleer1.JPG' height='72' width='72'/><thr:total>2</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-5285199423918731668.post-2217300328915185657</id><published>2011-03-25T11:37:00.000-07:00</published><updated>2011-03-25T11:40:45.978-07:00</updated><title type='text'>Tsunamiler ve Maya Kehanetleri</title><content type='html'>&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;a href="https://lh3.googleusercontent.com/-unwd5tQb87o/TYzg-PoaJvI/AAAAAAAAAOo/jKuEGMEoZIQ/s1600/k%25C4%25B1yamet_2012_maya_kehanetleri.jpg" imageanchor="1" style="margin-left: 1em; margin-right: 1em;"&gt;&lt;img border="0" height="156" src="https://lh3.googleusercontent.com/-unwd5tQb87o/TYzg-PoaJvI/AAAAAAAAAOo/jKuEGMEoZIQ/s320/k%25C4%25B1yamet_2012_maya_kehanetleri.jpg" width="320" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="background: white; line-height: normal; margin-bottom: .0001pt; margin-bottom: 0cm;"&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-family: Cambria, serif;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="background: white; line-height: normal; margin-bottom: .0001pt; margin-bottom: 0cm;"&gt;&lt;span lang="TR" style="font-family: Cambria, serif; font-size: 12pt;"&gt;Geçtiğimiz hafta, Japonya’da meydana gelen ve henüz etkisinden kurtulamadığımız 8.9 şiddetindeki &lt;/span&gt;&lt;a href="http://www.cnnturk.com/guncel.konular/deprem/147/index.html"&gt;&lt;span lang="TR" style="color: windowtext; font-family: Cambria, serif; font-size: 12pt; text-decoration: none;"&gt;deprem&lt;/span&gt;&lt;/a&gt;&lt;span lang="TR" style="font-family: Cambria, serif; font-size: 12pt;"&gt;&amp;nbsp;ve ardından gelen tsunami felaketlerinden bahsetmiş, bu olayların arkasındaki olası teorilere değinerek doğanın bize vermeye çalıştığı mesaja değinmiştik. Bu hafta, insanlık tarihinde büyük zarara neden olan tsunamilerin ne oldukları ve nasıl oluştuklarını inceleyeceğiz.&lt;/span&gt;&lt;span lang="TR" style="font-family: Cambria, serif; font-size: 12pt;"&gt;&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="background: white; line-height: normal; margin-bottom: .0001pt; margin-bottom: 0cm;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="background: white; line-height: normal; margin-bottom: .0001pt; margin-bottom: 0cm;"&gt;&lt;span lang="TR" style="font-family: Cambria, serif; font-size: 12pt;"&gt;Tsunamiler, &lt;span class="apple-style-span"&gt;okyanus ya da denizlerin tabanında oluşan deprem, volkan patlaması ve bunlara bağlı taban çökmesinin neden olduğu zemin kaymaları gibi tektonik olaylar sonucu denize geçen enerji nedeniyle oluşan&lt;/span&gt;&lt;span class="apple-converted-space"&gt;&amp;nbsp;&lt;/span&gt;&lt;span class="apple-style-span"&gt;uzun&lt;/span&gt;&lt;span class="apple-converted-space"&gt;&amp;nbsp;&lt;/span&gt;&lt;span class="apple-style-span"&gt;periyotlu deniz dalgalarıdır.&lt;/span&gt;&lt;br style="mso-special-character: line-break;" /&gt; &lt;br style="mso-special-character: line-break;" /&gt; &lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="background: white; line-height: normal; margin-bottom: .0001pt; margin-bottom: 0cm;"&gt;&lt;span lang="TR" style="font-family: Cambria, serif; font-size: 12pt;"&gt;Japonca’da “liman dalgası” anlamına gelen “tsunami” sözcüğü, 15 Haziran 1896’da onbinlerce kişinin hayatını kaybettiği Büyük Meiji Tsunamisi’nden sonra Japonlar’ın yaptığı yardım çağrılarıyla dünya dillerine yerleşti. Tarih boyunca can ve mal kaybı konusunda önemli etkileri olan &lt;/span&gt;&lt;span class="apple-style-span"&gt;&lt;span lang="TR" style="font-family: Cambria, serif; font-size: 12pt;"&gt;tsunamiler anında oluşan dalgaların diğer deniz dalgalarından farkı, su zerreciklerinin sürüklenmesi sonucu&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;span class="apple-converted-space"&gt;&lt;span lang="TR" style="font-family: Cambria, serif; font-size: 12pt;"&gt;&amp;nbsp;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;span class="apple-style-span"&gt;&lt;span lang="TR" style="font-family: Cambria, serif; font-size: 12pt;"&gt;hareket kazanmalarıdır. &lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="background: white; line-height: normal; margin-bottom: .0001pt; margin-bottom: 0cm;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="background: white; line-height: normal; margin-bottom: .0001pt; margin-bottom: 0cm;"&gt;&lt;span class="apple-style-span"&gt;&lt;span lang="TR" style="font-family: Cambria, serif; font-size: 12pt;"&gt;Derin denizde varlığı hissedilmemesine rağmen sığ sular, yamaçlı kıyılar, veya daralan körfez ve koylarda bazen 30 metreye kadar tırmanarak çok şiddetli akıntılara neden olan tsunami dalgaları; insanlar için deprem, tayfun, çığ, yangın ya da sel gibi bir&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;span class="apple-converted-space"&gt;&lt;span lang="TR" style="font-family: Cambria, serif; font-size: 12pt;"&gt;&amp;nbsp;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;span class="apple-style-span"&gt;&lt;span lang="TR" style="font-family: Cambria, serif; font-size: 12pt;"&gt;doğal&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;span class="apple-converted-space"&gt;&lt;span lang="TR" style="font-family: Cambria, serif; font-size: 12pt;"&gt;&amp;nbsp;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;span class="apple-style-span"&gt;&lt;span lang="TR" style="font-family: Cambria, serif; font-size: 12pt;"&gt;afet haline gelebildiklerinden büyük tehlikeler arz etmektedirler.&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;span class="apple-converted-space"&gt;&lt;span lang="TR" style="font-family: Cambria, serif; font-size: 12pt;"&gt;&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="background: white; line-height: normal; margin-bottom: .0001pt; margin-bottom: 0cm;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="line-height: normal; margin-bottom: .0001pt; margin-bottom: 0cm;"&gt;&lt;span lang="TR" style="font-family: Cambria, serif; font-size: 12pt;"&gt;Tsunamiler oluşum sırasında 3 evreden geçer. Bunlardan ilki olan “o&lt;/span&gt;&lt;span lang="TR" style="font-family: Cambria, serif; font-size: 12pt;"&gt;luşum evresi” boyunca okyanus tabanındaki yer kabuğu kırılarak meydana gelen depremlere bağlı olarak okyanus ya da deniz suyunun dengesi bozulur. İkinci evre “yayılma evresi”nde oluşan dalgalar açık denizlerden kıyılara doğru hızla yayılırken, üçüncü ve son “sel-tufan evresi” karalar, kıyılardaki yerleşim alanları, tesisler, ve limanların sular altında kalmasını içerir.&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="line-height: normal; margin-bottom: .0001pt; margin-bottom: 0cm;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="line-height: normal; margin-bottom: .0001pt; margin-bottom: 0cm;"&gt;&lt;span class="apple-style-span"&gt;&lt;span lang="TR" style="font-family: Cambria, serif; font-size: 12pt;"&gt;Tsunami ilk oluştuğunda tek bir dalgadır ancak&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;span class="apple-converted-space"&gt;&lt;span lang="TR" style="font-family: Cambria, serif; font-size: 12pt;"&gt;&amp;nbsp;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;span class="apple-style-span"&gt;&lt;span lang="TR" style="font-family: Cambria, serif; font-size: 12pt;"&gt;kısa&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;span class="apple-converted-space"&gt;&lt;span lang="TR" style="font-family: Cambria, serif; font-size: 12pt;"&gt;&amp;nbsp;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;span class="apple-style-span"&gt;&lt;span lang="TR" style="font-family: Cambria, serif; font-size: 12pt;"&gt;bir&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;span class="apple-converted-space"&gt;&lt;span lang="TR" style="font-family: Cambria, serif; font-size: 12pt;"&gt;&amp;nbsp;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;span class="apple-style-span"&gt;&lt;span lang="TR" style="font-family: Cambria, serif; font-size: 12pt;"&gt;süre&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;span class="apple-converted-space"&gt;&lt;span lang="TR" style="font-family: Cambria, serif; font-size: 12pt;"&gt;&amp;nbsp;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;span class="apple-style-span"&gt;&lt;span lang="TR" style="font-family: Cambria, serif; font-size: 12pt;"&gt;içerisinde üç ya da beş dalgaya dönüşerek çevreye yayılmaya başlar. Bu dalgaların birincisi ve sonuncusu çok zayıftır ancak diğer dalgalar etkilerini kıyılarda şiddetli biçimde hissettirebilecek bir enerjiyle ilerlerlediğinden, depremlerden kısa bir süre sonra kıyılarda görülen yavaş ama anormal su düzeyi&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;span class="apple-converted-space"&gt;&lt;span lang="TR" style="font-family: Cambria, serif; font-size: 12pt;"&gt;&amp;nbsp;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;span class="apple-style-span"&gt;&lt;span lang="TR" style="font-family: Cambria, serif; font-size: 12pt;"&gt;değişimi&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;span class="apple-converted-space"&gt;&lt;span lang="TR" style="font-family: Cambria, serif; font-size: 12pt;"&gt;&amp;nbsp;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;span class="apple-style-span"&gt;&lt;span lang="TR" style="font-family: Cambria, serif; font-size: 12pt;"&gt;ilk dalganın geldiğini gösterir. Bu değişim, genellikle arkadan gelecek olan çok kuvvetli dalgaların habercisidir.&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;span class="apple-style-span"&gt;&lt;span lang="TR" style="font-family: Cambria, serif; font-size: 12pt;"&gt;&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="background: white; line-height: normal; margin-bottom: .0001pt; margin-bottom: 0cm;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="margin-bottom: .0001pt; margin: 0cm; text-align: justify;"&gt;&lt;span lang="TR" style="font-family: Cambria, serif;"&gt;Kıyı bölgelerinde nüfus arttıkça, tsunamilerin Dünya’da yol açtığı can kaybı da artmaktadır. Bunu mümkün olan miktarda azaltmak için, buna benzer doğa olayları karşısında alınacak önlemler arasında &lt;/span&gt;&lt;span lang="TR" style="font-family: Cambria, serif;"&gt;yüksek yerlere doğru hızla gitmek, ve tsunaminin ilk dalgası geldikten sonra tehlikenin geçtiğini düşünmeden ikinci dalganın ilk dalgadan daha büyük olabileceğini bilerek hareket etmek gelir. Tsunami anında yapılacak tek şey kıyıdan uzaklaşarak yüksek yerlere yönelmektir. Tsunami anı öncesi deniz içerisinde seyir halinde bulunanlar ise kıyıdan uzaklara, derin sulara giderek dalganın kendilerine ve deniz taşıtına vereceği zararı önleyebilir. &lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="background: white; line-height: normal; margin-bottom: .0001pt; margin-bottom: 0cm;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="line-height: normal; margin-bottom: .0001pt; margin-bottom: 0cm;"&gt;&lt;span lang="TR" style="font-family: Cambria, serif; font-size: 12pt;"&gt;Japonya’da meydana gelen ve birçok insanın ölümüne neden olan felaketlerden sonra insanın aklına ister istemez çoğumuzun bildiği Maya Kehanetleri geliyor. &lt;/span&gt;&lt;span lang="TR" style="font-family: Cambria, serif; font-size: 12pt;"&gt;Mayalar için 2012 yılı zamanların sonu. Özellikle 22 Aralık 2012 tarihinin dünya için çok önemli olduğunu düşünen Mayalar’a göre, bu dönemde içinde yaşadığımız çağ sona erecek ve yeni bir çağ başlayacak. Mayalar 2012'yi insanlığın yeniden yukarı çıkışının yaşanacağı bir çağ olarak tanımlıyor. Büyük bir tufanla gelecek olan bu yeni çağın ipuçlarını ise bilim adamlarına göre iklimsel değişimler sayesinde şimdiden gözlemleyebiliyoruz. Beşinci kutupsal kayma olarak adlandırılan bu değişimde daha önceki değişimlerde olduğu gibi yine kutupların manyetik alanının değişmesi iddiaları ileri sürülüyor ve dünyadaki iklimlerin değişimi de buna bağlanıyor.&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="line-height: normal; margin-bottom: .0001pt; margin-bottom: 0cm;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="line-height: normal; margin-bottom: .0001pt; margin-bottom: 0cm;"&gt;&lt;span lang="TR" style="font-family: Cambria, serif; font-size: 12pt;"&gt;Kutupların yer veya açı değiştirmesi ile meydana gelen buzullardaki erime, Mayalar'a göre daha önce yaşanan dört çağın da sonu olduğu için önemli bir olayı temsil ediyor. Zaten kürsel ısınma nedeniyle eriyen buzullar hepimizi düşündürecek boyutlarda soruları ortaya koyuyor. Dünyanın manyetik alanının belirli periyotlarla değiştiği bilimsel olarak açıklanmış olsa bile, bu, Mayalar'ın inanışlarının tamamı ile doğrulandığı anlamına gelmez. Ancak gelecekten kim emin olabilir ki? Siz siz olun, doğanın size yapmasını istemediğinizi siz doğaya yapmayın!&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="line-height: normal; margin-bottom: .0001pt; margin-bottom: 0cm;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="line-height: normal; margin-top: 12.0pt;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="line-height: normal; margin-top: 12.0pt;"&gt;&lt;b style="mso-bidi-font-weight: normal;"&gt;&lt;span lang="TR" style="font-family: Cambria, serif; font-size: 14pt;"&gt;Çise Ünlüer&lt;/span&gt;&lt;/b&gt;&lt;span lang="TR" style="color: #548dd4; font-family: Cambria, serif; font-size: 14pt;"&gt; &lt;/span&gt;&lt;span lang="TR" style="font-family: Cambria, serif; font-size: 12pt;"&gt;(27 Mart 2011)&lt;/span&gt;&lt;span lang="TR" style="color: #548dd4; font-family: Cambria, serif; font-size: 14pt;"&gt;&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="line-height: normal; margin-top: 12.0pt;"&gt;&lt;a href="mailto:ciseunluer@gmail.com"&gt;&lt;i style="mso-bidi-font-style: normal;"&gt;&lt;span lang="TR" style="font-family: Cambria, serif; font-size: 12pt;"&gt;ciseunluer@gmail.com&lt;/span&gt;&lt;/i&gt;&lt;/a&gt;&lt;span lang="TR" style="font-family: Cambria, serif; font-size: 12pt;"&gt;&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/5285199423918731668-2217300328915185657?l=ciseunluer.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://ciseunluer.blogspot.com/feeds/2217300328915185657/comments/default' title='Post Comments'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://ciseunluer.blogspot.com/2011/03/tsunamiler-ve-maya-kehanetleri.html#comment-form' title='0 Comments'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/5285199423918731668/posts/default/2217300328915185657'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/5285199423918731668/posts/default/2217300328915185657'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://ciseunluer.blogspot.com/2011/03/tsunamiler-ve-maya-kehanetleri.html' title='Tsunamiler ve Maya Kehanetleri'/><author><name>Cise Unluer  (BEng MSc DIC)</name><uri>http://www.blogger.com/profile/17849854866655504420</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='18' height='32' src='http://1.bp.blogspot.com/_pdFeCc3qdAg/TB3-BbyAE_I/AAAAAAAAAII/yVuB10Z1nnw/S220/DSC06916.JPG'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='https://lh3.googleusercontent.com/-unwd5tQb87o/TYzg-PoaJvI/AAAAAAAAAOo/jKuEGMEoZIQ/s72-c/k%25C4%25B1yamet_2012_maya_kehanetleri.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-5285199423918731668.post-4694822015128755017</id><published>2011-03-18T12:50:00.000-07:00</published><updated>2011-03-18T12:51:57.419-07:00</updated><title type='text'>Doğa Bizi Cezalandırıyor mu?</title><content type='html'>&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;a href="https://lh3.googleusercontent.com/-c_3tPEQ6bG0/TYO3ZJo7X0I/AAAAAAAAAOk/aFWm8QrDj_c/s1600/earthquake_cover.jpg" imageanchor="1" style="margin-left: 1em; margin-right: 1em;"&gt;&lt;img border="0" height="320" src="https://lh3.googleusercontent.com/-c_3tPEQ6bG0/TYO3ZJo7X0I/AAAAAAAAAOk/aFWm8QrDj_c/s320/earthquake_cover.jpg" width="278" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="background: white; line-height: normal; margin-bottom: .0001pt; margin-bottom: 0cm;"&gt;&lt;span lang="TR" style="font-family: Cambria, serif; font-size: 12pt;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="background: white; line-height: normal; margin-bottom: .0001pt; margin-bottom: 0cm;"&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-family: Georgia, 'Times New Roman', serif;"&gt;&lt;span lang="TR"&gt;Geçtiğimiz hafta &lt;/span&gt;&lt;a href="http://www.cnnturk.com/guncel.konular/japonya/548/index.html"&gt;&lt;span lang="TR" style="color: windowtext; text-decoration: none;"&gt;Japonya&lt;/span&gt;&lt;/a&gt;&lt;span lang="TR"&gt;'nın kuzeyinde 8.9 büyüklüğünde bir&amp;nbsp;&lt;/span&gt;&lt;a href="http://www.cnnturk.com/guncel.konular/deprem/147/index.html"&gt;&lt;span lang="TR" style="color: windowtext; text-decoration: none;"&gt;deprem&lt;/span&gt;&lt;/a&gt;&lt;span lang="TR"&gt;&amp;nbsp;meydana geldi. &lt;/span&gt;&lt;span lang="TR"&gt;Depremin merkez üssü Honşu adasının Sendai bölgesinin 130 kilometre doğusu, başkent Tokyo'nun ise 380 kilometre kuzeydoğusundaydı. Yerin 24 kilometre altında oluşan depremin hemen ardından Tokyo'nun kuzey kıyısını&amp;nbsp;&lt;/span&gt;&lt;a href="http://www.cnnturk.com/guncel.konular/japonyada.deprem/665/index.html"&gt;&lt;span lang="TR" style="color: windowtext; text-decoration: none;"&gt;tsunami&lt;/span&gt;&lt;/a&gt;&lt;span lang="TR"&gt;&amp;nbsp;vurdu. Dev dalgalar karada ilerledikleri alanlarda büyük yıkıma yol açtı, binlerce kişi yaşamını yitirdi.&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="background: white; line-height: normal; margin-bottom: .0001pt; margin-bottom: 0cm;"&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-family: Georgia, 'Times New Roman', serif;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="background: white; line-height: normal; margin-bottom: .0001pt; margin-bottom: 0cm;"&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-family: Georgia, 'Times New Roman', serif;"&gt;&lt;span lang="TR"&gt;Japonya’da neden oldukları hasarın arkasına tsunami dalgaların Hawaii'ye de ulaşmasıyla Pasifik'in tamamında&amp;nbsp;&lt;/span&gt;&lt;a href="http://www.cnnturk.com/guncel.konular/japonyada.deprem/665/index.html"&gt;&lt;span lang="TR" style="color: windowtext; text-decoration: none;"&gt;tsunami&lt;/span&gt;&lt;/a&gt; &lt;span lang="TR"&gt;alarmı verildi. Japonya’daki esas &lt;/span&gt;&lt;span lang="TR"&gt;depremin ardından&amp;nbsp;&lt;/span&gt;&lt;a href="http://www.cnnturk.com/guncel.konular/abd/359/index.html"&gt;&lt;span lang="TR" style="color: windowtext; text-decoration: none;"&gt;ABD&lt;/span&gt;&lt;/a&gt;&lt;span lang="TR"&gt;&amp;nbsp;Jeolojik Araştırma Kurumu, şiddeti 7.1’e kadar ulaşan 4 artçı depremin olduğunu bildirdi. &lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="background: white; line-height: normal; margin-bottom: .0001pt; margin-bottom: 0cm;"&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-family: Georgia, 'Times New Roman', serif;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="background: white; line-height: normal; margin-bottom: .0001pt; margin-bottom: 0cm;"&gt;&lt;span lang="TR" style="font-family: Georgia, 'Times New Roman', serif;"&gt;Tsunami ile birlikte gelen dev deprem dalgası, depremin merkez üssü yakınındaki sahilde bulunan araçların sularla sürüklenmesine, binaların yıkılmasına ve petrol rafinelerinde yangınlara neden oldu, bir petrokimya tesisinde ise büyük bir patlama meydana geldi. Bunların üzerine bazı nükleer santraller otomatik olarak kapandı, soğutma sisteminde meydana gelen bir arıza dolayısıyla acil durum ilan edildi.&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="background: white; line-height: normal; margin-bottom: .0001pt; margin-bottom: 0cm;"&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-family: Georgia, 'Times New Roman', serif;"&gt;&lt;span lang="TR"&gt;&lt;br /&gt;Depremden sonra Tokyo ve civarında 4 milyon evin elektrikleri kesildi, merkezlerde tüm tren seferleri durduruldu, limanlar &lt;/span&gt;&lt;a href="http://www.cnnturk.com/guncel.konular/japonyada.deprem/665/index.html"&gt;&lt;span lang="TR" style="color: windowtext; text-decoration: none;"&gt;tsunami&lt;/span&gt;&lt;/a&gt;&lt;span lang="TR"&gt;&amp;nbsp;tehdidi dolayısıyla kapatıldı. Özetlemek gerekirse, her ne kadar da kalkınmış bir ülke olsa da, Tokyo’da da dahil olmak üzere Japonya’da hayat adeta felç oldu.&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="background: white; line-height: normal; margin-bottom: .0001pt; margin-bottom: 0cm;"&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-family: Georgia, 'Times New Roman', serif;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="background: white; line-height: normal; margin-bottom: .0001pt; margin-bottom: 0cm;"&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-family: Georgia, 'Times New Roman', serif;"&gt;&lt;span lang="TR"&gt;Depremin hemen ardına tsunami vurmamış olsaydı, depreme her zaman hazırlıklı olan Japonya’da kesinlikle bu kadar hasar olmayacağını hepimiz biliyoruz. Depremde gökdelenlerin yerlerinde sallandıkları halde hiçbir yıkım olmadığını canlı gören insanlar, Japonların böylesine büyük depremler karşısında aldıkları tedbirler karşısında hayretler içinde kaldılar. Felaket anlarında geliştirdikleri&amp;nbsp;&lt;/span&gt;&lt;a href="http://www.cnnturk.com/guncel.konular/teknolojik.gelismeler/109/index.html"&gt;&lt;span lang="TR" style="color: windowtext; text-decoration: none;"&gt;teknoloji&lt;/span&gt;&lt;/a&gt;&lt;span lang="TR"&gt;nin seviyesi, Japonlar’ın insan hayatına verdiği önemi gösteriyor.&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="background: white; line-height: normal; margin-bottom: .0001pt; margin-bottom: 0cm;"&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-family: Georgia, 'Times New Roman', serif;"&gt;&lt;span lang="TR"&gt;&lt;br /&gt;Deprem ve tsunaminin ardından nükleer sızıntı riskiyle boğuşan Japonya, 2. Dünya Savaşı’ndan beri en ciddi krizi yaşıyor. Dünya’da bugüne kadar meydana gelen güçlü depremlerin yüzde yirmi (20%)'si Japonya'da yaşandı. Bu nedenle, Japonya, dünyada en gelişmiş&amp;nbsp;&lt;/span&gt;&lt;a href="http://www.milliyet.com.tr/index/deprem" target="_blank"&gt;&lt;span lang="TR" style="color: windowtext; text-decoration: none;"&gt;deprem&lt;/span&gt;&lt;/a&gt;&lt;span lang="TR"&gt;&amp;nbsp;teknolojisine sahip ülke olarak kabul ediliyor. Japonlar, dünyanın en iyisi olarak kabul edilen erken uyarı sistemi sayesinde, Cuma günü gerçekleşen 8.9 büyüklüğündeki depremden bir dakika önce haberdar oldu. Erken uyarı sistemi,&amp;nbsp;&lt;/span&gt;&lt;a href="http://www.milliyet.com.tr/index/Japonya" target="_blank"&gt;&lt;span lang="TR" style="color: windowtext; text-decoration: none;"&gt;Japonya&lt;/span&gt;&lt;/a&gt;&lt;span lang="TR"&gt;’nın dört bir yanındaki yaklaşık bin sismometreye bağlı. Bu sismometreler, depremlerin öncesindeki sarsıntıları tespit ediyor ve sarsıntıların güçlü olması halinde uyarıda bulunuyor. &lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="background: white; line-height: normal; margin-bottom: .0001pt; margin-bottom: 0cm;"&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-family: Georgia, 'Times New Roman', serif;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="background: white; line-height: normal; margin-bottom: .0001pt; margin-bottom: 0cm;"&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-family: Georgia, 'Times New Roman', serif;"&gt;&lt;span lang="TR"&gt;Depremlerin öncesinde gerçekleşen ilk sarsıntılar, ikinci sarsıntılardan daha güçlü olma özelliği taşıyor. Ayrıca, daha hızlı hareket etmeleri, depremin yaşanmasından dakikalar önce erken uyarı sistemi tarafından tespit edilebilmelerini sağlıyor. Uyarılar, radyo, televizyon ve uydu aracılığıyla olduğu gibi, cep telefonu ve e-mail aracılığıyla üye kullanıcılara iletiliyor. &lt;/span&gt;&lt;a href="http://www.milliyet.com.tr/index/Tokyo" target="_blank"&gt;&lt;span lang="TR" style="color: windowtext; text-decoration: none;"&gt;Tokyo&lt;/span&gt;&lt;/a&gt;&lt;span lang="TR"&gt;'da 2007’de kurulan ve bu depreme kadar 17 tane uyarı veren erken uyarı sistemi ilk olarak normal yayın kesilerek devlet televizyonunun yanı sıra özel kanallarda da siren sesiyle duyuruldu. İlk büyük şok, başkent bölgesinde bu uyarıdan yaklaşık 1 dakika sonra hissedildi. Yüksek binalar sarsıntı ile eğilirken, milyonlarca kişi sokaklara çıktı.&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="background: white; line-height: normal; margin-bottom: .0001pt; margin-bottom: 0cm;"&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-family: Georgia, 'Times New Roman', serif;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="background: white; margin-bottom: .0001pt; margin: 0cm; text-align: justify;"&gt;&lt;span lang="TR" style="font-family: Georgia, 'Times New Roman', serif;"&gt;Japonya’yu vuran 8.9 şiddetindeki depremin üzerine geliştirilen farklı teorilerden biri İngilizcesi “Supermoon” olan “Süper Ay” iddiası. Ay 19 Mart’ta, Dünya’ya normalden 27 bin 821 kilometre daha yaklaşarak Dünya’dan bakıldığında yüzde ondört (14%) daha büyük ve yüzde otuz (30%) daha parlak gözükmüş olacak. Ay’ın Dünya’ya son 18 yılda görülen en yakın konuma gelecek olmasının, Dünya’nın farklı yerlerinde olağanüstü hava olaylarına ve doğal afetlere neden olabileceği iddia edilmişti. Ortalıkta bu fikirler dolaşırken Japonya’daki depremin meydana gelmesi ister istemez Süper Ay teorisinin deprem üzerindeki olası etkilerini düşündürüyor.&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="background: white; line-height: normal; margin-bottom: .0001pt; margin-bottom: 0cm;"&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-family: Georgia, 'Times New Roman', serif;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="background: white; line-height: normal; margin-bottom: .0001pt; margin-bottom: 0cm;"&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-family: Georgia, 'Times New Roman', serif;"&gt;&lt;span lang="TR"&gt;Bazı bilim adamları, bugüne kadar 1955, 1974, 1992 ve 2005 yıllarında Ay’ın Dünya’ya oldukça yaklaşmasının beraberinde büyük doğal afetleri getirdiği fikrini öne sürerken, birçok bilim insanı Dünya ile Ay arasında kanıtlanmış böyle bir ilişkinin bulunmadığını düşünüyor. Seattle’daki Washington Üniversitesi’nden deprem bilimci John Vidale’e göre, Dünya’ya stres uygulayan Ay ve Güneş, Dünya ile sıraya girdiği zaman tektonik hareketlerin arttığı gözlemleniyor. Buna karşılık ABD Jeolojik Araştırma Kurumu’ndan jeofizikçi John Bellini ve &lt;/span&gt;&lt;span lang="TR"&gt;uzaybilimci Dr David Harland&lt;/span&gt;&lt;span lang="TR"&gt;, ortaya atılan bu iddiaları kanıtlamaya yetecek herhangi bir bilimsel bulguya henüz rastlanmadığından, Ay’ın Dünya üzerindeki bu etkisinin kesinlik kazanmadığını düşünenlerden.&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="background: white; margin-bottom: .0001pt; margin: 0cm; text-align: justify;"&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-family: Georgia, 'Times New Roman', serif;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="background: white; margin-bottom: .0001pt; margin: 0cm; text-align: justify;"&gt;&lt;span lang="TR" style="font-family: Georgia, 'Times New Roman', serif;"&gt;Ay’ın normalde Dünya’ya olan ortalama uzaklığının 384 bin 399 km’den 356 bin 578 km’ye düşecek olmasının felaketlere neden olmuş olabileceği veya olacağı hakkında şu an kesin bir bulgu yok ama yıllardır düşünmeden zarar veridiğimiz doğanın bize bir mesaj vermeye çalıştığı kesin!&lt;span class="Apple-style-span" style="font-size: x-small;"&gt;&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="background: white; line-height: normal; margin-bottom: .0001pt; margin-bottom: 0cm;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="line-height: normal; margin-top: 12.0pt;"&gt;&lt;b style="mso-bidi-font-weight: normal;"&gt;&lt;span lang="TR" style="font-size: 14pt;"&gt;Çise Ünlüer&lt;/span&gt;&lt;/b&gt;&lt;span lang="TR" style="color: #548dd4; font-size: 14pt;"&gt; &lt;/span&gt;&lt;span lang="TR" style="font-size: 12pt;"&gt;(20 Mart 2011)&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="line-height: normal; margin-top: 12.0pt;"&gt;&lt;i&gt;&lt;span lang="TR" style="font-size: 12pt;"&gt;&lt;a href="mailto:ciseunluer@gmail.com"&gt;ciseunluer@gmail.com&lt;/a&gt;&lt;/span&gt;&lt;/i&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/5285199423918731668-4694822015128755017?l=ciseunluer.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://ciseunluer.blogspot.com/feeds/4694822015128755017/comments/default' title='Post Comments'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://ciseunluer.blogspot.com/2011/03/doga-bizi-cezalandryor-mu.html#comment-form' title='0 Comments'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/5285199423918731668/posts/default/4694822015128755017'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/5285199423918731668/posts/default/4694822015128755017'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://ciseunluer.blogspot.com/2011/03/doga-bizi-cezalandryor-mu.html' title='Doğa Bizi Cezalandırıyor mu?'/><author><name>Cise Unluer  (BEng MSc DIC)</name><uri>http://www.blogger.com/profile/17849854866655504420</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='18' height='32' src='http://1.bp.blogspot.com/_pdFeCc3qdAg/TB3-BbyAE_I/AAAAAAAAAII/yVuB10Z1nnw/S220/DSC06916.JPG'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='https://lh3.googleusercontent.com/-c_3tPEQ6bG0/TYO3ZJo7X0I/AAAAAAAAAOk/aFWm8QrDj_c/s72-c/earthquake_cover.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-5285199423918731668.post-2745820258911505486</id><published>2011-03-03T21:29:00.000-08:00</published><updated>2011-03-03T21:29:28.539-08:00</updated><title type='text'>2011’de 11 Yeşil Adım</title><content type='html'>&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;a href="https://lh4.googleusercontent.com/-gRueCbwisog/TXB4ko_VHII/AAAAAAAAAOg/4MbxuMHlmTY/s1600/footprint.png" imageanchor="1" style="margin-left: 1em; margin-right: 1em;"&gt;&lt;img border="0" height="320" src="https://lh4.googleusercontent.com/-gRueCbwisog/TXB4ko_VHII/AAAAAAAAAOg/4MbxuMHlmTY/s320/footprint.png" width="304" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="line-height: normal; margin-bottom: .0001pt; margin-bottom: 0cm; mso-outline-level: 1; text-align: justify; vertical-align: baseline;"&gt;&lt;span lang="TR" style="font-family: Cambria, serif; font-size: 12pt;"&gt;Gelişimi için çocuğunuza verdiğiniz yiyeceklerin ne gibi maddeler içerdiklerinin farkında mısınız? Avrupa'da yapılan bir araştırmaya göre 10 yaşındaki bir çocuk, yiyecekler yoluyla her gün bir kısmı kanserojen olan ortalama 128 kimyasal kalıntıya maruz kalıyor. Peki 81 değişik ürün aracılığı ile çocuklara taşınan kimyasal kalıntılar neler ve bu maddeler çocukların sağlığını nasıl etkiliyor&lt;/span&gt;&lt;span lang="TR" style="font-family: Cambria, serif; font-size: 12pt;"&gt;?&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="line-height: normal; margin-bottom: .0001pt; margin-bottom: 0cm; text-align: justify; vertical-align: baseline;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="line-height: normal; margin-bottom: .0001pt; margin-bottom: 0cm; text-align: justify; vertical-align: baseline;"&gt;&lt;span lang="TR" style="font-family: Cambria, serif; font-size: 12pt;"&gt;Fransa ve Belçika’nın çeşitli bölgelerinden, dengeli beslenen 10 yaşında bir çocuğun gün boyunca yediği yiyeceklerden satın alınarak yapılan çalışmalar, bu yiyeceklerin farklı laboratuarlara gönderdildikten sonra çıkan sonuçların incelenmesini içeriyor. Çıkan sonuçlar arasında incelenen yiyeceklerde tarım ilacı kalıntısı, dioksin, ve ağır metaller olup olmadığı araştırılıyor.&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="line-height: normal; margin-bottom: .0001pt; margin-bottom: 0cm; text-align: justify; vertical-align: baseline;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="line-height: normal; margin-bottom: .0001pt; margin-bottom: 0cm; text-align: justify; vertical-align: baseline;"&gt;&lt;span lang="TR" style="font-family: Cambria, serif; font-size: 12pt;"&gt;Çalışmalar ilginç sonuçları gün ışığına çıkarıyor. Örneğin, somon balığı ve peynirde bulunan kimyasal maddelerin bir kısmı kanserojen. Sabah kahvaltısında çocuklara yedirilen tuzsuz tereyağında ise 15 tarım ilacı kalıntısına rastlandı. Bir ürün içerisindeki tüm bu kimyasal kalıntılar tek başlarına yasal sınırlar içinde olmalarına rağmen, gün boyunca tüketilen farklı yiyecekler içindeki kimyasallar bir araya geldikleri zaman insan vücudunda yaratacakları etki endişe yaratacak boyutlarda! Sonuç, farklı yiyeceklerden insan vücuduna giren kimyasalların biraraya gelmesi ile oluşan bir “kimyasal kokteyl” ve insan sağlığı üzerindeki gözardı edilen uzun süreli etkileri.&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="line-height: normal; margin-bottom: .0001pt; margin-bottom: 0cm; text-align: justify; vertical-align: baseline;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="line-height: normal; margin-bottom: .0001pt; margin-bottom: 0cm; text-align: justify; vertical-align: baseline;"&gt;&lt;span lang="TR" style="font-family: Cambria, serif; font-size: 12pt;"&gt;Greenpeace Akdeniz, 2011 yılında tüm insanların daha adil ve doğaya duyarlı bir dünyada yaşamasına fırsat tanıyacak 11 yeşil adım önerisi sunuyor. Bunların en başında çöplerin ayrıştırılarak yeniden kullanılması geliyor. Kağıt, teneke ve cam şişe gibi maddelerin geri kazanılması veya geri dönüşüm için gerekli yerlere ulaştırılması çevrenin korunmasında büyük önem taşıyor. Dikkatli incelerseniz, çöpe atılan malzemelerin çoğunun yeniden kullanılabilir malzemelerden oluştuğunu göreceksiniz. Bunu farkettikçe, şişe, zarf, ve plastik torbalar gibi tekrar kullanımları mümkün olan elinizdeki tüm maddeleri yeniden değerlendirmeyi deneyebilirsiniz.&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="line-height: normal; margin-bottom: .0001pt; margin-bottom: 0cm; text-align: justify; vertical-align: baseline;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="line-height: normal; margin-bottom: .0001pt; margin-bottom: 0cm; text-align: justify; vertical-align: baseline;"&gt;&lt;span lang="TR" style="font-family: Cambria, serif; font-size: 12pt;"&gt;Çöp depolama alanlarından yeraltı sularına ve toprağa karışarak kirlilik yaratan ve doğaya zarar veren kimyasal maddeleri içeren atık pilleri çevreye ya da çöpe atmak yerine önceden belirlenen toplama merkezlerinde bulunan atık pil kutularına bırakmak gerekir. Bu sayede, pillerden çıkan kimysalların daha sonra içtiğiniz su ve yiyeceklerinizi yetiştirdiğiniz toprağa karışmasını engelleyerek olası sağlık komplikasyonlarının da önüne geçebilirsiniz.&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="line-height: normal; margin-bottom: .0001pt; margin-bottom: 0cm; text-align: justify; vertical-align: baseline;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="line-height: normal; margin-bottom: .0001pt; margin-bottom: 0cm; text-align: justify; vertical-align: baseline;"&gt;&lt;span lang="TR" style="font-family: Cambria, serif; font-size: 12pt;"&gt;Daha yeşil olma yolunda atabileceğiniz bir diğer adım daha az et yeme, ve mümkünse vejeteryanlığa yönelmek olacaktır. Tamamı ile vejeteryan olmanın size uygun olmadığını düşünseniz bile, daha az et yemenin sağlık açısından daha yararlı olmasının yanında karbon ayak izini azaltmanın en hızlı yollarından biri olduğu iyi bilinen bir gerçek. Bunların yanında, hayvan endüstrisinin hayvanların eziyet görmesine neden olduğunu ve çoğu zaman ortaya sağlıksız gıdaların çıktığını düşünecek olursanız, haftanın en azından birkaç gününü et yemeden sebze ağırlıklı beslenmeye ayırarak işe başlayabilirsiniz.&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="line-height: normal; margin-bottom: .0001pt; margin-bottom: 0cm; text-align: justify; vertical-align: baseline;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="line-height: normal; margin-bottom: .0001pt; margin-bottom: 0cm; text-align: justify; vertical-align: baseline;"&gt;&lt;span lang="TR" style="font-family: Cambria, serif; font-size: 12pt;"&gt;Gelişen teknoloji ile yenilenen tarım teknikleri sayesinde nerdeyse tüm yıl boyunca canınızın çektiği tüm meyve ve sebzelere ulaşmak mümkün. Ancak mevsimsel ve yerel meyve ve sebzeleri seçerek bu ürünler sayesinde vücudunuza aldığınız kimyasal maddelerin miktarını azaltmak mümkün. Kış ortasında ananas yemek çok cazip bir fikir gibi gelse de, bu gıdalar ya çok uzak ülkelerden getirildiği ve çok fazla enerji tüketen seralarda yetiştirildiği için sürdürülebilir olmaktan çok uzak ya da farklı kimyasal tarım ilaçları içerdikleri için sağlıklı olmatan çok uzak... Her şekilde, yaşadığınız yerde hangi mevsimde hangi sebze ve meyvelerin yetiştiğini öğrenerek bunları tercih etmek sağlıklı olmakla birlikte doğaya da duyarlı bir yaklaşımdır.&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="line-height: normal; margin-bottom: .0001pt; margin-bottom: 0cm; text-align: justify; vertical-align: baseline;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="line-height: normal; margin-bottom: .0001pt; margin-bottom: 0cm; text-align: justify; vertical-align: baseline;"&gt;&lt;span lang="TR" style="font-family: Cambria, serif; font-size: 12pt;"&gt;Çoğumuz küçük yaşta öğrenip zevkle sürdüğümüz bisikletlerimizi bir süre sonra tamamı ile unutuyoruz. Ülkemizde bisiklet yolları yok denecek kadar az olduğu için uygulaması zor bir karar olsa da, en azından kısa mesafelerde araba yerine bisikleti tercih ederek hem karbon salımınızı azaltabilir hem de formunuzu koruyabilirsiniz. Bisikletiniz yoksa kısa mesafelerde yürüyüşü tercih etmek de bir diğer çözüm. Ulaşımda yürüyüş ve bisikletten sonra tercih edilmesi gereken en iyi yaklaşım olan toplu taşıma, daha fazla insanın ulaşımını sağladığından trafiği azaltmakla kalmaz, gideceğiniz yere daha rahat gitmenizi de sağlar. Trafiğe çıkan her bir araç daha fazla petrol, daha fazla karbon salımı ve daha fazla trafik anlamına geldiğinden, toplu taşımanın tercih edilmesi, neden olduğunuz karbon salımını da ciddi ölçüde azaltacaktır.&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="line-height: normal; margin-bottom: .0001pt; margin-bottom: 0cm; text-align: justify; vertical-align: baseline;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="line-height: normal; margin-bottom: .0001pt; margin-bottom: 0cm; text-align: justify; vertical-align: baseline;"&gt;&lt;span lang="TR" style="font-family: Cambria, serif; font-size: 12pt;"&gt;Bir ağacın yaşadığı süre boyunca yüksek miktarlarda karbondioksit emdiği daha önce birçok kez vurgulanan bir gerçek! Bu noktadan hareket ederek ağaç dikin ve mümkün oldukça çevrenize de hediye edin. Unutmayın ki bu aktivite sadece kendi yaşadığınız yerle sınırlı olmak zorunda değil! Ormanlarda belirlenen birçok alana ağaç dikebilir, bu konuda çalışan organizasyonlarla iletişime geçerek ülkemizdeki farklı yerlerin yeşillendirilmesine katkıda bulunabilirsiniz.&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="line-height: normal; margin-bottom: .0001pt; margin-bottom: 0cm; text-align: justify; vertical-align: baseline;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="line-height: normal; margin-bottom: .0001pt; margin-bottom: 0cm; text-align: justify; vertical-align: baseline;"&gt;&lt;span lang="TR" style="font-family: Cambria, serif; font-size: 12pt;"&gt;Günün uzun bir bölümünü geçirdiğiniz ev ve işyerlerinizin enerji verimliliğini arttırmak sizin elinizde! Örneğin, ampullerinizi enerji tasarruflu olanlarla değiştirmek ve kullanılmadıkları zamanlar televizyon ve bilgisayarınızı kapatmak enerji tüketiminizi azaltarak yüksek miktarlarda enerji tasarrufu yapmanızı sağlayacaktır. Buna benzer tasarruf yaklaşımlarını bulunduğunuz ortamların ısıtma ve soğutmasında da uygulayarak her ay ödediğiniz faturalarda ciddi azalmalar görebilirsiniz.&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="line-height: normal; margin-bottom: .0001pt; margin-bottom: 0cm; text-align: justify; vertical-align: baseline;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="line-height: normal; margin-bottom: .0001pt; margin-bottom: 0cm; text-align: justify; vertical-align: baseline;"&gt;&lt;span lang="TR" style="font-family: Cambria, serif; font-size: 12pt;"&gt;Hepimizi ilk görüşte heyecanlandıran yeni elektronik cihazlar, düşündüğünüzden fazla emek ve enerji harcanarak elinize ulaşıyor ve çoğunun geri dönüşümü mümkün değil! Bu yıl yeni bir cep telefonu, bilgisayar ya da televizyon almadan önce bir kez daha düşünerek bu cihazlara gerçekten ihtiyacınız olup olmadığına karar vermeden elinizi cüzdanınıza uzatmayın. Uzun zaman kullanım sonucu bozulan ve yenisi ile değiştirilmesi gereken cihazların eskilerini bir elektronik atık geri dönüşüm tesisine göndermek için girişimlerde bulunun. Çoğu büyük marka, çalışmayan eski elektronik cihazların parçlarını tekrar kullandıkları için bu cihazları kabul ediyor.&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="line-height: normal; margin-bottom: .0001pt; margin-bottom: 0cm; text-align: justify; vertical-align: baseline;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="line-height: normal; margin-bottom: .0001pt; margin-bottom: 0cm; text-align: justify; vertical-align: baseline;"&gt;&lt;span lang="TR" style="font-family: Cambria, serif; font-size: 12pt;"&gt;Gerçek eğlence veya dinlenmenin televizyon ve bilgisayar karşısında saatler geçirmek olmadığını akılda tutarak, doğada daha çok vakit geçirmeye özen gösterin. Haftada bir kez bile olsa yeşil bir alanda yürüyüş yapma alışkanlığı edinerek doğa ile aranızdaki bağı güçlendirin.&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="line-height: normal; margin-bottom: .0001pt; margin-bottom: 0cm; text-align: justify; vertical-align: baseline;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="line-height: normal; margin-bottom: .0001pt; margin-bottom: 0cm; text-align: justify; vertical-align: baseline;"&gt;&lt;span lang="TR" style="font-family: Cambria, serif; font-size: 12pt;"&gt;Son olarak, günlük hayattaki plastik kullanımınızı azaltın. Örneğin, naylon torbalar yerine bez torba kullanmayı tercih ederek daha şık bir görüntü oluşturabilir ve doğaya bıraktığınız atık miktarını azaltabilirsiniz. Suya her ihityaç duyduğunuzda marketten alacağınız pet su şişeler yerine tekrar tekrar kullanılabilen kendi şişenizi yanınızda taşımak daha sürdürülebilir bir yaklaşım olacaktır.&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="line-height: normal; margin-bottom: .0001pt; margin-bottom: 0cm; text-align: justify; vertical-align: baseline;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="line-height: normal; margin-bottom: .0001pt; margin-bottom: 0cm; text-align: justify; vertical-align: baseline;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="line-height: normal; margin-top: 12.0pt;"&gt;&lt;b style="mso-bidi-font-weight: normal;"&gt;&lt;span lang="TR" style="font-size: 14pt;"&gt;Çise Ünlüer&lt;/span&gt;&lt;/b&gt;&lt;span lang="TR" style="color: #548dd4; font-size: 14pt;"&gt; &lt;/span&gt;&lt;span lang="TR" style="font-size: 12pt;"&gt;(6 Mart 2011)&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="line-height: normal; margin-top: 12.0pt;"&gt;&lt;a href="mailto:ciseunluer@hotmail.com"&gt;&lt;i style="mso-bidi-font-style: normal;"&gt;&lt;span lang="TR" style="font-size: 12pt;"&gt;ciseunluer@hotmail.com&lt;/span&gt;&lt;/i&gt;&lt;/a&gt;&lt;span lang="TR" style="font-size: 12pt;"&gt;&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/5285199423918731668-2745820258911505486?l=ciseunluer.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://ciseunluer.blogspot.com/feeds/2745820258911505486/comments/default' title='Post Comments'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://ciseunluer.blogspot.com/2011/03/2011de-11-yesil-adm.html#comment-form' title='0 Comments'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/5285199423918731668/posts/default/2745820258911505486'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/5285199423918731668/posts/default/2745820258911505486'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://ciseunluer.blogspot.com/2011/03/2011de-11-yesil-adm.html' title='2011’de 11 Yeşil Adım'/><author><name>Cise Unluer  (BEng MSc DIC)</name><uri>http://www.blogger.com/profile/17849854866655504420</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='18' height='32' src='http://1.bp.blogspot.com/_pdFeCc3qdAg/TB3-BbyAE_I/AAAAAAAAAII/yVuB10Z1nnw/S220/DSC06916.JPG'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='https://lh4.googleusercontent.com/-gRueCbwisog/TXB4ko_VHII/AAAAAAAAAOg/4MbxuMHlmTY/s72-c/footprint.png' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-5285199423918731668.post-4481176904985129883</id><published>2011-02-25T07:00:00.000-08:00</published><updated>2011-02-25T07:00:18.043-08:00</updated><title type='text'>Küresel Isınma ve Çocuklar</title><content type='html'>&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/-hyfOdEK55uM/TWfD78-r4qI/AAAAAAAAAOc/Eye61CD7DmI/s1600/children.jpg" imageanchor="1" style="margin-left: 1em; margin-right: 1em;"&gt;&lt;img border="0" height="215" src="http://1.bp.blogspot.com/-hyfOdEK55uM/TWfD78-r4qI/AAAAAAAAAOc/Eye61CD7DmI/s320/children.jpg" width="320" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="line-height: normal; margin-bottom: 5.35pt; margin-left: 0cm; margin-right: 0cm; margin-top: 5.35pt;"&gt;&lt;span lang="TR" style="font-family: &amp;quot;Cambria&amp;quot;,&amp;quot;serif&amp;quot;; font-size: 12.0pt; mso-ansi-language: TR; mso-ascii-theme-font: major-latin; mso-bidi-font-family: Arial; mso-fareast-font-family: &amp;quot;Times New Roman&amp;quot;; mso-fareast-language: EN-GB; mso-hansi-theme-font: major-latin;"&gt;Küresel ısınma, insanlar tarafından atmosfere salınan gazların sera etkisi yaratması sonucu dünya yüzeyinde sıcaklığın artması etkisine verilen isimdir. Su buharı, karbondioksit ve metan gazı gibi sera gazlarının atmosferdeki miktarlarının artması, güneşten dünyaya varan ışınların tekrar atmosfere yansıtılmasında engel oluşturarak yeryüzünün sıcaklığının artmasına neden olmaktadır.&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="line-height: normal; margin-bottom: 5.35pt; margin-left: 0cm; margin-right: 0cm; margin-top: 5.35pt;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="line-height: normal; margin-bottom: 5.35pt; margin-left: 0cm; margin-right: 0cm; margin-top: 5.35pt;"&gt;&lt;span lang="TR" style="font-family: &amp;quot;Cambria&amp;quot;,&amp;quot;serif&amp;quot;; font-size: 12.0pt; mso-ansi-language: TR; mso-ascii-theme-font: major-latin; mso-bidi-font-family: Arial; mso-fareast-font-family: &amp;quot;Times New Roman&amp;quot;; mso-fareast-language: EN-GB; mso-hansi-theme-font: major-latin;"&gt;Özellikle sanayileşen ülkelerdeki insanların ihtiyaç duyduğu fosil yakıtlarının kullanımındaki artış, ormansızlaşma, hızlı nüfus artışı ve toplumlardaki tüketim eğiliminin artmasıne neden olmaktadır. Bu aktivitelerden dolayı ortaya çıkan karbondioksit, metan ve diazot monoksit gazlarının atmosferdeki miktarlarında gözlenen artış kaçınılmazdır. Bu gazların artışının insan hayatı üzerinde artık farkedilebilir değişikliklere neden olduğu ve gitgide geri dönüşümü olmayan bir yola giriyor olduğumuz kaçınılmaz bir gerçek. &lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="line-height: normal; margin-bottom: 5.35pt; margin-left: 0cm; margin-right: 0cm; margin-top: 5.35pt;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="line-height: normal; margin-bottom: 5.35pt; margin-left: 0cm; margin-right: 0cm; margin-top: 5.35pt;"&gt;&lt;span lang="TR" style="font-family: &amp;quot;Cambria&amp;quot;,&amp;quot;serif&amp;quot;; font-size: 12.0pt; mso-ansi-language: TR; mso-ascii-theme-font: major-latin; mso-bidi-font-family: Arial; mso-fareast-font-family: &amp;quot;Times New Roman&amp;quot;; mso-fareast-language: EN-GB; mso-hansi-theme-font: major-latin;"&gt;Bu sıcaklık artışı dünyanın iklim sisteminde değişikliklere neden olarak etkilerini ülkemiz de dahil olmakla birlikte dünyanın her noktasında belli etmeye başlamıştır. İklimlerde yaşanan değişiklikler, eriyen buzullar, yükselen deniz suyu seviyeleri, kuraklık ve toprak kayıpları şeklinde kendisini göstermektedir, ve ne yazık ki, gerçekleşen bu değişikliklere karşı koyamayan bitki ve hayvan türleri yok olmaya doğru gitmektedir.&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="line-height: normal; margin-bottom: 5.35pt; margin-left: 0cm; margin-right: 0cm; margin-top: 5.35pt;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="line-height: normal; margin-bottom: 5.35pt; margin-left: 0cm; margin-right: 0cm; margin-top: 5.35pt;"&gt;&lt;span lang="TR" style="font-family: &amp;quot;Cambria&amp;quot;,&amp;quot;serif&amp;quot;; font-size: 12.0pt; mso-ansi-language: TR; mso-ascii-theme-font: major-latin; mso-bidi-font-family: Arial; mso-fareast-font-family: &amp;quot;Times New Roman&amp;quot;; mso-fareast-language: EN-GB; mso-hansi-theme-font: major-latin;"&gt;Küresel ısınmayı önlemek yolunda bazı ülkeler tüm dünyada geniş çaplı önlemlerin alınmasını sağlamak için, karbon salınımlarına kısıtlama getirecek şekilde tasarlanmış Kyoto Anlaşması’nda bir araya gelmişlerdir. Ancak henüz birçok ülkenin bu anlaşmalara katılmadığı gibi, bu gibi girişimlerin ne kadar gerçekçi olduğu belirsizliğini korumakta.&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="line-height: normal; margin-bottom: 5.35pt; margin-left: 0cm; margin-right: 0cm; margin-top: 5.35pt;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="line-height: normal; margin-bottom: 5.35pt; margin-left: 0cm; margin-right: 0cm; margin-top: 5.35pt;"&gt;&lt;span lang="TR" style="font-family: &amp;quot;Cambria&amp;quot;,&amp;quot;serif&amp;quot;; font-size: 12.0pt; mso-ansi-language: TR; mso-ascii-theme-font: major-latin; mso-bidi-font-family: Arial; mso-fareast-font-family: &amp;quot;Times New Roman&amp;quot;; mso-fareast-language: EN-GB; mso-hansi-theme-font: major-latin;"&gt;Küresel ısınmanın tehlikelerinin ne kadar farkında olduğumuz düşündürücü. Çocuklarımızı bu konuda ne kadar iyi bilgilendirebiliyoruz?&lt;span style="mso-spacerun: yes;"&gt;&amp;nbsp; &lt;/span&gt;Onları gelecekte yüzleşmek durumunda olacakları tehlikelere ve bu alanda geliştirmek durumunda kalacakları çözümlere ne kadar iyi hazırlayabiliyoruz? Bu konuyu ele alarak çocuklarımıza yardımcı olabileceğimiz alanları belirlemek, gelecekte bizi bekleyen olası sorunlar karşısında daha güçlü bir altyapı oluşturmamızı mümkün kılar.&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="line-height: normal; margin-bottom: 5.35pt; margin-left: 0cm; margin-right: 0cm; margin-top: 5.35pt;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="line-height: normal; margin-bottom: 5.35pt; margin-left: 0cm; margin-right: 0cm; margin-top: 5.35pt;"&gt;&lt;span lang="TR" style="font-family: &amp;quot;Cambria&amp;quot;,&amp;quot;serif&amp;quot;; font-size: 12.0pt; mso-ansi-language: TR; mso-ascii-theme-font: major-latin; mso-bidi-font-family: Arial; mso-fareast-font-family: &amp;quot;Times New Roman&amp;quot;; mso-fareast-language: EN-GB; mso-hansi-theme-font: major-latin;"&gt;Dünya üzerinde üretilen enerjiden yararlanan herkesin alabileceği basit bireysel önlemlerle küresel ısınmanın etkilerinin azaltılmasının mümkün olduğunu artık biliyoruz. Bu noktada, kürsel ısınma ve neden olduğu iklim değişikliğine olan duyarlılığı artırma yolunda çocuklara örnek olacak aileler ve eğitimcilere büyük bir rol düşmektedir. &lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="line-height: normal; margin-bottom: 5.35pt; margin-left: 0cm; margin-right: 0cm; margin-top: 5.35pt;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="line-height: normal; margin-bottom: 5.35pt; margin-left: 0cm; margin-right: 0cm; margin-top: 5.35pt;"&gt;&lt;span lang="TR" style="font-family: &amp;quot;Cambria&amp;quot;,&amp;quot;serif&amp;quot;; font-size: 12.0pt; mso-ansi-language: TR; mso-ascii-theme-font: major-latin; mso-bidi-font-family: Arial; mso-fareast-font-family: &amp;quot;Times New Roman&amp;quot;; mso-fareast-language: EN-GB; mso-hansi-theme-font: major-latin;"&gt;Bu yolda atılacak ilk adım durumun ciddiyetinin farkına varmak ve çözüm yaratmak için işe koyulmaktır. Çocuklarla birlikte çalışmalar yürüten UNICEF, gerçekleştirdiği Çocuk Hakları Tanıtım Kampanyası kapsamında, çocukların küresel ısınmaya karşı ne gibi önlemler alınması gerektiğini belirten bir deklarasyon hazırlamasına destek olmuştur.&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="line-height: normal; margin-bottom: 5.35pt; margin-left: 0cm; margin-right: 0cm; margin-top: 5.35pt;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="line-height: normal; margin-bottom: 5.35pt; margin-left: 0cm; margin-right: 0cm; margin-top: 5.35pt;"&gt;&lt;span lang="TR" style="font-family: &amp;quot;Cambria&amp;quot;,&amp;quot;serif&amp;quot;; font-size: 12.0pt; mso-ansi-language: TR; mso-ascii-theme-font: major-latin; mso-bidi-font-family: Arial; mso-fareast-font-family: &amp;quot;Times New Roman&amp;quot;; mso-fareast-language: EN-GB; mso-hansi-theme-font: major-latin;"&gt;Bu deklarasyonda, küresel ısınmanın önlenmesi için yazıcıdan alınan kağıt çıktıların miktarının mümkün olan mertebede azaltılması, çevreyi yeşillendirmeyi amaçlayan aktivitelerin en büyük hobimiz haline gelmesi, ve bilgisayar ve televizyonların bekleme modunda bırakılmaması gibi yaklaşımlardan söz edilmektedir. Günlük hayatta gereksiz su ve enerji tüketimi, çocukların dikkat çekmek istedikleri bir başka alan. Atık kağıtların geri dönüşümüne de verilmesi gereken önemin kaçınılmaz olduğunu vurgulayan çocuklar, özellikle yiyecekleri korumak için kullanılan ambalaj ve benzeri paketlerin geri dönüşümünün yapılması gerektiğine inanıyorlar. &lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="line-height: normal; margin-bottom: 5.35pt; margin-left: 0cm; margin-right: 0cm; margin-top: 5.35pt;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="line-height: normal; margin-bottom: 5.35pt; margin-left: 0cm; margin-right: 0cm; margin-top: 5.35pt;"&gt;&lt;span lang="TR" style="font-family: &amp;quot;Cambria&amp;quot;,&amp;quot;serif&amp;quot;; font-size: 12.0pt; mso-ansi-language: TR; mso-ascii-theme-font: major-latin; mso-bidi-font-family: Arial; mso-fareast-font-family: &amp;quot;Times New Roman&amp;quot;; mso-fareast-language: EN-GB; mso-hansi-theme-font: major-latin;"&gt;Çocukların hazırladığı önemler listesine göre, doğaya bırakıldığı zaman yüzlerce yıl kaybolmayan kullanılmış plastik kutuların çöpe atılmadan önce tekrar kullanımlarının mümkün olup olmadığı araştırılması önem taşımaktadır. Bunun yanında kısa mesafeleri yürümek ve gereken zamanlarda toplu taşıma araçlarına yönelmek ulaşımda ihtiyaç duyulan fosil yakıtlara olan bağımlılığın azaltılmasında yardımcı olacaktır.&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="line-height: normal; margin-bottom: 5.35pt; margin-left: 0cm; margin-right: 0cm; margin-top: 5.35pt;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="line-height: normal; margin-bottom: 5.35pt; margin-left: 0cm; margin-right: 0cm; margin-top: 5.35pt;"&gt;&lt;span lang="TR" style="font-family: &amp;quot;Cambria&amp;quot;,&amp;quot;serif&amp;quot;; font-size: 12.0pt; mso-ansi-language: TR; mso-ascii-theme-font: major-latin; mso-bidi-font-family: Arial; mso-fareast-font-family: &amp;quot;Times New Roman&amp;quot;; mso-fareast-language: EN-GB; mso-hansi-theme-font: major-latin;"&gt;İnsanların yalnızca kendilerini değil gelecek kuşakları da düşünerek yaşamalarının zamanı gelmiştir! Küresel ısınma ve beraberinde gelen iklim değişikliğinin neden olduğu kritik durumlara karşı farkındalığın arttırılması şarttır. Yeryüzünde hala daha birçok insan bilinçsiz olarak küresel ısınmaya neden olan girişimlerde bulunmaktadır. Bu insanların yetiştirdikleri çocukların bu konuya yeterli duyarlılığı göstermesi beklenemez. Bu nedenden dolayı, tüm insanların hiçbir ayırım olmadan küresel ısınma konusunda bilinçlendirilmesi gerekir. Bunun için iklim değişikliği ile ilgili konferanslar ve tanıtıcı seminerler düzenleyerek toplumun konuya olan hakimiyeti arttırılabilir.&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="line-height: normal; margin-bottom: 5.35pt; margin-left: 0cm; margin-right: 0cm; margin-top: 5.35pt;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="line-height: normal; margin-bottom: 5.35pt; margin-left: 0cm; margin-right: 0cm; margin-top: 5.35pt;"&gt;&lt;span lang="TR" style="font-family: &amp;quot;Cambria&amp;quot;,&amp;quot;serif&amp;quot;; font-size: 12.0pt; mso-ansi-language: TR; mso-ascii-theme-font: major-latin; mso-bidi-font-family: Arial; mso-fareast-font-family: &amp;quot;Times New Roman&amp;quot;; mso-fareast-language: EN-GB; mso-hansi-theme-font: major-latin;"&gt;Çocuklarımıza, su gibi hayatın devamlılığı için gerekli kaynaklara gelecekte bu kadar rahat ulaşamayacaklarını, nefes alacak temiz bir hava bulamayabileceklerini, ve bunların önlenmesi için gerekli adımları birlikte atmanın önemini öğretmemiz gerekir. Çocuklara küresel ısınmanın zararlarını anlatmanın en güzel yolu onların ilgisini çekecek yarışma ve oyunlardan yararlanaraktır. Okullarımızda küçük yaştan başlayarak bu konuda eğitim verilmesi duyarlılığın artmasında yardımcı olacaktır.&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="line-height: normal; margin-bottom: 5.35pt; margin-left: 0cm; margin-right: 0cm; margin-top: 5.35pt;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="line-height: normal; margin-top: 12.0pt;"&gt;&lt;b style="mso-bidi-font-weight: normal;"&gt;&lt;span lang="TR" style="font-size: 14.0pt; mso-ansi-language: TR;"&gt;Çise Ünlüer&lt;/span&gt;&lt;/b&gt;&lt;span lang="TR" style="color: #548dd4; font-size: 14.0pt; mso-ansi-language: TR;"&gt; &lt;/span&gt;&lt;span lang="TR" style="font-size: 12.0pt; mso-ansi-language: TR;"&gt;(27 Şubat 2011)&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="line-height: normal; margin-top: 12.0pt;"&gt;&lt;a href="mailto:ciseunluer@hotmail.com"&gt;&lt;i style="mso-bidi-font-style: normal;"&gt;&lt;span lang="TR" style="font-size: 12.0pt; mso-ansi-language: TR;"&gt;ciseunluer@hotmail.com&lt;/span&gt;&lt;/i&gt;&lt;/a&gt;&lt;span lang="TR" style="font-size: 12.0pt; mso-ansi-language: TR;"&gt;&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/5285199423918731668-4481176904985129883?l=ciseunluer.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://ciseunluer.blogspot.com/feeds/4481176904985129883/comments/default' title='Post Comments'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://ciseunluer.blogspot.com/2011/02/kuresel-isnma-ve-cocuklar_25.html#comment-form' title='0 Comments'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/5285199423918731668/posts/default/4481176904985129883'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/5285199423918731668/posts/default/4481176904985129883'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://ciseunluer.blogspot.com/2011/02/kuresel-isnma-ve-cocuklar_25.html' title='Küresel Isınma ve Çocuklar'/><author><name>Cise Unluer  (BEng MSc DIC)</name><uri>http://www.blogger.com/profile/17849854866655504420</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='18' height='32' src='http://1.bp.blogspot.com/_pdFeCc3qdAg/TB3-BbyAE_I/AAAAAAAAAII/yVuB10Z1nnw/S220/DSC06916.JPG'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://1.bp.blogspot.com/-hyfOdEK55uM/TWfD78-r4qI/AAAAAAAAAOc/Eye61CD7DmI/s72-c/children.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-5285199423918731668.post-3215283417536749522</id><published>2011-02-24T19:51:00.000-08:00</published><updated>2011-02-24T19:56:10.829-08:00</updated><title type='text'>GDO’lar ve İnsan Sağlığı</title><content type='html'>&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;a href="http://4.bp.blogspot.com/-rV8h9qwbdU4/TWcmzc_kUXI/AAAAAAAAAOU/iWXyLqWfflo/s1600/gdo2.jpg" imageanchor="1" style="margin-left: 1em; margin-right: 1em;"&gt;&lt;img border="0" height="320" src="http://4.bp.blogspot.com/-rV8h9qwbdU4/TWcmzc_kUXI/AAAAAAAAAOU/iWXyLqWfflo/s320/gdo2.jpg" width="320" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="line-height: normal; margin-bottom: .0001pt; margin-bottom: 0cm; mso-outline-level: 2; text-align: justify; vertical-align: baseline;"&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-family: Cambria, serif;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="line-height: normal; margin-bottom: .0001pt; margin-bottom: 0cm; mso-outline-level: 2; text-align: justify; vertical-align: baseline;"&gt;&lt;span lang="TR" style="font-family: Cambria, serif; font-size: 12pt;"&gt;ABD’de yeşil devrim olarak da adlandırılan bu süreci savunan eski başkan George W. Bush, "Dünyanın çok büyük bir kısmı açtır. Genetik olarak değiştirilmiş bitkiler, yüksek verimli, hastalıklara dayanıklı üretimi doğurur. Dolayısıyla dünyanın açlığını önlemenin tek yolu, genetik olarak değiştirilmiş organizmaların üretimini gerçekleştirmektir" sözleriyle, geleneksel tarımın olumsuzluklarına karşı, genetik tarımı desteklediğini belirtmişti. Oysa Amerikan standardlarındaki bir tüketim seviyesinde ziyan edilen veya atılan gıdanın tasarruf edilmesi ile, GDO ve benzeri araştırmalara gerek duymadan, dünyada açlık sorununa kesin çözümler getirmek mümkün!&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="line-height: normal; margin-bottom: .0001pt; margin-bottom: 0cm; mso-outline-level: 2; text-align: justify; vertical-align: baseline;"&gt;&lt;span lang="TR" style="font-family: Cambria, serif; font-size: 12pt;"&gt;&lt;br /&gt;GDO’lu tohum üreten şirketlerse, genetik yapısıyla oynanarak oluşturulan yeni tohumların, her türlü böcek ve ot ilacına karşı dirençli hale getirildiğini ve bu şekilde tarımda verimlilik artışı sağlanacağını idda ediyorlar. Tabii herkes böyle düşünmüyor. Çevreye duyarlı birçok insan ve sivil toplum örgütü, üçüncü dünya ülkelerindeki insanların büyük bir çoğunluğunun açlık sınırlarında yaşamak zorunda olmasının esas nedeninin üretim potansiyelindeki eksikliklerden çok, üretimin dağıtımının adil olmayışından kaynaklandığına inanıyor.&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="line-height: normal; margin-bottom: .0001pt; margin-bottom: 0cm; mso-outline-level: 2; text-align: justify; vertical-align: baseline;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="line-height: normal; margin-bottom: .0001pt; margin-bottom: 0cm; mso-outline-level: 2; text-align: justify; vertical-align: baseline;"&gt;&lt;span lang="TR" style="font-family: Cambria, serif; font-size: 12pt;"&gt;Dünya çapında örgütlenen birçok insan, GDO’nun açlığa çözüm olmadığını ve tam tersine doğal yaşamın çok uluslu şirketler tarafından kontrol altına alınarak, gelişmekte olan ülkelerinin ve tarım nüfusunun sömürüye açık hale getirildiğini savunuyor.&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="line-height: normal; margin-bottom: .0001pt; margin-bottom: 0cm; mso-outline-level: 2; text-align: justify; vertical-align: baseline;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="line-height: normal; margin-bottom: .0001pt; margin-bottom: 0cm; mso-outline-level: 2; text-align: justify; vertical-align: baseline;"&gt;&lt;span lang="TR" style="font-family: Cambria, serif; font-size: 12pt;"&gt;Canlıların doğal süreçleri içinde değişikliğe uğradıkları kaçınılmaz bir gerçek. Bugün gıda olarak tükettiğimiz bitkilerin hemen hemen hepsi, insanların müdahalesi ile ya da doğal süreçler sonucu gelişerek, bugünkü özelliklerini kazanmış, çeşitlenmiş, ve ihtiyaçlarımızı karşılayacak şekilde zenginleştirilmiştir. Ancak bu değişikliklerin hiçbiri farklı türler arası genetik alışverişini içermemektedir.&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="line-height: normal; margin-bottom: .0001pt; margin-bottom: 0cm; mso-outline-level: 2; text-align: justify; vertical-align: baseline;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="line-height: normal; margin-bottom: .0001pt; margin-bottom: 0cm; mso-outline-level: 2; text-align: justify; vertical-align: baseline;"&gt;&lt;span lang="TR" style="font-family: Cambria, serif; font-size: 12pt;"&gt;GDO’lu bitkiler ve hayvanlardan elde edilen ürünlerin tüketilmesi sonucunda ortaya çıkacak olan insan sağlığı üzerindeki etkilerin başında alerjiler gelmektedir. Bu durumun esas nedeni, &lt;/span&gt;&lt;span lang="TR" style="font-family: Cambria, serif; font-size: 12pt;"&gt;genetik yapı değişiminde, verici kaynağın alerjen özelliklerinin transfer edilen bitkiye ya da hayvana geçmesinin engellenememesidir. Bu duruma verilecek en iyi örneklerden biri, 1996 yılında Brezilya kestanesi ve fındığından soya fasulyesine aktarılan geni içeren ürünlerin bazı insanlarda alerji yapması nedeniyle marketlerden toplatılmış olmasıdır.&lt;/span&gt;&lt;span lang="TR" style="font-family: Cambria, serif; font-size: 12pt;"&gt;&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="line-height: normal; margin-bottom: .0001pt; margin-bottom: 0cm; mso-outline-level: 2; text-align: justify; vertical-align: baseline;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="line-height: normal; margin-bottom: .0001pt; margin-bottom: 0cm; text-align: justify;"&gt;&lt;span lang="TR" style="font-family: Cambria, serif; font-size: 12pt;"&gt;Genetik olarak değiştirilmiş organizmalar potansiyel bir toksisiteye de sahip olduklarından, GDO’lu bitkilerde bulunan özellikle zararlı ot ve böcek öldürücü genler insanlar için de önemli riskler oluşturmaktadır. Bu genlerin kullanılmasının pestisit (böcek ve yabani ot öldürücü kimyasal maddeler) kullanımını ortadan kaldırmış olması, toksik madde kalıntılarının tamamı ile yok olduğu anlamına gelmemektedir. Bu yiyeceklerin canlılar üzerindeki zararını anlamak için GDO’lu ve normal patateslerle beslenen iki grup farede yapılan çalışmada; normal patateslerle beslenen farelerde hiç bir sorun olmamasına karşın, GDO’lu ürünlerle beslenenlerin sindirim sistemlerinde önemli zararlar belirlenmiştir. Toksik etkilerinin yanında, GDO’lu bitkilerin doğrudan ve dolaylı olarak kanserojen etkisinin olabileceği birçok araştırmacı tarafından kanıtlanmıştır. Bunların başında gelen herbisitlere dayanıklı GDO’lu pamuk, soya, mısır ve kolza çeşitlerinin içerdiği çeşitli kimyasal maddelerin doğrudan kanser yapıcı oldukları bilinmektedir. &lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="line-height: normal; margin-bottom: .0001pt; margin-bottom: 0cm; text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="line-height: normal; margin-bottom: .0001pt; margin-bottom: 0cm; text-align: justify;"&gt;&lt;span lang="TR" style="font-family: Cambria, serif; font-size: 12pt;"&gt;GDO’lu besinlerin en büyük zararlarından bir diğeri ise besin değerlerindeki hafife alınamayacak kayıptır. Değişime uğrayan bitkinin orjinal yapısında bulunan bazı besin değerlerinde önemli azalmalar olduğu bu alanda yapılan çalışmalar tarafından tespit edilmiştir.&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="line-height: normal; margin-bottom: .0001pt; margin-bottom: 0cm; mso-outline-level: 2; text-align: justify; vertical-align: baseline;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="line-height: normal; margin-bottom: .0001pt; margin-bottom: 0cm; mso-outline-level: 2; text-align: justify; vertical-align: baseline;"&gt;&lt;span lang="TR" style="font-family: Cambria, serif; font-size: 12pt;"&gt;Bilinçli bir yaklaşımla GDO’lu yiyeceklerden kaçınmak mümkün. Bunun için GDO içermeyen ve “100% organik”, “organik”, veya “organik içeriklidir” etiketi taşıyan organik ürünlere yönelmek gerekir. Çeşitli sebeplerden dolayı organik olmayan ürünleri tüketmeyi tercih ediyorsanız, ürünlerini “GDOsuz” olarak etiketleyen şirketleri destekleyin.&lt;b&gt; &lt;/b&gt;Mısır, soya fasulyesi, kanola ve pamuk gibi genetiği değiştirilmiş tüm ürünlerden kaçının.&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="line-height: normal; margin-bottom: .0001pt; margin-bottom: 0cm; mso-outline-level: 2; text-align: justify; vertical-align: baseline;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="line-height: normal; margin-bottom: .0001pt; margin-bottom: 0cm; mso-outline-level: 2; text-align: justify; vertical-align: baseline;"&gt;&lt;span lang="TR" style="font-family: Cambria, serif; font-size: 12pt;"&gt;Kullanılmaması gereken mısır içerikli ürünler arasında &lt;/span&gt;&lt;span lang="TR" style="font-family: Cambria, serif; font-size: 12pt;"&gt;mısır unu, yağı, nişastası, gluteni, ve şurubuna ek olarak fruktoz, glikoz, ve dekstroz gibi tadlandırıcılar ve modifiye edilmiş gıda nişastası gelmektedir. &lt;span style="font-family: Cambria, serif;"&gt;Soya içerikli ürünler&lt;/span&gt; arasında soya unu, lesitini, proteini, ve bitkisel yağ bulunurken; kanola yağı ve pamuk yağı da dikkat edilmesi gereken ürünler arasındadır. ABD’de şeker pancarı da GDO’lu gıda ürünleri içinde yer aldığından, organik ve GDO içermeyen şekerleri veya tamamı ile şeker kamışından elde edilen şekerleri tercih etmek mantıklı olacaktır.&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="line-height: normal; margin-bottom: .0001pt; margin-bottom: 0cm; mso-outline-level: 2; text-align: justify; vertical-align: baseline;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="line-height: normal; margin-bottom: .0001pt; margin-bottom: 0cm; margin-left: 0cm; margin-right: 0cm; margin-top: 3.75pt; mso-outline-level: 2; text-align: justify; vertical-align: baseline;"&gt;&lt;span lang="TR" style="font-family: Cambria, serif; font-size: 12pt;"&gt;Özetlemek gerekirse, GDO’lu ürünlerin insanların sadece bağışıklık sisteminde değil, sinir yapısında da tahribatlar yapabileceği ve mikroplu hastalıklara karşı kullanılacak antibiyotiklerin etkinliğini azaltabileceği gibi, kanser ve alerjik reaksiyonlara neden olabileceğini kanıtlayan bilimsel çalışmalar gözardı edilemeyecek boyutlardadır. &lt;span style="font-family: Cambria, serif;"&gt;GDO tespiti&lt;/span&gt; konusunda bilimsel araştırmalar halen tüm dünyada sürmekte ve mevcut testler her gün geliştirilmektedir. Bu noktada ülkemizin de gereken girişimleri yapması şarttır. Her alanda olduğu gibi, sağlıklı bir hayat için bilinçli seçimler yapmak ve bu seçimlerin sürdürülebilir olmalarını sağlamak elimizdedir.&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="line-height: normal; margin-bottom: .0001pt; margin-bottom: 0cm; margin-left: 0cm; margin-right: 0cm; margin-top: 3.75pt; mso-outline-level: 2; text-align: justify; vertical-align: baseline;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="line-height: normal; margin-bottom: .0001pt; margin-bottom: 0cm; margin-left: 0cm; margin-right: 0cm; margin-top: 3.75pt; mso-outline-level: 2; text-align: justify; vertical-align: baseline;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="line-height: normal; margin-top: 12.0pt;"&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-family: Georgia, 'Times New Roman', serif;"&gt;&lt;b&gt;&lt;span lang="TR"&gt;Çise Ünlüer&lt;/span&gt;&lt;/b&gt;&lt;span lang="TR" style="color: #548dd4;"&gt; &lt;/span&gt;&lt;span lang="TR"&gt;(20 Şubat 2011)&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="line-height: normal; margin-top: 12.0pt;"&gt;&lt;a href="mailto:ciseunluer@hotmail.com"&gt;&lt;i&gt;&lt;span lang="TR" style="font-family: Georgia, 'Times New Roman', serif;"&gt;ciseunluer@hotmail.com&lt;/span&gt;&lt;/i&gt;&lt;/a&gt;&lt;span lang="TR" style="font-size: 12pt;"&gt;&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/5285199423918731668-3215283417536749522?l=ciseunluer.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://ciseunluer.blogspot.com/feeds/3215283417536749522/comments/default' title='Post Comments'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://ciseunluer.blogspot.com/2011/02/gdolar-ve-insan-saglg.html#comment-form' title='0 Comments'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/5285199423918731668/posts/default/3215283417536749522'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/5285199423918731668/posts/default/3215283417536749522'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://ciseunluer.blogspot.com/2011/02/gdolar-ve-insan-saglg.html' title='GDO’lar ve İnsan Sağlığı'/><author><name>Cise Unluer  (BEng MSc DIC)</name><uri>http://www.blogger.com/profile/17849854866655504420</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='18' height='32' src='http://1.bp.blogspot.com/_pdFeCc3qdAg/TB3-BbyAE_I/AAAAAAAAAII/yVuB10Z1nnw/S220/DSC06916.JPG'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://4.bp.blogspot.com/-rV8h9qwbdU4/TWcmzc_kUXI/AAAAAAAAAOU/iWXyLqWfflo/s72-c/gdo2.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-5285199423918731668.post-551595874809144953</id><published>2011-02-11T19:41:00.000-08:00</published><updated>2011-02-11T19:42:32.492-08:00</updated><title type='text'>Tehlike Sinyalleri GDO’lar</title><content type='html'>&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;a href="http://2.bp.blogspot.com/-hqUgqpNJcgg/TVYBbSFtICI/AAAAAAAAAOQ/eDpfWy8vZ6g/s1600/gdo+also.jpg" imageanchor="1" style="margin-left: 1em; margin-right: 1em;"&gt;&lt;img border="0" h5="true" height="256" src="http://2.bp.blogspot.com/-hqUgqpNJcgg/TVYBbSFtICI/AAAAAAAAAOQ/eDpfWy8vZ6g/s320/gdo+also.jpg" width="320" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;Aileniz için hazırladığınız salatanıza doğradığınız domatesin, domates dışında genlere de sahip olabileceği hiç aklınızdan geçti mi? Domatesinin içinde balık geninin olma intimali? Sadece domates yediğinizi düşünürken, aslında balık geni aktarılmış, gen mühendisleri tarafından yaratılmış, yepyeni bir ürün tüketiyor olabilirsiniz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Geçtiğimiz haftalarda Türkiye Yem Sanayicileri Birliği (TÜRKİYEM-BİR)’in başvurusu üzerine geçen yıl çıkarılan Biyogüvenlik Kanunu çerçevesinde kurulan Biyogüvenlik Kurulu, ilk kez genetiği değiştirilmiş organizma (GDO) içeren 3 soya fasulyesi çeşidinin hayvan yemlerinde kullanılmasına izin verdi. Önümüzdeki 10 yıl geçerli olan bu karar sayesinde “A2704-12 soya fasulyesinin taşıdığı herbisit tolerans geni”, “MON40-3-2 soya fasulyesinin taşıdığı herbisit tolerans geni” ve “MON89788 soya fasulyesinin taşıdığı Herbisit Tolerans geni” içeren soya fasulyesi ve ürünleri, belirtilen hususlara uymaları şartıyla, hayvan yemlerinde yem ya da yem hammaddesi olarak kullanılabilecek. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu genler soya fasulyesinin yabani otlara dayanılıklığını sağlıyor. Ülkemize de Türkiye’den gelen çeşitli ürünlerin tüketildiğini düşünecek olursak, bu sorun hepimizi yakından ilgilendiriyor. Peki GDO nedir ve GDO’lu gıdaların insan sağlığına ne gibi zararları olabilir?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Biyoteknolojik yöntemlerle kendi türünden ya da kendi türü dışındaki bir canlıdan gen aktarılarak bazı özellikleri değiştirilen bitki, hayvan ya da mikroorganizmalara “genetiği değiştirilmiş organizma” ya da “transgenik” deniyor. Ticari kaygılar yüzünden tarım ürünlerinde ilk olarak domates genleriyle oynandı. GDO’lu ürünler üzerinde çalışmalar, ABD’li şirketler tarafından 1985’te tarla denemeleriyle, 1996’da ise GDO’lu ürünlerin ticari anlamda ekimine başlanılarak gerçekleştirildi. 1996'da 6 ülkede 1.7 milyon hektarlık bir alanda başlayan GDO'lu ekim, günümüzde 25 ülkede 125 milyon hektarlık alanda yapılıyor. En son Mısır bu ülkelere katılırken, Tazmanya GDO'lu üretim projesini erteledi, Yunanistan ise GDO'lu mısır ithalatı yasağını 2 yıl uzattı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Günümüzde GDO’lu bitkilerin büyük bir çoğunluğunu soya, mısır, kolza ve pamuk oluşturuyor. Bunların yanı sıra patates, domates, pirinç, buğday, balkabağı, ayçiçeği, yer fıstığı, bazı balık türleri, kasava ve papaya da GDO’lu olarak üretiliyor. Muz, ahududu, çilek, kiraz, ananas, biber, kavun ve karpuzda ise çalışmalar devam ediyor. GDO’lu yiyecek yetiştiren ülkelerin başında ABD, Arjantin, Kanada, Çin ve Brezilya bulunuyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Mısır ve soyadan üretilen yağ, un, nişasta, glikoz şurubu, sakkaroz, ve fruktoz içeren gıdalar günlük tüketim maddeleri arasında yer alıyor. Örneğin, bisküvi, kraker, kaplamalı çerezler, pudingler, bitkisel yağlar, bebek mamaları, şekerlemeler, çikolata ve gofretler, hazır çorbalar, mısır ve soyayı yem olarak tüketen tavuk ve benzeri hayvansal gıdalar ile pamuk GDO’lu olma riski taşıyan gıdaların başında geliyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tüm dünyada açlık sorununa çözüm bulmak amacıyla geliştirildiği savunulan GDO’lu yiyeceklerin yararları arasında genetik mühendisliğin ürünlerin besleyiciliğini arttırması ihtimali, böceklere ve hastalıklara karşı daha dayanıklı bol miktarda ürünler elde edilmesi, istenilmeyen durumlarda müdahalenin daha kolay olması, verimliliğin on kata kadar çıkarılması, böcek ilaçlarının kullanılmasının azaltılması, bitkilerin oldukça çok ve sıkı test edilmesi, tarıma uygun olmayan alanlarda da üretime imkan tanımasıyla açlık ve yoksulluğa çare olabilmesi, ve şirketlerin müşteri isteği ve güvenliğine göre hareket etkmek zorunda olması geliyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İlk bakışta her ne kadar yararlı görünseler de, GDO’lu yiyecekler birçok bilimadamına göre insan sağlığına zararlı. Bu organizmaları içeren ürünler hariç diğerlerinde nasıl bir etki yaptığı bilinmiyor. Bu konuda araştırma yapan bazı uzmanların görüşleri arasında GDO’lu ürünlerden işlenmiş gıda ürünlerinin sofralarımıza ulaşması, insanların daha da ağırlaşan alerjik reaksiyon, antibiyotik dayanıklılık, toksik etki, artan doğum anormalleri ve kısırlık gibi sağlık sorunlarıyla karşı karşıya bırakma ihtimali geliyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;GDO’lu ürünlerin tohumlarının çevreye karışması, doğal ürünlerin yapısını bozmakla kalmayıp, etraftaki böceklerin etkilenmesiyle tüm ekosistemin çökmesine neden olabiliyor. GDO’ların kullanımı durumunda, yerel bitki türleri GDO’lu türlerle baş edemeyeceği için yok olacağından, GDO’lar biyoçeşitliliği tehlikeye sokuyor ve biyolojik kirliliğe neden oluyor. GDO’lu tarım yapılan alanlar ne kadar uzak olursa olsun, rüzgar ve arılar yoluyla organik ürünlere de bulaşabiliyor. Bunların yanında, GDO’ların yayılmasıyla birlikte, büyük şirketler küçük çiftçileri iflasa sürükleyebilir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Mısır, soya, pamuk, kolza, patates, ve domates gibi ürünler Türkiye’nin hemen hemen tüm ekolojik bölgelerinde üretilebileceklerinden, Türkiye’nin GDO’lu yiyeceklere gerçekten ihtiyaç duyup duymadığı düşündürücü. GDO’lu tohumların topraklarımız ve dünyamıza bırakılmış birer saatli bomba olduğunu düşünen ve bu yiyeceklerin kontrolsüz tarım alanlarında ekimine izin verilmesine karşı olan insanların çoğunlukta olması, durumun ciddiyetini gözler önüne seriyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Önümüzdeki hafta, GDO’ların insan sağlığı üzerindeki etkilerini daha yakından inceleyerek, GDO’lardan kaçınmak için benimseyebileceğimiz yaklaşımlara değineceğiz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çise Ünlüer (13 Şubat 2011)&lt;br /&gt;&lt;a href="mailto:ciseunluer@hotmail.com"&gt;ciseunluer@hotmail.com&lt;/a&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/5285199423918731668-551595874809144953?l=ciseunluer.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://ciseunluer.blogspot.com/feeds/551595874809144953/comments/default' title='Post Comments'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://ciseunluer.blogspot.com/2011/02/tehlike-sinyalleri-gdolar.html#comment-form' title='0 Comments'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/5285199423918731668/posts/default/551595874809144953'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/5285199423918731668/posts/default/551595874809144953'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://ciseunluer.blogspot.com/2011/02/tehlike-sinyalleri-gdolar.html' title='Tehlike Sinyalleri GDO’lar'/><author><name>Cise Unluer  (BEng MSc DIC)</name><uri>http://www.blogger.com/profile/17849854866655504420</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='18' height='32' src='http://1.bp.blogspot.com/_pdFeCc3qdAg/TB3-BbyAE_I/AAAAAAAAAII/yVuB10Z1nnw/S220/DSC06916.JPG'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://2.bp.blogspot.com/-hqUgqpNJcgg/TVYBbSFtICI/AAAAAAAAAOQ/eDpfWy8vZ6g/s72-c/gdo+also.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-5285199423918731668.post-1081485935228883524</id><published>2011-02-05T08:01:00.001-08:00</published><updated>2011-02-05T08:01:54.409-08:00</updated><title type='text'>DESERTEC Projesi</title><content type='html'>&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;a href="http://2.bp.blogspot.com/_pdFeCc3qdAg/TU10ZoFrPMI/AAAAAAAAAOI/A33DwJtSbcY/s1600/desertec.jpg" imageanchor="1" style="margin-left: 1em; margin-right: 1em;"&gt;&lt;img border="0" height="212" src="http://2.bp.blogspot.com/_pdFeCc3qdAg/TU10ZoFrPMI/AAAAAAAAAOI/A33DwJtSbcY/s320/desertec.jpg" width="320" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;Son birkaç yıldır medyada yer alan Desertec projesi, finans devleri Munich RE ve Deutsche Bank ile enerji gruplarından E.ON ve mühendislik şirketleri ABB ve Siemens’in biraraya gelmesi ile dünyanın en büyük tek noktaya odaklı solar panel tesislerini kurmak için yapılan 400 milyar avroluk bütçeye sahip bir girişimdir. Güneş kaynaklı yenilenebilir enerji projesi, Kuzey Afrika’da devasa bir güneş enerjisi santrali kurma planıyla başlatıldı. Proje hayata geçirildiğinde, önumüzdeki 40 yıl boyunca Kuzey Afrika ve Orta Doğu’da 100 gigavatlık enerjinin üretilmesi amaçlanmaktadır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Projenin başlangıç noktası, sera gazları emisyonlarının azaltılması yolunda birçok Avrupa ülkesinin yenilenebilir enerji kaynaklarına yönelmiş olması ve bu alanda çözüm arayışı içine girmeleridir. Büyük miktarlarda güneş gören Sahra Çölü ve çevresindeki çöl alanlarından elektrik enerjisi üretme fikri yıllardır gündemde olmakla birlikte, uzmanlara göre 400 bin km2’lik kullanılmaya hazır boş bir alan olan Sahra Çölü’ne hergün 6 saat boyunca düşen güneş enerjisi, dünyanın bütün enerji kaynaklarından elde ettiği ve kullandığı bir yıllık enerjiye eşittir. Aynı şekilde, bu alanın 0.3%’ünün solar enerji üreten tesislerle kaplanması durumunda Avrupa'nın enerji ihtiyacı tümüyle karşılanabilir. 560 milyar dolara mal olması beklenen projeyle, güneş enerjisinden üretilen elektrik Akdeniz’in altından geçecek kablolarla Avrupa'da 3 bin kilometrelik bir şebekeye dağıtılacak.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kurulduğu günden bugüne küçük adımlarla ilerleyen ve “dünyanın en önemli güneş enerjisi projesi” olarak tanımlanan projenin tam olarak tamamlanması 2050 yılını bulacak. Çöle kurulacak olan ayna tarlaları, Sahra bölgesindeki güneş ışınlarını kullanarak suyun ısıtılmasını sağlayacak. Isınan su, tribünleri çalıştırarak elektrik enerjisinin üretilmesine yol açacak. Aynalar, ağırlıklı olarak Kuzey Afrika olmak üzere, Orta Doğu’ya da yerleştirilecek. Proje tamamı ile gerçekleşince, Kuzey Afrika ve Avrupa ekonomilerinin, sera gazı emisyonlarını sınırlı ölçüde tutarak büyümelerine olanak sağlaması bekleniyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yenilenebilir enerji kaynaklarından üretilen bu enerji, hidrokarbon tesislerin kullanımını azaltmakla birlikte, enerji üretmek için tesislerde kullanılan suyun aynı zamanda bölgede sulamada kullanılabilmesini mümkün kılarak tarımın gelişmesinin yolunu açacaktır. Projenin hedefleri arasında, önümüzdeki 10 yıl içerisinde solar tarlaların kullanıma hazır ve çalışır hale gelmesi bulunuyor. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sahra bölgesinde nüfusun olmaması ve güneş enerjisinin yoğun olması avantajlı bir durum yaratıyor. Ancak projenin gerçeğe dönüşmesi yolunda çözülmesi gereken birçok sorun var. Örneğin, Desertec projesinin maliyetinin çok yüksek olduğu kaçınılmaz bir gerçek. Bunun yanında Sahra bölgesindeki kum fırtınalarının da sorun yaratabilme ihtimali yüksek. Projenin önünde duran bir başka sorun ise bölgedeki suyun azlığı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Projenin başarıya ulaşmasına engel oluşturabilecek en büyük sorunlardan bir diğeri ise projenin yapılacağı Kuzey ve Orta Afrika ülkelerinde tesislerin güvenliği. Buna ek olarak, üretilen elektriğin mevcut şebeke üzerinden dağıtılması, bölgedeki altyapı sorununu gündeme getirmektedir. Bu sorunu ortadan kaldırmak için üretilen enerjiyi dağıtacak nitelikte bir şebekenin hazırlanması önem taşımaktadır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Desertec projesi altında kurulacak solar panel alanlarının Türkiye'den Suudi Arabistan ve Fas'ı da içine alan bir yay içerisinde yer alması planlanıyor. Bugüne kadar enerji ihtiyaçlarının önemli bir bölümünü ithal etmek durumunda kalan Fas, Tunus ve Ürdün gibi Afrika ülkelerinin Desertec projesinden faydalanacakları kesin. Fas yenilenebilir enerji ajansı ajansı CDER, projenin Kuzey Afrika’nın ekonomik ve sosyal gelişimine katkıda bulunabileceğine ve Fas’ın enerji bağımlılığını azaltacağına inanıyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Özetlemek gerekirse, Desertec projesi sayesinde Afrika’nın güneşi Avrupa’yı aydınlatacak. Projenin resmi internet sitesine göre, proje ile ilgili politik, sosyal, endüstriyel ve hukuki bütün sorunlara karşı The Desertec isimli bir fon kurulmuş durumda. Amaç, milyarlarca watt’lık enerji elde edebilmek için, geniş çölleri kavuran çöllere varan güneş ışınlarından yararlanmak. Ayrıca atmosfere karbon salınımın azaltılmasına katkıda bulunularak önümüzdeki 40 yıl içinde Avrupa’nın enerji ihtiyacının yüzde onbeş (15%)’ini karşılamak.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Binlerce yeni iş istihdamı yaratacağı söylenen Desertec projesinin, ayrıca bir dizi yasal ve siyasi engeli de aşması gerekiyor. Fakat Desertec daha şimdiden Almanya hükümetinin desteğini kazanmış durumda. Projenin çalışmaya başlaması, kırsal kesimlerdeki yoksulların yaşam standardını yükseltmeye katkı sağlayabilir ve kentsel alanlara kitlesel göçü azaltabilir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Eğer gerçekleşirse, Desertec projesi, güneş enerjisinden elektrik elde etme teknolojisinin cehresini değiştirecek ölçekte bir girişim olacak. Kurucu şirketler ve bu konuyla iliglenen uzmanlar proje için yatırımcıları cezbetmeye çalışmanın yanında, staj amaçlı veya gönüllü katılmak isteyecek olan insanların da ilgisini çekmeye çalışıyor. Daha fazla bilgi icin desertec.org adresinden bilgi almak mümkün.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çise Ünlüer (6 Şubat 2011)&lt;br /&gt;ciseunluer@hotmail.com&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/5285199423918731668-1081485935228883524?l=ciseunluer.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://ciseunluer.blogspot.com/feeds/1081485935228883524/comments/default' title='Post Comments'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://ciseunluer.blogspot.com/2011/02/desertec-projesi_05.html#comment-form' title='0 Comments'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/5285199423918731668/posts/default/1081485935228883524'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/5285199423918731668/posts/default/1081485935228883524'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://ciseunluer.blogspot.com/2011/02/desertec-projesi_05.html' title='DESERTEC Projesi'/><author><name>Cise Unluer  (BEng MSc DIC)</name><uri>http://www.blogger.com/profile/17849854866655504420</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='18' height='32' src='http://1.bp.blogspot.com/_pdFeCc3qdAg/TB3-BbyAE_I/AAAAAAAAAII/yVuB10Z1nnw/S220/DSC06916.JPG'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://2.bp.blogspot.com/_pdFeCc3qdAg/TU10ZoFrPMI/AAAAAAAAAOI/A33DwJtSbcY/s72-c/desertec.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-5285199423918731668.post-7982181944024671665</id><published>2011-02-02T08:58:00.000-08:00</published><updated>2011-02-02T09:01:32.674-08:00</updated><title type='text'>Yeşilist Blog Yazıları</title><content type='html'>&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/_pdFeCc3qdAg/TUmNjpOObNI/AAAAAAAAAN8/9V91CavH5Ak/s1600/yesilist.png" imageanchor="1" style="margin-left: 1em; margin-right: 1em;"&gt;&lt;img border="0" height="114" src="http://1.bp.blogspot.com/_pdFeCc3qdAg/TUmNjpOObNI/AAAAAAAAAN8/9V91CavH5Ak/s320/yesilist.png" width="320" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;h2 style="border-bottom-color: rgb(183, 183, 183); border-bottom-style: dotted; border-bottom-width: 1px; border-top-color: rgb(0, 0, 0); border-top-style: solid; border-top-width: 0px; margin-bottom: 10px; margin-left: 0px; margin-right: 0px; margin-top: 0px; padding-bottom: 8px; padding-left: 0px; padding-right: 0px; padding-top: 8px; text-transform: uppercase;"&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-family: Georgia, 'Times New Roman', serif; font-size: small;"&gt;“Şeylerİn Hİkayesİ”nden Neler Öğrendİk&lt;/span&gt;&lt;/h2&gt;&lt;div&gt;&lt;a href="http://blog.yesilist.com/seylerin-hikayesinden-neler-ogrendik/"&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-family: Georgia, 'Times New Roman', serif;"&gt;http://blog.yesilist.com/seylerin-hikayesinden-neler-ogrendik/&lt;/span&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-family: Georgia, 'Times New Roman', serif;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-family: Georgia, 'Times New Roman', serif;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;h2 style="border-bottom-color: rgb(183, 183, 183); border-bottom-style: dotted; border-bottom-width: 1px; border-top-color: rgb(0, 0, 0); border-top-style: solid; border-top-width: 0px; margin-bottom: 10px; margin-left: 0px; margin-right: 0px; margin-top: 0px; padding-bottom: 8px; padding-left: 0px; padding-right: 0px; padding-top: 8px; text-transform: uppercase;"&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-family: Georgia, 'Times New Roman', serif; font-size: small;"&gt;Et yemek ya da yememek?&lt;/span&gt;&lt;/h2&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;a href="http://blog.yesilist.com/et-yemek-ya-da-yememek/"&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-family: Georgia, 'Times New Roman', serif;"&gt;http://blog.yesilist.com/et-yemek-ya-da-yememek/&lt;/span&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-family: Georgia, 'Times New Roman', serif;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-family: Georgia, 'Times New Roman', serif;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;h2 style="border-bottom-color: rgb(183, 183, 183); border-bottom-style: dotted; border-bottom-width: 1px; border-top-color: rgb(0, 0, 0); border-top-style: solid; border-top-width: 0px; margin-bottom: 10px; margin-left: 0px; margin-right: 0px; margin-top: 0px; padding-bottom: 8px; padding-left: 0px; padding-right: 0px; padding-top: 8px; text-transform: uppercase;"&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-family: Georgia, 'Times New Roman', serif; font-size: small;"&gt;Sudakİ ayak İzİmİz&lt;/span&gt;&lt;/h2&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;a href="http://blog.yesilist.com/sudaki-ayak-izimiz/"&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-family: Georgia, 'Times New Roman', serif;"&gt;http://blog.yesilist.com/sudaki-ayak-izimiz/&lt;/span&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/5285199423918731668-7982181944024671665?l=ciseunluer.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://ciseunluer.blogspot.com/feeds/7982181944024671665/comments/default' title='Post Comments'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://ciseunluer.blogspot.com/2011/02/yesilist-blog-yazlar.html#comment-form' title='0 Comments'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/5285199423918731668/posts/default/7982181944024671665'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/5285199423918731668/posts/default/7982181944024671665'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://ciseunluer.blogspot.com/2011/02/yesilist-blog-yazlar.html' title='Yeşilist Blog Yazıları'/><author><name>Cise Unluer  (BEng MSc DIC)</name><uri>http://www.blogger.com/profile/17849854866655504420</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='18' height='32' src='http://1.bp.blogspot.com/_pdFeCc3qdAg/TB3-BbyAE_I/AAAAAAAAAII/yVuB10Z1nnw/S220/DSC06916.JPG'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://1.bp.blogspot.com/_pdFeCc3qdAg/TUmNjpOObNI/AAAAAAAAAN8/9V91CavH5Ak/s72-c/yesilist.png' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-5285199423918731668.post-5135637898699101314</id><published>2011-01-28T12:54:00.000-08:00</published><updated>2011-02-05T08:06:17.994-08:00</updated><title type='text'>2010’dan Neler Öğrendik</title><content type='html'>&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/_pdFeCc3qdAg/TUMs7VcT7JI/AAAAAAAAANw/T9dOE406brc/s1600/environment.jpg" imageanchor="1" style="margin-left: 1em; margin-right: 1em;"&gt;&lt;img border="0" src="http://1.bp.blogspot.com/_pdFeCc3qdAg/TUMs7VcT7JI/AAAAAAAAANw/T9dOE406brc/s1600/environment.jpg" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="margin-bottom: 0cm; margin-left: 0cm; margin-right: -2.3pt; margin-top: 0cm; text-align: justify;"&gt;&lt;div style="line-height: normal;"&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-size: 17px;"&gt;&lt;span lang="TR" style="font-family: Cambria, serif;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="margin-bottom: 0cm; margin-left: 0cm; margin-right: -2.3pt; margin-top: 0cm; text-align: justify;"&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-family: Cambria, serif;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-family: Cambria, serif;"&gt;Geride bıraktığımız 2010 yılında meydana gelen çevre olaylarına ne kadar dikkat ettik? Yaşananlardan ne kadar ders aldığımız ve öğrendiklerimizin bundan sonra karşılaşacağımız olaylar karșısında bize ne kadar yardımcı olacağı tamamı ile bizim elimizde.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-family: Cambria, serif;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-family: Cambria, serif;"&gt;Bizi direk olarak etkilemediğini düșünsek bile, meydana gelen her çevre felaketi, içtiğimiz sudan soluduğumuz havaya kadar dünyadaki varlığımızın devamı için gerekli olan tüm faktörleri tehlike altına sokuyor. Gelin 2010 yılında dünyanın karșılaștığı ve hayatlarımızda etki bırakan olayları yakından inceleyelim.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-family: Cambria, serif;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-family: Cambria, serif;"&gt;2010 yılında akıllarda yer bırakan olayların çoğu, iklim felaketlerinin her geçen gün artan bir sıklıkla yașandığının gerçek bir göstergesi. Ancak șanslıyız ki, küresel ısınma ve iklim değișikliği konularında insanlığın farkındalığı ve çözüm üretme yolunda gösterdiği çaba daha önceki yıllara kıyasla artmaktadır.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-family: Cambria, serif;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-family: Cambria, serif;"&gt;Amerika Birleșik Devletleri 2010 yılının Nisan ayında, Amerika’nın tarihindeki en kötü çevre felaketi olarak adlandırılan bir petrol felaketiyle sarsıldı. Meksika Körfezi’nde İngiliz petrol devi British Petroleum (BP)'ye ait petrol platformu inflak ederek sulara gömüldü. Kaza 11 işçinin ölümüne neden olmakla birlikte, yaklaşık 5 milyon varil petrolün körfeze yayılmasıyla sonuçlanmıștı. Kazanın BP’ye maliyetinin sekiz milyar doları geçmiș olması ne kadar yıkıcı duyulsa da, petrole bulanmış tüyleri yapışmış pelikanlar, olușan katran tabakaları, ve kıyılara vurmuş ölü balıkların görüntüleri kesinlikle unutulacak gibi değil. Amerika Birleşik Devletleri Çevre Koruma Ajansı’na göre sızıntının deniz yaşamı üzerindeki uzun vadeli etkileri henüz bilinmiyor ve bu etkilerin 20 yıl sonra bile devam edebilmesi mümkün. Aynı şekilde, sızıntıyı önlemek için kullanılan kimyasal maddelerin Meksika Körfezi'ndeki besin zincirine verdiği zararın boyutu da bilinmiyor. Bu eşi benzeri görülmeyen sızıntı hem kıyıdaki hem de uzak denizlerdeki ekosistemleri etkilemiștir.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-family: Cambria, serif;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-family: Cambria, serif;"&gt;2010 yılında dünyanın birçok yerinde sıcaklık rekorları kırıldı. Bunlardan en dikkat çekeni Pakistan'da sıcaklığın gölgede 53 derecenin üstüne geçmesi oldu. İklim değişikliği kaynaklı olarak, Pakistan’da İndus nehri normal hacminin 40 katına çıkarak taştı. Bu durum Pakistan için felakete yol açarak ülkenin beşte birinin sulara gömülmesine ve 20 milyon insanın evlerinden olmasına neden oldu. Bu felaketten genel olarak etkilenen insanların sayısının 40 milyona ulaștığı biliniyor. Rusya, insan kaynaklı iklim değişikliğine bağlı olarak yașadığı sıcak hava dalgasıyla bin yılın en yüksek sıcaklığnı gördü, artan sıcaklarla çıkan yangınlar nükleer tehdit yarattı.&amp;nbsp;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-family: Cambria, serif;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-family: Cambria, serif;"&gt;Ekim ayında Macaristan'ın başkenti Budapeşte’nin 160 km güneybatısındaki Ajka kasabasında bir alüminyum fabrikasındaki 2 setin yıkılması ile etrafa yayılan 700 bin metreküp kimyasal kızıl zehir içinde krom, civa, ve arsenik gibi ağır metaller bulundu. Bu tip ağır metallerin havaya, suya ve toprağa karışması tüm canlılar için çok ciddi tehlike oluşturmakla birlikte, içerilerindeki toksik maddelerin etkileri ise uzun yıllar devam etmektedir. Hızla yayılan atığın, Hırvatistan, Bulgaristan, Romanya ve Ukrayna üzerinden Karadeniz’e kadar uzanan Tuna Nehri’ne ulaşması mümkün. Yașanan olayla bölgedeki ürünlerin tüketilmesi, hasadı, ve avcılık ve balıkçılık tamamı ile yasaklandı.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-family: Cambria, serif;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-family: Cambria, serif;"&gt;Hidroelektrik santraller (HES) su gücünü kullanarak elektrik enerjisi üretirler. Bu santrallerdeki mekanik düzen prensip olarak suyun potansiyel enerjisinin kullanılarak elektrik üretilmesi esasına dayanır. Türkiye'nin birçok bölgesinde yapılması planlanan hidroelektrik santraller tüm yıl boyunca tartışma yarattı. HES'lerin doğal yaşama vereceği zararlara dikkat çekmek için farklı yerlerde eylemler gerçekleștirildi.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-family: Cambria, serif;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-family: Cambria, serif;"&gt;Nisan ayında İstanbul'da "İstanbul Lüfer'e hasret kalmasın" kampanyası tanıtıldı. Henüz yumurta bırakmamış, üremeye fırsat bulamamış 24 santimden küçük balıklar için çalışmalara bașlandı, bazı balıklar için yasal avlanma boyutları belirlendi. 2010'da Greenpeace Akdeniz tarafından geliștirilen "Seninki kaç santim?" kampanyasnın hedefi henüz üremeye fırsat bile bulamayan yavru balık tüketimini ortadan kaldırabilmek. Kampanyaya katkıda bulunmak istiyorsanız kacsantim.org sayfasından daha fazla bilgi edinebilirsiniz.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-family: Cambria, serif;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-family: Cambria, serif;"&gt;Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Zirvesi 2010 toplantısı, 29 Kasım ile 10 Aralık tarihleri arasında Meksika’nın Cancun kentinde yapıldı. Zirvede gezegenin geleceği, ve hem insanlar hem de diğer tüm canlılar açısından yaşanılabilir bir sığınak olarak kalabilmesi için yapılması gerekenler konușuldu. Toplantı öncesinde bir fikir birliğine ulaşılması, devletlerin birbirinden tamamen farklı küresel bakış açıları olması nedeniyle çok zayıf bir ihtimal olarak görünüyordu. Zirve sonunda, katılan hükümetler, bilimsel verilere uygun olarak 2020'ye kadar yüzde yirmibeș ve kırk arasında (25-40%) salım azaltımına gitmeleri gerektiği konusunda uzlaşmanın yanında, gelişmekte olan ülkelerin iklim değişikliği ve ormansızlaşma ile mücadele etmeleri için bir iklim fonu oluşturdular.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-family: Cambria, serif;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-family: Cambria, serif;"&gt;Bu yıl bizi ve dünyamızı ne gibi olaylar bekliyor bilemeyiz, ama önceki olaylardan ders almıș ve gelecekteki olası tehlikeler karșısında daha hazırlıklı olmamız gerekir.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-family: Cambria, serif;"&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-size: 17px;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-family: Cambria, serif;"&gt;Çise Ünlüer (30 Ocak 2011)&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-family: Cambria, serif;"&gt;ciseunluer@hotmail.com&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="margin-top: 12.0pt;"&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/5285199423918731668-5135637898699101314?l=ciseunluer.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://ciseunluer.blogspot.com/feeds/5135637898699101314/comments/default' title='Post Comments'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://ciseunluer.blogspot.com/2011/01/2010dan-neler-ogrendik.html#comment-form' title='0 Comments'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/5285199423918731668/posts/default/5135637898699101314'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/5285199423918731668/posts/default/5135637898699101314'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://ciseunluer.blogspot.com/2011/01/2010dan-neler-ogrendik.html' title='2010’dan Neler Öğrendik'/><author><name>Cise Unluer  (BEng MSc DIC)</name><uri>http://www.blogger.com/profile/17849854866655504420</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='18' height='32' src='http://1.bp.blogspot.com/_pdFeCc3qdAg/TB3-BbyAE_I/AAAAAAAAAII/yVuB10Z1nnw/S220/DSC06916.JPG'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://1.bp.blogspot.com/_pdFeCc3qdAg/TUMs7VcT7JI/AAAAAAAAANw/T9dOE406brc/s72-c/environment.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-5285199423918731668.post-2946409633422923014</id><published>2011-01-21T11:19:00.000-08:00</published><updated>2011-01-21T12:15:48.499-08:00</updated><title type='text'>Hayattaki Amacımız</title><content type='html'>&lt;div style="margin-left: 1em; margin-right: 1em;"&gt;&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/_pdFeCc3qdAg/TTnm9fOVVjI/AAAAAAAAANs/jpjD7IPDVbs/s1600/shopping+cise.jpg" imageanchor="1" style="margin-left: 1em; margin-right: 1em;"&gt;&lt;img border="0" height="213" s5="true" src="http://3.bp.blogspot.com/_pdFeCc3qdAg/TTnm9fOVVjI/AAAAAAAAANs/jpjD7IPDVbs/s320/shopping+cise.jpg" width="320" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;/div&gt;Ülkemizde bir araya geldiğinde başkalarının ne yaptığını değil de güncel kültürel olayları tartışan kaç insana rastlayabilirsiniz? Son tatile çıktığınızda hangi kitapları okudunuz? Son ne zaman haftasonu eğlencesi için mangal çevirmek yerine yeşil bir alanda yürüyüş yaptınız? Son ne zaman anlamsız diziler karşısında gereksiz bir şekilde zaman kaybetmek yerine bir belgesel seyrettiniz, öğrendiklerinizi başkaları ile paylaştınız? Son ne zaman?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İngiltere’den Kıbrıs’a doğru yol alırken, uçaktaki insanların nerdeyse hiçbirinin elinde bir kitap, gazete, makale olmaması dikkat çekiyor. Ülkeler arası saatlerce seyahat eden halkımızın büyük bir çoğunluğunun zamanını tüm seyahatlerinde ellerinden kitap düşürmeyen, 13. maaş ödenecek mi gibi kaygılarından başka konularla da ilgilenen gelişmiş ülkelerdeki insanlar gibi verimli bir şekilde geçirmek yerine tamamı ile boş geçirmeleri gözden kaçacak gibi değil.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Başkalarının ne düşündüğünü gereksiz bir şekilde fazlasıyla önemseyen bir toplum olarak hergün kendimizi kanıtlama çabaları içerisinde düşünmeden harcıyor, sırf toplumdaki kişisel konumumuzu yükselteceğine inandığımız için gerekli gereksiz birçok şeye yatırım yapıyoruz. Hayattaki amacımız daha büyük bir ev, daha yeni model bir araba, markası daha çok bilinmiş kıyafetler olmamalı! Bu davranış biçimi ekonomik olarak bütçemizde büyük izler bırakmakla ve aynı anda doğaya zarar vermekle kalmıyor, ne kadar sığ düşünceli olduğumuzu da ortaya koyuyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Öncelikle kendimizi kandırmayı bırakıp alışverişin gerçek mutluluk getirmediğini kabullenmeliyiz. Kişisel anlamda gerçek mutluluk ve başarı, insanın sahip olduğu mal varlığı ile yakından uzaktan bağlantılı olmadığı gibi, başarının bu şekilde ölçüldüğü bir toplumda yaşıyor olmamız kültür seviyemizin düşündüğümüzden ne kadar düşük olduğunun bir diğer göstergesi. Sorunun alışverişe olan meraktan çok daha derin kaynaklı olduğunu unutmadan, en basit şekilde yöntemler geliştirerek kısa zamanda büyük yol katedebiliriz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gündelik yaşamımızda daha az tüketerek, ürünleri yeniden kullanarak ve onları geri dönüştürerek doğal kaynaklar üzerinde yarattığımız baskıyı azaltmak mümkün. Sadece gerçekten gerekli olan gıda ve kıyafet ihtiyacınızı karşılamak için alışveriş yaparak, ve gerekmeden bir iğne bile almayarak yaşayabilir misiniz? Çoğumuzun dolapları dolup dolup taşıyor olmasına rağmen, tüketim kültürünün bir getirisi olarak alışverişin bir terapi olduğuna inanıyor, ihtiyacımız olmadığı halde sırf rahatmak için satın alıyoruz. Ancak ne yazık ki bu acilen kurtulmamız gereken bir sorundan başka birşey değil.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Mutluluğu alışverişte arayan “alışverişkolik”lerin tersine insanlık için küçük kendiniz için büyük bir adım atarak gerekli yiyecek alışverişi hariç, bir yıl boyunca alışveriş yapmamayı deneyin. Denemeden konuşmuş olmamak için, 2010 yılının Mart ayı itibarı ile nerdeyse son bir yıldır kişisel alışveriş orucumda başarı ile ilerliyorum. Sonuç? İhtiyacı olan insanlara verilen kullanılmamış kıyafetler ve bunların yerine yapılmayan alışveriş sonrasında duyulan inanılmaz rahatlama ve hafiflik duygusu. Gereksiz alışveriş yapmayınca paranız da cebinizde kalıyor, maddi alandaki avantajları da cabası.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Benzer bir yaklaşım Türkiye’de bir grup genç modacı tarafından sergileniyor. Son yıllarda modanın temel noktasının tüketim olmasına tepki göstermeleriyle bu modacılar bir yıllık alışveriş diyetine katılıyor, modanın tüketimden öte bir kavram olduğuna inanarak, modanın yaratıcılık ve kaliteli tasarım kavramlarına yoğunlaşılması gerektiğini vurguluyorlar. Bu hareket, tüketimin yaratıcılık üzerindeki ters etkisini vurgulamak için "modayı sevenler alışverişi bırakırsa ne olur?" sorusundan yola çıkarak Bedava Moda Girişimi kapsamında Amsterdam Moda Enstitüsü ve Yeşilin Ötesinde adlı girişimler tarafından başlatıldı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir sonraki yaşayacağınız ilk sıkıntılı anda kendinizi alışveriş merkezlerine atmak yerine yürüyüş yapmayı, sevdiklerinizle kültürel konularda sohbet etmeyi, güncel haberleri takip etmeyi, ve en önemlisi sosyal sorumluluk projelerinde yer almayı deneyin. Tüm bu girişimlerinizin size kat kat mutluluk olarak döneceğini göreceksiniz!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çise Ünlüer (23 Ocak 2011)&lt;br /&gt;&lt;a href="mailto:ciseunluer@hotmail.com"&gt;ciseunluer@hotmail.com&lt;/a&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/5285199423918731668-2946409633422923014?l=ciseunluer.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://ciseunluer.blogspot.com/feeds/2946409633422923014/comments/default' title='Post Comments'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://ciseunluer.blogspot.com/2011/01/hayattaki-amacmz.html#comment-form' title='6 Comments'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/5285199423918731668/posts/default/2946409633422923014'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/5285199423918731668/posts/default/2946409633422923014'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://ciseunluer.blogspot.com/2011/01/hayattaki-amacmz.html' title='Hayattaki Amacımız'/><author><name>Cise Unluer  (BEng MSc DIC)</name><uri>http://www.blogger.com/profile/17849854866655504420</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='18' height='32' src='http://1.bp.blogspot.com/_pdFeCc3qdAg/TB3-BbyAE_I/AAAAAAAAAII/yVuB10Z1nnw/S220/DSC06916.JPG'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://3.bp.blogspot.com/_pdFeCc3qdAg/TTnm9fOVVjI/AAAAAAAAANs/jpjD7IPDVbs/s72-c/shopping+cise.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>6</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-5285199423918731668.post-2134949718492652008</id><published>2011-01-15T13:31:00.000-08:00</published><updated>2011-01-15T13:34:28.578-08:00</updated><title type='text'>Çevre Dostu Arama Motoru</title><content type='html'>&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;a href="http://2.bp.blogspot.com/_pdFeCc3qdAg/TTISDHgaZ5I/AAAAAAAAANk/TVg8bOtNgDU/s1600/ecosia.jpg" imageanchor="1" style="margin-left: 1em; margin-right: 1em;"&gt;&lt;img border="0" height="253" n4="true" src="http://2.bp.blogspot.com/_pdFeCc3qdAg/TTISDHgaZ5I/AAAAAAAAANk/TVg8bOtNgDU/s320/ecosia.jpg" width="320" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;Eskiden hepimizin evinde ciltlenmiş çeşit çeşit, kapsamlı ansiklopedi setleri vardı. Merak ettiğimiz veya aklımıza takılan herhangi birşey hakkında bilgiye ulaşmak için sayfa sayfa karıştırdığımız ansiklopedilere artık el sürülmüyor. Gelişen teknoloji ile birlikte insanların bilgiye daha rahat ve hızlı ulaşabilmesi için internet hergün yenilenen bilgi kaynağı olarak insanlığın hizmetine sunuluyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Artık bilgiye ulaşmanın en hızlı yolu arama motorları ile internetten geçiyor. Günümüzde en popülerleri arasında Google, Yahoo, ve Bing gibi arama motorları geliyor. Her ne kadar da kullanışlı olsalar, internette bir arama yapmacağımız zaman arama yapılacak kelimeyi yazıp “enter” tuşuna bastığımız anda karbondioksit salımına neden olduğumuzu biliyor muydunuz?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Daha önce birçok kez hatırlattığımız gibi, günlük yaşamdaki her adımımız çevreyi doğrudan etkiliyor. Arama motorlarının nasıl kurulduklarını merak edip araştıranlar bilir. Bu araçların esas kaynakları yüksek miktarlarda elektrik kullanarak çalışan bir takım sunucular olduğundan, herhangi bir arama motoru kullanımı belli bir miktar karbondioksit salınımına neden oluyor. Üstelik bu sanal sunucuların çoğu, ekolojik elektrikle değil, yüksek miktarda karbondioksit salımına neden olan fosil enerji kaynaklarıyla çalışıyor. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Her problemi ortadan kaldırmak için geliştirilebilecek bir çözüm olduğunu düşünecek olursak, bu da karşımıza çevre dostu arama motoru “Ecosia”yı çıkarıyor. Peki bir arama motoru nasıl çevre dostu olabilir? Yaratıcısı 26 yaşındakı Alman Christian Kroll’a göre Ecosia, Yahoo ve Bing gibi yaygın bir şekilde kullanılan arama motorlarının teknik desteği ve reklamlarından yararlanarak kullancısına birçok farklı seçenek sunuyor. Ecosia’nın en büyük farkı, gelirinin yüzde seksen (80%)’ini Dünya Doğayı Koruma Vakfı WWF (World Wide Fund for Nature) aracılığıyla Amazon bölgesindeki yağmur ormanlarını koruma projesine bağışlaması. Aralık 2009’da kurulan Ecosia bugüne kadar bu projeye 153 bin dolar sağlamış bulunmakta.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Rakiplerinden farklı olarak Ecosia, yasal bir şirket olarak kayıtlı bulunsa da, kâr odaklı olmadığı ve bunun bir göstergesi olarak gelirinin beşte dördünü çevrenin korunması yolunda bağışladığı için bu alanda bilinçli kullanıcılar elde etmeyi hedefliyor. Ecosia’nın toplam gelirinin son kalan beşte biri ise şirket yönetimi ve beş serbest çalışanının giderleri yönünde kullanılıyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Takdir edersiniz ki Google gibi bir devin karşısında ayakta durmak kolay bir iş değil. Google’a kıyaslandığı zaman Ecosia, Google’da bulabileceğiniz maps, books, videos ve benzeri gibi hizmetleri de sunuyor ve bu alanlarda kendini geliştirmek için çalışmaya devam ediyor. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ecosia’nın kullancılarına kendi sitesi üzerinden günlük istatistikler sunmasıyla birlikte sıkça sorulan sorular (FAQ) kısmında, Internet Explorer, Chrome, Firefox, ve Safari gibi tarayıcılar üzerinde Ecosia’yı nasıl varsayılan arama motorunuz olarak kaydedebileceğinize dair gereken bilgiler mevcut. Ecosia, İngilizce’nin yanında, Almanca, Fransızca, İtalyanca ve İspanyolca gibi dillerde de hizmet veriyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Christian Kroll’un sosyal işletme düşüncesinin pazar ekonomisini sürdürülebilir yapabileceğine olan inancı Ecosia’nın bugün hergün büyümekte olan günde 100 binden fazla kullancı ağının oluşmasına neden olmuştur. Kroll, WWF’ın projelerine yaptığı yardımlar sayesinde arama motorlarının kullanımı süresince üretilen karbondioksitin, atmosferde dengelenmesini sağlamaya çalışıyor. WWF temsilcileri, Ecosia tarafından yapılan maddi yardımları, bilinçli marangozluk eğitimi ve yerel halkı alternatif gelir kaynaklarına yönlendiren çalışmaları finanse etmek için kullanmayı planlıyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Siteye girdiğinizde alt tarafta her web aramasının 2m² yağmur ormanını ücretsiz olarak koruduğunu ve şimdiye kadar ne kadar büyüklükte bir alanı korudukları yazıyor. Henüz Google gibi geniş kapsamlı araştırma yapamıyor olsa da, Ecosia, hızlı bilgiye kolay bir yolla ulaşmak için gayet kullanışlı. Günlük yaşamın birçok alanında karbondioksit tasarrufunun mümkün olduğununun en güzel örneklerinden biri olan Ecosia’yı denemeye ne dersiniz? Tek yapmanız gereken www.ecosia.com’u ziyaret etmek.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çise Ünlüer (16 Ocak 2011)&lt;br /&gt;&lt;a href="mailto:ciseunluer@hotmail.com"&gt;ciseunluer@hotmail.com&lt;/a&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/5285199423918731668-2134949718492652008?l=ciseunluer.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://ciseunluer.blogspot.com/feeds/2134949718492652008/comments/default' title='Post Comments'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://ciseunluer.blogspot.com/2011/01/eskiden-hepimizin-evinde-ciltlenmis.html#comment-form' title='0 Comments'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/5285199423918731668/posts/default/2134949718492652008'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/5285199423918731668/posts/default/2134949718492652008'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://ciseunluer.blogspot.com/2011/01/eskiden-hepimizin-evinde-ciltlenmis.html' title='Çevre Dostu Arama Motoru'/><author><name>Cise Unluer  (BEng MSc DIC)</name><uri>http://www.blogger.com/profile/17849854866655504420</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='18' height='32' src='http://1.bp.blogspot.com/_pdFeCc3qdAg/TB3-BbyAE_I/AAAAAAAAAII/yVuB10Z1nnw/S220/DSC06916.JPG'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://2.bp.blogspot.com/_pdFeCc3qdAg/TTISDHgaZ5I/AAAAAAAAANk/TVg8bOtNgDU/s72-c/ecosia.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-5285199423918731668.post-1556828169348907469</id><published>2011-01-07T18:33:00.000-08:00</published><updated>2011-01-07T18:36:31.088-08:00</updated><title type='text'>Hediyelerin Geri Dönüşümü</title><content type='html'>&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;a href="http://4.bp.blogspot.com/_pdFeCc3qdAg/TSfM_LkbSXI/AAAAAAAAANg/ZQMiy7xTCqk/s1600/gift_green.jpg" imageanchor="1" style="margin-left: 1em; margin-right: 1em;"&gt;&lt;img border="0" height="319" n4="true" src="http://4.bp.blogspot.com/_pdFeCc3qdAg/TSfM_LkbSXI/AAAAAAAAANg/ZQMiy7xTCqk/s320/gift_green.jpg" width="320" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;Kültürümüzün bir parçası olarak hediye alıp vermeyi seviyoruz! Ziyarete giderken, özel günlerde, birine duyduğumuz saygı ve sevgiyi temsil etmesi için insanlar eski zamanlardan bugüne kadar devam eden bir gelenek olarak “hediyeleşmeyi” ihmal etmiyor. Alışverişin hat safada olduğu yeni yılı geride bırakmış olabiliriz ama önümüzdeki özel günler için hediye seçerken çevreyi de düşünen bilinçli seçimler yapmaya ne dersiniz?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu alanda güzel bir örnek teşgil eden WWF-Türkiye’nin resmi alışveriş sitesi Panda Dükkan, gazete kağıdından kalem, dergi sayfalarından kalemlik gibi doğa dostu ürünlerle hediye kültürüne farklı bir yaklaşım getirmekle paralel olarak doğayı koruma çalışmalarına katkı sağlamayı hedefliyor. WWF kapsamında yer alan doğa dostu ürünler sayesinde doğal kaynakların sürdürülebilir kullanımının sağlanması ve doğayla uyumlu ürünlerin kullanımının yaygınlaştırılması hedefleniyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hediye seçerken geri dönüştürülmüş, geri kazanılmış ve atık miktarını azaltan ürünleri tercih ederek hem sevdiklerimize farklı ve anlamlı bir hediye vermiş hem de doğanın korunmasına katkıda bulunmuş oluruyoruz. WWF’nın kullanıma sunduğu ürünler arasında kağıt atıklar değerlendirilerek üretilen resim çerçeveler, mısır nişastasından yapılan kalemler, doğal ömrünü tamamlamış ağaçlardan yapılan bardak altlıkları ve su ile çalışan saatler gibi geri dönüşümlü ve bioçözünür ürünler gelmektedir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Düşündüğümüzde bu fikirlerin çoğunu evde hale hazırda bulunan malzemeleri kullanarak gerçeğe dönüştürmek mümkün. Hediye vermenin ille de çevre üzerinde büyük bir yük olması gerekmiyor. Biraz çaba ve hayal gücü ile düşündüğümüzden çok daha güzel sonuçlar elde edebiliriz!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hediye verirken çevreye olan zararı azaltma yolunda ilk atılacak adım daha az tüketmektir! Hediye kültüründe en önemli faktörün karşımızdakini düşünmek olduğunun farkına vararak, tüketimi azaltmaya yönelik hediye seçimlerine yönelebiliriz. Örneğin sevdiklerimize görmek istedikleri bir film veya tiyatro oyunun biletlerini verebilir, ya da birlikte yapabileceğimiz spor, müze üyeliği gibi hem aramızdaki bağı güçlendirecek hem de kültürel olaylardan haberdar olmamızı sağlayacak hediyeler düşünebiliriz. Bunların yanında ihtiyacı olan arkadaşlarımızın kendilerine rahat vakit ayırabilmeleri için çocuklarına bakabilir, güzel yaptığımız bir yemeği yapabilir, evlerini canlandıracak canlı bir bitki hediye edebiliriz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Her şekilde yeni hediyeler satın almayı tercih edenlerin de dikkat edebileceği unsurlar var. Günümüzde marketlerde satılan hediyelik ürünlerin çoğu dünyanın başka yerlerinden geldiğinden, bu ürünlerin ülkemize varana kadar neden oldukları sera gazı emisyonları küresel ısınmaya neden oluyor. Oysa ülkemizde yerel olarak üretilen o kadar güzel el emeği ürünler var ki! Tercihimizi kendi yerel ürünlerimizden yana yaparak kendi sanatçı ve esnafımızı desteklemiş ve herhangi bir sera gazı salınımına neden olmamış oluruz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Günümüzde birçok kişi ve iş yerleri geri dönüşümlü kaynaklardan muhteşem ürünler hazırlıyor. Bu girişimleri desteklemek üretilen atık miktarını azaltmakla kalmaz yeni hammade ihtiyacını da azaltır. Hediye seçerken dikkat edebileceğimiz bir başka nokta ise pil içermeyen ürünlere yönelmek olacaktır. Çünkü kullanım sonrası doğaya bırakılan pillerin insan sağlığı üzerindeki olumsuz etkisi çok büyük. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çocuklar için yapılan hediye alışverişinde şiddet içerikli oyuncaklardan uzak durmaya özen göstermeliyiz. Bu ürünler yerine, çocukların yaratıcılığını ve aktif duyarlılığını artıran, gelişimlerinde doğru rol oynayabilecek oyuncakları seçmek bilinçli bir yaklaşım olur. Bunun en iyi örnekleri arasında doğa ve bilim içerikli oyunlar, el becerisini geliştiren setler, oyun hamurları ve çeşitli açık hava oyunları gelmektedir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bazı insanlar kendilerine önceden verilen ve kullanmadıkları hediyeleri tekarardan başkalarına verme konusunda kesin bir karara varamasalar bile bunun yanlış bir yaklaşım olmadığını düşünenler de var. Bize gelen ama kullanmayacağımız hediyeleri ihtiyacı olacağını düşündüğümüz ve işe yarayacağını bildiğimiz birine hediye etmek çok mantıklı bir yaklaşım. Özenli bir şekilde verilen hediye her iki tarafın da yararlanabileceği bir durum yaratabilir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hediye paketlemede ve dekore etmede kullanılan kağıtların miktarının göz ardı edilemeyecek kadar büyük olduğunu unutmadan, kullanılmış kağıt veya kumaş hediye çantalara yönelmek kağıt sarfiyatının önüne geçmek açısından büyük bir önem taşımaktadır. Kağıdın geri dönüşümlü olması onu rahat bir şekilde kullanabileceğimiz anlamına gelmez çünkü geri dönüşüm işlemlerinin de belli bir miktar karbon salımına neden olduğu kaçınılmaz bir gerçek. İçerisinde geri dönüşümlü malzeme olan çevre dostu paket kağıtları tercih ederek paketleme yaparken az bant kullanmak bu kağıtların tekrardan kullanılmasını mümkün kılabilir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hediyelerle birlikte gelen köpük paketleme malzemelerinin geri dönüşümü çok zor olduğundan bu köpüklere ihtiyacımız yoksa onları çok kullanan alışveriş merkezlerine ve kargo şirketlerine götürebiliriz. Büyük hediye paketlerini açarken kağıt, kurdele, ve fiyonkları tekrar kullanmak için saklayabilir, yeri geldiğinde tekrardan kullanıma sokabiliriz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Son olarak, yılbaşında plastik ağaç yerine gerçeğini kullanmışsak bu ağaçların gübre yapma işlemi için önemli bir malzeme olduğunu unutmamak gerekir. Ancak bu ağaçları şöminede yakmak yüksek miktarda alev alıcı bir bileşik olan kreozot yığınına neden olabileceğinden tercih edilmemelidir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çise Ünlüer (9 Ocak 2011)&lt;br /&gt;&lt;a href="mailto:ciseunluer@hotmail.com"&gt;ciseunluer@hotmail.com&lt;/a&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/5285199423918731668-1556828169348907469?l=ciseunluer.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://ciseunluer.blogspot.com/feeds/1556828169348907469/comments/default' title='Post Comments'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://ciseunluer.blogspot.com/2011/01/hediyelerin-geri-donusumu.html#comment-form' title='0 Comments'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/5285199423918731668/posts/default/1556828169348907469'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/5285199423918731668/posts/default/1556828169348907469'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://ciseunluer.blogspot.com/2011/01/hediyelerin-geri-donusumu.html' title='Hediyelerin Geri Dönüşümü'/><author><name>Cise Unluer  (BEng MSc DIC)</name><uri>http://www.blogger.com/profile/17849854866655504420</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='18' height='32' src='http://1.bp.blogspot.com/_pdFeCc3qdAg/TB3-BbyAE_I/AAAAAAAAAII/yVuB10Z1nnw/S220/DSC06916.JPG'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://4.bp.blogspot.com/_pdFeCc3qdAg/TSfM_LkbSXI/AAAAAAAAANg/ZQMiy7xTCqk/s72-c/gift_green.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-5285199423918731668.post-8072938768931363930</id><published>2010-12-31T18:14:00.000-08:00</published><updated>2010-12-31T18:18:27.435-08:00</updated><title type='text'>Elektrikli Arabalar Çözüm mü?</title><content type='html'>&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/_pdFeCc3qdAg/TR6OmXkqAFI/AAAAAAAAANc/FppkYL8Quz4/s1600/the_electric_car_132845.jpg" imageanchor="1" style="margin-left: 1em; margin-right: 1em;"&gt;&lt;img border="0" height="320" n4="true" src="http://1.bp.blogspot.com/_pdFeCc3qdAg/TR6OmXkqAFI/AAAAAAAAANc/FppkYL8Quz4/s320/the_electric_car_132845.jpg" width="309" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;Geçtiğimiz hafta bahsettiğimiz Better Place projesine yakından bakacak olursak, kurucusu ve CEO’su Shai Agassi 2020 yılına kadar dünyanın çok daha iyi ve yaşanacak bir yer olması için öncelikle petrol ve benzeri yakıtlara olan bağımlılığı azaltmak adına petrol kullanmadan çalışabilecek otomobillerin araştırılması için girişimlerde bulunuyor. Bunun için elektrikle çalışan, maliyeti mümkün oldukça düşük ve petrolle çalışan araçlar kadar güçlü olabilecek elektrikli arabalar araştırılıyor. Bu yolda karşılarına iki esas engel çıkıyor. Birincisi elektrikle çalışan araçların akülerinin çok yüksek miktarlara mal olması ve bu nedenden dolayı petrollü arabalara rakip çıkamamaları, diğeri ise akülerin tam dolduruldukları zaman bile bugünkü petrollü araçların bir depoyla yapacağı mesafenin ancak yarısını yapabilmeleri.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu so
